İnsanlığın hayatı, sonunun ve başının tayin ettiği bir romandan çok, bitti sanılan yerde yeniden başlayan, olağanüstü dönüm ve atılım noktalarıyla zengin ve önceden kestirilemez gelişmelerle sürprizli bir destan görünümündedir adeta.
1979’da gerçekleşen İslam Devrimi ile İran’dan kaçmak zorunda kalan Muhammed Rıza Pehlevi, Batılılaşma, ekonomik büyüme, İran’ın antik ve İslam öncesi tarihini ulusal bir gurur olarak aşılamaya odaklandığı 37 yıldan fazla süre ülkeyi yönetmişti. 1960’larda kadınlara oy hakkı verilmiş ve görece erkeklerle eşit haklar sağlanmıştı. Tahran, bütün gece kulüpleri ve kabareleriyle bir parti şehri olarak biliniyordu, İran şarabı dünyaya ihraç ediliyordu.
İran Devrimi veya İslam Devrimi, 1979 yılında İran’ın Muhammed Rıza Pehlevi liderliğindeki bir monarşiden, Ayetullah Ruhullah Humeyni yönetiminde İslam hukuku ve Şii mezhebi görüşlerini esas alan İslam Cumhuriyeti kurulmasına dönüşen hareket olarak ortaya çıktı. Bu adla bilindi ve günümüze kadar da varlığını bu şekilde sürdürürdü İran İslam Cumhuriyeti… Peki bundan sonra da sürdürecek mi?
Humeyni’ye 1 Şubat 1979’daki Fransa’dan uçakla dönüşte eşlik edenlerin çoğu devrimden sonra gerçekleşen siyasi gelişmelerin mağduru oldu. Bir kısmı suikast sonucu hayatını kaybetti, bir kısmı idam edildi, bir kısmı da gizemli bir şekilde ortadan kayboldu ya da sürgüne gönderildi.
Konuyla ilgili olarak Sezai Karakoç, ilginç bir anıya yer verir: “İran’da devrim olduğu zaman, İstanbul’daki İran başkonsolosu ziyaretime gelmişti. Ben o zata: “Siz, Sa’dileri, Attarları, Nizamileri devreye sokun. Dünya çapında imkânlarınız vardır. Paris’te Fransızcaya çevirin, New York’ta İngilizceye çevirin, Londra’da İngilizceye çevirin. Bütün dünyaya bunları duyurun, zaten çok az duymuşlardır. Fakat siz bunu dünya çapında yapın.” Dediğim zaman hayır, demişti. Bunlar, zalim padişahlara övgüler (kasideler) yazmışlar, bizim bunlarla ilgimiz olamaz. Halbuki bu düşünce yanlıştır. Şairlerimiz, usulen ve gelenek icabı padişahlara kasideleri yazmış olsalar bile, zulüm övgüsü olamazlar. O padişahları da tümüyle zalim diye vasıflandırmamız güçtür. Çünkü geçmişte medeniyetimizi kuran onlardır. Hataları olabilir, kusurları vardır. Fakat onları bugün toptan inkâr etmek bir çıkmaz sokaktır. Biz İslam’dan İslam medeniyetinden bahsederken, tüm Müslümanları kardeş olarak kabul ediyoruz ve onlara her türlü desteği yani manevi desteği vermeye hazırız.”
Her Müslüman, gönülden arzu eder ve isterdi ki: İran, bundan böyle, daha geniş bir İslam anlayışıyla, gerçekten bir İslam Devrimi yapmak için uzun vadeli bir planla işe girişsin, kültüre önem versin, geçmiş köklerine inerek diriltsin. Hafız, Nizami, Sa’di, Attarlar ve nice değerleri bir kalemde çizip atmasın. Hatta bunları İngilizceye, Fransızcaya çevirip oralarda en güzel baskılarla yayınlatsın. Bunun için paraya acımasın. En güçlü Alman, Fransız, İngiliz, Arap şairlerine mümkünse bu çevirileri yaptırsın. Kültürün silahtan daha etkili olduğunu bilsin. Ve Batıyı içten fethetmek için bu ağır topları harekete geçirsin. Yalnız bunları mı asıl büyük topları da elbet. Gazali bir ve benzeri sayısız büyükleri de…
Bazı nüans ve anlayış farklılıklarına rağmen 20. Yüz yıldaki tüm liberal ve sosyalist devrimlerin ortak sloganı haline gelen “özgürlük, eşitlik, adalet, bağımsızlık” gibi kavramlar, İranlı devrimcilerinin de yıldızlaşan ilkeleri olsun ve müreffeh günlere gelmiş olsun. Fakat olmadı ve İran problemlerle uğraşan bir ülke olarak günümüze kadar geldi ve kendini savaş içinde buldu.
