Bizim coğrafyamızda devlet, parti, örgüt, cemaat ve tarikat büyüklerimiz; lider, serok, şeyx, molla, seyda, papaz ve rahiplerimiz bizim gibi fakir kulların hiç düşünemeyeceği kadar çok büyük, çok muhterem zatlardırlar.
Elin adamları 8 saat, kimi tembeller ise sadece 4 saatlik bir mesai ile ve sadece bu dünyanın kiri için göz boyarlarken, bizim yarı tanrısal kudret ve kuvvete sahip oldukları var sayılan söz konusu zatlarımız ise, biz nankör kullar için, her iki dünyamız için de 24 saat boyunca aralıksız, olağan üstü bir çaba ile yoğun bir efor ve mesai sarf ederler.
Kimi efsuni bir sevda ile dağları deler, kimisi her şey vatan-millet-Sakarya, gerisi fasarya der. Bu aşk ile kendilerini, göğün katmanları arasında seyr û süluk eden peygamberlerin semavi yolculuklarında onlar ile yoldaş kabul ederler.
Kimileri hiç inanmadıkları, hukukunun gereklerini hiç yerine getirmemek ile tescil olunan hikâye-i tırışkadan bir kardeşliğe iman ettik, iddiasına sahipler ancak daha çok sadece bunun edebiyatını yaparlar.
Kimileri yanmaz kefen üretirler. Kimileri sürekli Cennet-Cehennem arası eleman transfer ücretlerinin borsası ile meşguller.
Kimileri yerli ve milli ultra kalkınma edebiyatıyla milli paralarının değerini,”gâvur parası” karşısında sıfırı tüketirken, milyonların boğazındaki son lokmaya bile göz dikip, küçülterek hepsini vitamin eksikliklerinden kaynaklı hastalıklara duçar kılarlarken bile, bu edebiyatı hiç bırakmaz. Onları hiç başıboş bırakmaz. Çobanlar nezaretinde Çayırlara salınan koyunlar misali, birlikte, sorunsuz ve kavgasız yayılmaları için sürekli yoğun bir kolluk ve zaptiye nezaretine tabi tutarlar.
Kimileri kendilerini Allahın dört büyük meleği ve çok ağır görev ve sorumlulukları olan Cebrail, Azrail, İsrafil ve Mikail’e baş danışman olarak atarlar. Yerin, Göğün ve öte dünyanın çok ağır ve hassas bütün işlerini sevk ve idare ederler.
Hâsılı kelam, bu işler, öyle bizim gibi fakir, çok vitaminsiz kalmış akıllı kulların akıllarının erebileceği işler değildir.
Öyleki bazıları Xewslarının, Qutblarının veya Baş müritlerinin canlarını yanlışlıkla aldı, diye Azrail’in suratına esaslı bir Osmanlı tokadı aşk edip o ruhları torbasından aynı hışımla alıp öte dünyadan tekrar bu dünyaya getirebilecek kadar olağan üstü bir kabiliyet ve maharet sahibidirler.
Bazıları şifa niyetine mübarek bir hayvan olan dişi devenin sidiğini içecek kadar can fedadırlar. Bazıları dişi köpek mokundan muazzam bir şifa üretebilecek kadar maddi/manevi tebabet karışımı bilgiler konusunda uzmandırlar.
Anlayacağınız bu işler çok ağır ve karışık işler ey erenler…
İşte bu yüzden bu çok muhterem zatlarımız kuş sütünün bile eksik olmadığı, çoğunun rakkaseli sofralarında ve cennet köşklerine taş çıkartan egzotik yatak odalarında, kuş tüyü yataklarında sırf biraz yorgunluk atmak ve tekrar enerji toplamak için, ilelebet hiç değişmeyecek olan o meşhur mefkûrenin, “Ya Devlet başa ya kuzgun leşe” ahdi ve “Devlet müddet ebed” ülküsünün hülyası ile kimisi sadece İrem Bağlarının helal şerbetini içerler. Kimileri ise bu şerbete biraz kımız içkisi de katarak içerler. Her iki kesim de biraz içtikten sonra kendilerinden geçerler. Gerçek, rüya karışımı bir hale girerler. Artık uçarlar. Olmayacak haller görmeye başlarlar.
