Esad’ın devrilmesinin ardından yönetime gelen ABD patentli Şara yönetimi, Alevilere ve Dürzilere yönelik gerçekleştirdiği katliamlardan dolayı caydırıcı bir tepki almayınca fırsatını bulduğu anda oklarını Kürtlere çevireceği bekleniyordu.
Şam hükümeti Paris’te İsrail ile MOSAD ile istihbarat paylaşımını da içeren bir anlaşma imzaladığı akşamı Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Eşrefiye Ve Şeyh Maksut mahallerini hedef aldı.
Colani ABD ile ilişkileri belli bir noktaya taşıdıktan sonra İsrail’in istediklerini de altın tepside sunma karşılığında kendisine siyası kredi sağladı.
Kendisine sağlanan bu kredi doğrultusunda zaman ayarlı olarak saldırıya geçti.
Birkaç gün süren çatışmadan sonra uluslararası güçlerin devreye girmesiyle, 1 Nisan anlaşması gereği olarak mahalleleri korumakla görevlendirilen “Asayiş” ismiyle anılan (Türkiye’de karşılığı Polis veya Gece bekçisi) SDG bağlantılı Kürt milislerin bölgeden ayrılmasıyla sonuçlandı.
Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Şam yönetimi arasında imzalanan 10 Mart anlaşmasını hayata geçirmeye yönelik olarak bu iki mahalle pilot bölge seçildi. Bu kapsamda 1 Nisan’da imzalanan mutabakatla Halk Koruma Birliklerine (YPG) bağlı Asayiş güçleri iç işlerine, yerel meclisin de kent yönetimine entegre olması öngörülüyordu.
HTŞ lideri Colani, Trump tarafından Waşhington’da kabul edilip Parfümlü icazet aldıktan sonra 1 Mart anlaşmasını Türkiye’nin de baskısıyla farklı yorumlamaya başladı.
8 maddelik mutabakatın en önemli maddesi SDG’nin yeni Suriye rejimine entegrasyona ilişkin. Petrol paylaşımı, sınır kapılarının kontrolü, anayasal hakların tanınması gibi konuları içeriyor.

SDG’nin yani Kürtlerin mutabakattan anladığı kendi varlıkları ve statüleriyle merkezi hükümete entegre olmak. Şam’daki HTŞ yönetimi ise SDG’nin statüsüz (Türkiye bunu dayatıyor) entegrasyonun peşinde.
Nihayetinde 4 Ocak’ta Şam’da yapılan görüşmede sonuç alınamayınca Colani yönetimi, Türkiye ile koordinasyon halinde Halep’e saldırdı.

300 kişilik Asayiş gücüne mukabil Suriye sahasında bulunan birçok örgüt mensubu binlerce savaşçı, yüzlerce tank ve dronlarla Kürt mahallelerine yönelik saldırı başlattılar. Sivil halkın şehri terk etmesi için otobüs hazırladır. Yüz elli bin sivilin Halep’i terk ettiği söyleniyor. Adeta Afrin gibi Halep de Kürtsüzleştirmek isteniyor.
Bugün Suriye ordusu diye HTŞ maskesiyle Halep sokaklarında dolaşanlar fazla değil, on yıl önce Orta Doğu’nun muhtelif bölgelerinde kafa kesip, genç kızları cariye niyetine pazarlarda satan unsurlardı. Bunlar IŞİD içinde filizlenip, El Kaide ideolojinden beslenen kişilerdir.
Halep saldırının asıl amacı SDG’yi Türkiye’nin istediği şekilde masaya oturtmak.
Colani, ABD’nin desteği ve İsrail’e açacağı alan nispetinde SDG’ye karşı elinin güçleneceğini biliyor. Bu kapsamda Golan, Kuneytra ve diğer bölgelerde İsrail bayrağı dalgalanıyor. İsrail askerleri Suriye’de kayak keyfi yapıyor.

SDG’yi İsrail ile işbirliği yapmakla suçlayan İslamcı, Milliyetçi ve Atatürkçü koalisyonu İsrail bayraklarını görmezden geliyor. Daha önce IŞİD artığı olarak gördükleri Colani’yi Şam’ın meşru lideri olarak görüyorlar.
Dün “ABD Kürtlere devlet kuruyor” alarmı veren bu çevreler “Trump Kürtleri satıyor” sevincinde ortaklaşıyorlar.
SDG’nin de sahadaki gelişmeleri iyi okuyamadığı görülüyor. Öcalan ve Kandil’den bağımsız politika geliştiremiyor.
Şam yönetimi Suriye sahasında SDG’nin karşısında eskisinden daha derli toplu.
Türkiye destekli SMO unsurları artık yeni devletin askeri yapısına entegre olmuş vaziyette.
Bu tablo, SDG açısında şu anlama geliyor: karşısındaki yapı artık eskisi gibi dağınık değil; merkezi ve meşru. Ve uluslararası alanda tanınma süreci ilerliyor Şam yönetiminin.
Halep saldırısına ABD’nin güçlü tepki vermemesi SDG’ye bir uyarı niteliğinde olabilir.
SDG, her şeyini ABD’ye borçlu. Buna karşın Öcalan ve DEM Partinin ABD karşıtı söylem geliştirmelerinin faturası Suriye’de Kürtlere kesiliyor denilebilir.
Öcalan’ın Suriye için öngördüğü demokrasinin de pratikte bir karşılığı yok. Zira Arap ülkelerinin hiç birinde hukuk dahi yok. Sadece iktidardakini seçtirmeye matuf şaibeli seçim var.
Maduro hadisesinde iktidar sessiz kalırken DEM sözcülerinin ABD karşıtı söylemleri akla ziyan.
Halep’te bir Kürt kadını Colani güçleri tarafından 3. Kattan aşağıya atıldığı gün DEM Partinin organizasyonu ile Ankara’da yapılan anlamsız kadın mitinginde kadınların halay çekmelerini de not edilmesi gerekir.
Eğer 3. Kattan atılan kız Filistinli olsaydı ve bu olay İsrail tarafından yapılmış olsaydı başta Diyarbakır ve Batman olmak üzere birçok kentte protesto edilirdi. Türkiye dindarları, Filistin dışında mazlum bir halk daha olabileceğini düşünemiyor.
Bila’dü’ş-Şam coğrafyası –Halep’i de kapsıyor- Kürtlerin Tarih sahnesinde kimlikleriyle toplumsal özne olarak var oldukları bir coğrafya.