Devrim ihracı çabalarının etkisizleştiren reel politik, İran’ın sadece gerçeklere dayalı bir dış politika izleyememesi sonucunu doğurmuştur. Çünkü ideoloji, hiçbir ülkede dış politikanın tek belirleyicisi olamaz.
İran Devrimi, köklü bir monarşiyi sonlandırmıştır. Bu açıdan monarşi karşıtı olması doğaldır. Ancak, diğer monarşi karşıtı devrim veya hareketlerin aksine, İranlı devrimciler bu özelliği İslam içerisinde bir doktrin haline getirdiler ve aslında İslam siyasi anlayışının monarşi karşıtı olduğunun, bu yüzden İslam dünyasında monarşi yönetimlerinin sona ermesi gerektiğinin propagandasını yaptılar. Bu propaganda, özellikle Körfez’in Arap monarşilerinde büyük bir endişe kaynağı oldu ve günümüze kadar süren gerginliğin arka planını oluşturdu.
Şah, dinin ve ulemanın toplumsal etkinliğinin azaltılması için programlar geliştirmiş ve medrese eğitiminin öneminin azaltılmaya çalışmıştı. Onun bu politikası, dini kesimleri kızdırsa da asıl sorun bürokratik çürümede görülmüştü. Devlet bürokrasisinde liyakatin terk edilerek ehil olmayan fakat rejime sadık kimselerin başa getirilmesi, yolsuzluk, rüşvet, adam kayırma, irtikâp, hile ve nepotizm uygulamalarının yaygınlaşması, savcı ve hâkimlerin rejim yanlısı kararları, toplumun devlete ve adalete olan güveninin sarsılması sonucunu doğurmuştu. Kişi hak ve özgürlüklerine getirilen kısıtlamalar, güçlü ordu, polis ve istihbarat teşkilatları ile toplum üzerinde yaygın şekilde baskı kurulması, sivil toplum kuruluşlarının engellenmesi, sadece devlet güdümündeki siyasi ve ekonomik faaliyetlere izin verilmesi, toplumun mevcut rejime daha fazla yabancılaşmasına neden olmuştu.
Ekonomik alanda, üretime dayalı yapının oluşturulamayışı, adil bir gelir dağılım sisteminin kurulamaması, işsizliğin artması, petrol gelirlerinin üretimin artışı veya işsizlik sorununa çözüm bulunması yerine daha çok askeri yatırımlarda hoyratça kullanılması, şehirli ve köylü fakir kitlelerin sistemden duydukları hoşnutsuzluğu artırmıştı.
Şehirlerin çarpık şekilde büyümesi, zaman içinde şehirde dışlanmış kesimlerin olağanüstü oranda artması, altyapı problemlerinin bir türlü çözülemeyişi, neslin kalitesiz ve sağlıksız barınaklarda yaşam mücadelesi vermesi, eğitim ve sağlık sisteminin çökmesi sonucu yaşam seviyeleri giderek daha da düşmüştü. Bütün bunların üzerine, saray mensuplarının dilden dile dolaşan servetleri ve lüks/şatafatlı yaşam pratikleri, geniş halk kitlelerinin Şah’tan bireysel olarak nefret etmeleri sonucuna yol açmıştı.
İran Devrimi, doğası gereği Pan-İslamist idi. Ayetullah Humeyni tüm dünya Müslümanlarının birliğinden yanaydı ve Müslüman dünyanın karşı karşıya kaldığı problemlerin çoğunun temelinde, Müslümanların İslam’ın kutsal yoluna yabancılaştırılmalarını, Doğu veya Batının çürümüş hayat tarzlarını benimsemelerini, baskıcı ülkelerin entrikalarının bir sonucu olarak ülkelerinin parçalanmışlığını görmekteydi. Kurtuluşun yegâne yolu İslam’a dönmek, gerçek ve doğru İslami hükümetler kurmak ve suni farklılıkları ortadan kaldırarak yeniden birliği sağlamaktı. Ancak pratikte bunun tersi bir durum oluştu.