Bizleri biz olmaktan çıkarıp fersah fersah ötelere götüren, gerçekleşmesi için, gece gündüz duasını hiç eksik etmediğimiz, pratiğinin gerçekleşmesi için canla başla çalışıp,80 milyonluk bu ülke nüfusunun 70 milyonunu nan ekmeğe muhtaç hale getirip açlıktan nefesleri kokar halde, fahiş faturalar ve baş edilemeyen mecburi harcamalar ile canhıraş bir ezginlikte bıraktığımız, bu rüyanın gerçekleşmesi için bu toprakların hangi cevherlerini, bu cevherlerin ne kadarını çok hesapsız, kitapsız bir şekilde harcadığımızı, bir bu büyüklerimiz, bir de onlara şah damarlarından daha yakın olan mutlak bir gözlem ve adalet sahibi olan yüce Allah bilir.
Kürt meselesinin bir türlü çözülemeyen çok katmanlı şifreleri:
İşte modern çağın bu uçuk hülyalı rüyasında, bu zatlarımızın hemen hemen tümü, sadelik ve güven veren o beyaz elbiseler yerine, çok ağır bir ihtişam ve korku üreten envayi çeşit elbiselerini giyerek, o beyaz atlar yerine siyah porşelerine ve özel uçaklarına binerek kimileri dünyanın bütün başkentlerine, çoğunluğu ise orta doğuya, Kürt topraklarının yer yer mayın döşeli, dikenli telli, çok sıkı korunan sınır boylarına dağıldılar. Hepsinin tek bir amaçları vardı. 5-6 parçaya bölünmüş olan bütün Kürt topraklarını “Misaki Milli” bandında Türk yurdu, Kürdü de Türk kılmak.
Bunun için akla hayale gelebilecek hemen her şeyi yaptılar. Denenmedik yöntem bırakmadılar. Öyleki devşirmecilik sistemi ile “kökenli”,”ezik öteki” olmayı kabul eden kimi Kürtleri bile bu iş için birer Piyon / Hammal Kürt olarak kullanmaya çalıştılar. Ancak nafile…
Çünkü onlar bütün bu işleri yaparlarken bile Almana Alman, İngilize İngiliz, Fransıza Fransız, Araba Arab, hatta en çok hakir gördükleri Ermenîye bile Ermeni diyorlardı. Ama sıra Kürde gelince Kürde Kürt değil de Türk, ya da Türk kökenli dedirtebilmek. Oysa bu durum ellerinde patladı. Ne din, ne de milletlerin kardeşlik ve komşuluk hukukunda böyle bir tanımlama yoktu. İman ve inançta da bunun yeri yoktu. Hatta hayvanlar âleminde bile bu tanımlamanın yeri yoktu.
Bağışlayın At, Eşek, Öküz, Deve ve Katırların ortak adları ve kimlikleri ya büyük baş hayvanlar, ya da büyük davarlardır. At kökenli Öküz, Eşek kökenli Deve, Katır Kökenli İnek veya Öküz kavramı hayvanlar âleminde yoktur. Peki, kimi insanlar, ne diye kendilerini hayvanlarda bile olmayan bu köken saçmalığına zorluyorlar acaba? Mesela Kürt kökenli, arab, Ermeni, Rum, Hıristiyan kökenli Türk gibi. Bunu anlamak cidden mümkün değil.