Selahaddin Eyyubi’nin siyasal ve askeri olgunlaşma merkezi Şam olmuştur.
Selahaddin, Şam’ı salt bir başkent olarak değil; şehirli devlet aklının kurumsallaştığı bir merkez olarak inşa etti.
Eyyubi yönetimi altındaki Şam’da:
Farklı inanç ve etnik grupların birlikte yaşayabildiği çoğulcu bir şehir düzeni tesis edilmiştir.
Medreseler, Vakıf sistemi ve en önemlisi hukuk düzeni güçlendirilmiştir.
Eyyubiler döneminde Şam’da Kürtlerin varlığı süreklilik kazanmış.
Aynı şekilde Halep’te Kürtler, Araplar, Ermeniler, Süryaniler ve Türkmenlerin birlikte çok kültürlü bir şehir pratiği geliştirdikleri bir merkez olmuştur.
Halep saldırının amacı Ortaçağdan beri burada yaşayan Kürt halkını Fırat’ın doğusuna sürmek.
Bu saldırının Halep’le sınırlı kalmayacağı belli.
Nitekim Colani güçleri Halep’in doğusunda, Deyr Hafir-Maskanah hattını kuşatıp SDG’ye “Fırat’ın doğusuna çekilin” çağrısı yapması bu tezi doğruluyor.
Söz konusu bölge ABD’nin koruma şemsiyesinin dışında, ama SDG’nin Fırat’ın doğusuyla kurduğu son kara bağlantısı. Yani Rojava’nın batıya açılan askeri ve lojistik nefes borusu. Bu hat kapatılırsa, Kürt alanı Fırat’ın doğusunda kilitlenmiş olur.
Batıdaki Kürt varlığı izole edilmiş olur, doğudaki yapı ise kuşatılabilir hale gelir.
Şam yönetimi bu gücü ve cesareti nereden alıyor? Bu salt Türkiye’nin sahadaki gücüyle açıklanamaz. ABD’nin SDG’ye desteğinin yalnız Fırat’ın doğusuyla sınırlı kalacağı sinyalini aldığı kanaatindeyim.
Fırat’ın batısında ABD koruması fiilen sona ermiş bulunuyor.
Türkiye’deki çözüm sürecini de derinden etkileyecek kritik bir aşamaya gelindi.
Sürecin başlatılma nedeni SDG’nin bir şekilde lağvedilmesi idi. Gelinen noktada sürecin kaderi SDG-Şam ilişkilerine düğümlenmiş oldu. SDG konusu vuzuha kavuşmadan, iktidarın yasal düzenleme konusunda adım atmayacağı aşikar.
SDG-Şam ilişkileri dış müdahalelere açık olduğu için çözümü zorlaştırıyor. Türkiye’nin tavrı Kürtlerin bir statü elde etmemesi yönünde.
KCK’dan yapılan açıklamada: Kürt mahallelerine saldırı ve Fırat’ın doğusuna yönelik saldırı hazırlıkları hareketimizle Türkiye arasında süren ateşkes ve buna dayalı sürdürülen barış ve demokratik toplum sürecini de sorgulamaktadır.
Başlangıçta Colani ile kurulan ilişkinin benzeri Kürtlerle de kurulsaydı Suriye çok daha kolay istikrara kavuşabilirdi. Türkiye’deki sürece de olumlu katkısı olurdu.
Türkiye bu tavrıyla Suriye’de Kürtleri Amerika himayesine itti.
İktidar bunu fark etmeyebilir ama Kürtlerin Türkiye ile duygusal bağı gittikçe zayıflıyor. Kanaatimce Türkiye tarihsel bir fırsat kaçırdı.
Halep saldırısı sonrası Avrupa Birliği Komisyonu başkanlarının Şam’da Colani’yle bir araya gelip destek mesajlarını iletmesi, insan hakları, demokrasi ve uluslararası hukuk söylemlerinin, Kürtler söz konusu olunca kolaylıkla askıya alınabileceğini gösterdi.
Şam’da medfun bulunan Selahaddin Eyyubi bugün yaşasaydı halkının Halep’te katledildiğini görseydi ne hissederdi?