Müslümanlar ve ezilen diğer milletler, küresel güç dengesini değiştirmek, esarete ve sömürüye son verebilmek için birbirleri ile işbirliği yapmalıydılar. Ayetullah Humeyni’nin bu düşünceleri, İslam dünyasında çok fazla destek bulamamıştı. Bunda da, İran Devrimi’ni Şiilik kalıplarına sokmakta gösterdikleri başarıdan dolayı Sünni dünyanın kuşkuyla bu harekete bakmasıydı. İran’ın bu ve benzeri her çağrısı, “Şiiliğin yaygınlaştırılması propagandası olduğu” şeklindeki karşı propagandayla etkisiz hale getirilmesini doğuruyordu.
İran İslam Cumhuriyeti’nin özellikle ilk on yılındaki dış politikalarında “devrim ihracı” çabaları yoğun biçimde yürütülmüştü. Devrimciler yeni cumhuriyetin, başta Müslüman toplumlar olmak üzere, tüm dünyadaki ezilmişlere yardım etmesini, İslami devrimci hareketlerin koruyuculuğunu üstlenmesini temel hedef olarak belirlemişlerdi, bunu yaparken sadece barışçıl yöntemlerin kullanılmasını bir zaruret olarak görmekteydiler. Zira güç kullanılarak ele geçen iktidarlar, meşru kabul edilemezdi. Bu boyutu ile İranlı liderler, devrim ihracından çok İslam ve ezilenler arası dayanışma kavramını öne çıkarmışlardı.
İslam âleminin her köşe ve bucağında olup bitenlerin, Batı cinayet ve katliamlarının bütün Müslümanları ilgilendirdiğini, bugün birine yapılanın, yarın öbürüne yapılacağını görmezlikten gelinmenin kendilerine ne tür bir sorumluluk yüklediğinin farkında veya bilincinde bile değildiler. Biri birlerine gösterdikleri kayıtsızlık ve ilgisizliğin ne büyük bir suç olduğunu bir türlü anlamak istemediler.
Devrim Muhafızları adı verilen yeni silahlı yapı kısa sürede İran’da sistemin temel güçlerinden biri haline geldi. Mollaların, iktidarı ele geçirmelerinin ardından Şah’a karşı birlikte mücadele eden tüm rejim muhalifleri yok edildi. Ülkede baskıcı bir sıkı düzen kuruldu, milliyetçilik bir ideolojik motif olarak savaşın da yardımıyla güçlendirildi, rejimi desteklememek ya da savaşa karşı olmak, vatan hainliğine eşdeğer tutuldu. Ülkenin çeşitli bölgelerinde, Şah’ın devrilmesine aktif katkıda bulunan, farklı etnik gruplara mensup toplulukların hareketleri şiddetle yok edildi, yöneticileri de öldürüldü.
Zamanla İran’daki manevi boyut, tamamen ortadan kalktı, yerine siyasi boyut geçti. Bugün İran’da gerçek iktidar, artık ordunun elindedir. Üniforma giyenler, türban takanlara hükmediyor, çok basit işlerle uğraşıyorlar. İran’ın gerçek yöneticileri, İslam devrimini İran sınırları dışına yaymak isteyen askerlerdir ve bunu ideolojik olarak Orta doğuda bir hegemonya kurmak için yapıy Oysa bu şekilde kendi mezarlarını kazmış oluyorlar. Çünkü, yavaş yavaş her şey bu yayılma arzusuna feda ediliyor. Büyük ölçüde yozlaşmış olan sanayi ve askeri iktidar, kendine tek bir amaç belirlemiş: İsrail’in yok edilmesi ve daha genel olarak Yahudilerin imhası. Bu hedefin yanında, her şey konu dışı hale geldi.
Devleti tek başlarına yönettikleri ve büyük bir halk desteğine sahip oldukları halde mollalar, İran’ın temel sorunlarını çözme konusunda başarılı olamadılar ve yeni bir neslin yetişmesi için ciddi anlamda bir çabaları da olmadı.
İran’ın bugün daha açık, daha riskli ve daha görünür hamleler yapması bir tercih değil, bir sıkışmanın sonucu. İran için caydırıcılık artık sadece karşı tarafı durdurmak değil, aynı zamanda içeride, kontrol hala bizde mesajını verebilmektir.