Bir inat uğruna başkalarının hayatlarını cehenneme çevirerek gidilen cennet, Müslüman’a ait bir cennet olabilir mi, Mutlak Adalet sahibi olan Allah bu işe ne der? Bunu temiz bir vicdan ve güzel bir ilim sahibi olan ehil kişilere sormak lazım. Her söz ve davranışında başkalarına bir ton hakaret ve hurafe boca eden münafık ruhlu, hastalıklı kişiliklere değil
Akıl, vicdan ve izandan uzak, münafıkça savsaklamalar, bukalemun, devşirme sinik tiplerin, iki sözleri birbirini tutmayan kandırmacalar meseleyi daha da içinden çıkılmaz hale getirir. Faturasını daha da ağırlaştırır. Oysa Kürt meselesi, ancak dürüstçe ortaya konulan, hak ve adalet temelli feraset yüklü bir yaklaşımla çözülebilinir…
Onlar bu rüyada gezinirlerken reel dünyada, Orta doğuda çok köklü değişiklikler yaşanıyordu. Asla yıkılmaz, yıkılamaz denilen ülkeler yıkılıyor, devrilemez sanılan liderler devriliyor. Asla değişmez sanılan sınırlar da bir bir değişiyordu. Bu değişimler ister istemez Kürtleri de, hal ve konumlarını, talep ve arzularını da etkiliyordu…
Ama bu rüya sahipleri bir yola çıkmıştılar. Günlerce, yıllarca yürüdüler, hep yürüdüler ama hiç bir yere varamadılar. Bu yolculukta iki ihtimal vardı. Ya gittikleri yol yanlıştı, ya da gidecekleri yer yanlıştı, belki de o yer hiç yoktu…
Buna karşın mecburen kitlelerine, iç kamuoylarına hayal, rüya, masal karışımı bir hikâye anlatmaları gerekiyordu. Ve anlatmaya da başladılar.
Biz dediler bu çağın en büyük problemi olan Kürt meselesini”Terörsüz Türkiye” ve “Pozitif Entegrasyon” marifeti ile tam isabetle çözdük.
Aleviyi de Kürdü de Büyük Türk ailesine kattık. Çünkü eski Cumhurbaşkanı ve politikacılardan Çoban Sülü lakaplı Süleyman Demirel bu konuda şöyle demişti:
”Eğer Alevileri Sünnileştirmezsek. Sünnî-Şafîî Kürtleri Türkleştiremezsek bu ülkede Türk kalmaz…”
Sorunun bütün parametrelerini Kantonal Kominal yerel belediyeler marifeti ile çözdük. Yalnız çözmekte zorlandığımız iki buçuk tane, büyük çaplı, ağır meselemiz masada kaldı.
Büyük felsefecimiz Rahmi Maltaş hocamızın, Bitlis Volkanik Nemrut Dağı eteklerinde ve Nemrut Krater gölünün serin kıyılarında ürettiği çok fesih ve anlaşılır felsefik yaklaşımlarının bir eseri olan o belağatlı deyimi ile ” gelişmiş silah teknolojimiz sayesinde kilometrelerce menzili olan çok yıkıcı ve öldürücü füzeler üretebiliyoruz ama yemek saatlerinde büyük bir sıkıntı oluşturan, Şehre Avşor Servisi yapabilmek için bir, iki tane silahsız Dron üretemiyoruz.
Diğer büyük sıkıntı ise, ilel ebet mekânımız olan darı Cennette menüdeki Bitlis-Siirt patentli Büryan eksikliğini gidermek için cinsiyetsiz paradigmaya uygun, biyomekanik robotik, yarı melekuti bir iki eleman ile iki dünya arası güçlü bir kargo servisi hizmeti yapamıyoruz…”
Bir de yarım buçuk bir kıymeti olan ekolojik, epistemik, post modern demokratik tepkilerin cılız ışımaları, neo liberal tam kapitalist Türki, ancak aslen Kürd kökenli Tirkmanci hard Kominal, Pro Sosyalist toplum hizmetleri için tam olarak çalışmıyor.
Bunlar çok möhim meseleler ve masada yarı ölü bir halde kaldılar.
Wax mala min Arvanê genimî Ketê wax… Şimdi ne olcek halimiz? Bu kavurucu Ekolojik iklim Suikastı Komplosu nedeni ile artık uykularımız da tam olarak kaçtı. Rahat uyuyup dinlenemiyoruz ki, daha yaratıcı pratikler üretelim…
Evet, ey Muhammed, İsa, Musa, İbrahim ve Nuh’un kavimleri ve milletleri işte hali pür melalimiz… Şimdi yaşadıklarımız Rüya mı, hayal mi, masal mı, hikâye mi? Yoksa hepsinin karışımı bir hal mi, doğrusu çözemedim…
Yaradan biz bu topraktaki bütün milletlere bütün meşru kimlikleri, din ve inançları ve meşru hakları ile onurlu, barışçıl bir yaşam formatı nasib etsin…
Wesselam.
26 Temmuz 2025 / Diyarbakır

