Türkiye’de artık neredeyse her hafta bir gastronomi festivali düzenleniyor.
Sahneler kuruluyor, afişler hazırlanıyor, ünlü isimler davet ediliyor, kameralar çalışıyor. Birkaç gün boyunca herkes gastronomiden bahsediyor.
Peki sonra?
Festival bitiyor, sahneler sökülüyor ve çoğu zaman geriye gastronomiye kalıcı olarak ne kazandırıldığına dair ciddi bir soru işareti kalıyor.
Artık şu soruyu sormanın zamanı geldi: Biz gastronomi festivali mi yapıyoruz, yoksa gastronomi adı altında etkinlik mi düzenliyoruz?
Bir şehrin gastronomisi sadece birkaç ünlü şefin sahneye çıkması değildir.
Yerel üreticinin emeği yoksa, yöresel ürün gerçek anlamda tanıtılmıyorsa, kaybolmaya yüz tutmuş tarifler kayıt altına alınmıyorsa, genç aşçılara eğitim ve fırsat sağlanmıyorsa, festivalin şehre uzun vadede ne bıraktığını sorgulamak gerekir.
Daha da önemlisi, bazı festivallerde yerel mutfak figüran, sahne ise başrol haline geliyor.
Oysa gastronomi festivalinin merkezinde şov değil, ürün, üretici, usta ve kültür olmalı.
Bir şehrin yıllardır yaptığı yemeği başka şehirden getirilen bir konseptle anlatmanın, yerel üreticiyi sadece stant doldurmak için kullanmanın veya birkaç gün süren kalabalığı gastronomi başarısı olarak görmenin kimseye faydası yok.
Festival yapmak kolaydır.
Asıl zor olan, festival bittikten sonra o şehrin ürününü daha değerli hale getirmek, üreticinin gelirini artırmak, gençlere meslek kazandırmak ve o mutfağı gelecek nesillere aktarabilmektir.
Gastronomi; sahnede mikrofonu eline alanın değil, yıllardır mutfakta emek verenin hikâyesidir.
Türkiye’nin festivale değil, nitelikli gastronomi vizyonuna ihtiyacı var.
Çünkü gastronomi üç günlük değildir.
Bir festival üç gün sürer.
Ama bir mutfak kültürü, yüzyıllar boyunca yaşar.

