GÜÇ, PARA VE İTAAT: DİNİ YAPILARIN SİYASETLE İMTİHANI VE SON OPERASYONLAR
Faysal Mahmutoğlu
İslam dünyasında ve Türkiye’de kökleri asırlık birer silsileye dayanan çok sayıda dini yapı varlığını sürdürüyor. Günümüzde artık birçoğu sadece manevi birer irşad merkezi değil; para, güç ve itaat denkleminde sınanan devasa yapılara dönüşmüş.
Bu yapıların büyük bir kısmı vakıf veya dernek çatısı altında faaliyet gösterir. Vakıf ve dernek çatısı, bu yapıların kamu nezdinde meşruiyet kazanmasını sağlarken tüzel kişilik üzerinden muazzam bir hukuki ve finansal koruma zırhı yaratır.
Bu yapılarda temel sorun şeffaflık eksikliğidir.
Şeffaflık eksikliği sıradan bir idari ihmal veya kurumsal eksiklik değildir; bu yapıların varlığını ve gücünü sürdürebilmesi için işlevsel bir zorunluluktur.
Bu yapılardaki dini söylem ve ritüeller bir meşruiyet zırhı ve kamuflaj işlevi görür.
Dışarıya ve taban verilen görüntü “İrşad, ibadet, ahlak ve hayır işleri” iken; arka planda çalışan asıl mekanizma devasa bir iktisadi hacim, gayriresmi finans ağları ve siyasal/bürokratik nüfuz ilişkileridir.
Yapılan ticari faaliyetler, toplanan bağışlar, kayıt dışı nakit akışları ve gayrimenkul hareketleri, “hizmet”, “himmet” veya “dini vakıf faaliyetli” ambalajıyla sunulur.
Bugün bu yapıların çoğu; medya organları, hastaneler, özel okullar, finans kurumları, inşaat şirketleri ve gayrimenkul ortaklıklarıyla devasa holdinglere dönüşmüş durumdadır.
Dini faaliyetler (sohbetler, yurtlar, kurslar) alt ve orta sınıflardan insan kaynağı ile sempatizan devşirmenin vitrinidir.
Dini söylemin sunduğu “Allah Yolu” ve “manevi sığınak” kavramı, muhafazakar aileler nezdinde hem ahlaki bir meşruiyet hem de psikolojik bir güvenlik kalkanı oluşturur.
Ancak madalyonun diğer yüzünde, devletin sosyal politikalardaki ve kamusal imkanlardaki yetersizlikler yer alır.
Özellikle Anadolu’daki muhafazakar aileler için büyük şehirler veya üniversite ortamları; yozlaşma, yabancılaşma ve ahlaki riskler taşıyan “tekinsiz” alanlar olarak algılanıyor. Dini cemaat ve tarikatlar aileye çocuğunun ahlaki ve fiziki güven hissini veriyor.
Alt ve orta gelir grubundaki aileler için üniversite okuyan çocuğun barınma ve beslenme masrafları bir yük olabiliyor. Bu yapılar uygun fiyatlı (ya da ücretsiz) barınma ve iaşe imkanı sunarak devreye giriyor.
Bu yapılar sadece barınma sağlamaz; mezuniyet sonrası iş bulma, bürokraside veya özel sektörde önünün açılması, evlilik süreçleri gibi hayatın sonraki aşamalarında da birer sosyal ağ sunar.
Bu yapıları yurtlarında kalan çocuklar zamanla kendi özerkliklerini yitirerek cemaat hiyerarşisine tabi bireyler olarak yetişir.
Dini yorumlardaki tekelcilik ile siyasi tutumların faydacı niteliği, bu yapıların kamuoyunda ve entelektüel çevrelerde sürekli bir tartışma ve kriz odağı olmasına yol açıyor.
Her yapı kendi dini yorumunu ve liderin söylemlerini “yegane ve tartışmasız doğru” kabul eder. Bu durum farklı anlayışları ötekileştiren bağnaz bir anlayış üretir.
Geleneksel tasavvufta şeyh-mürit ilişkisi bireyin nefsini terbiye etme ahlaki olgunlaşma süreciyken, bu yapılarda bu bağ manevi sınırları aşarak toplumsal ve zihinsel bir kontrol mekanizmasına dönüşür ve siyasi sosyal kararlarda sorgusuz bir boyun eğme haline getirilir.
Şeyhe, lidere veya yapıya yönelik en ufak bir şüphe ya da sorgulama; “maneviyatını kaybetme” veya “himmetten mahrum kalma” korkusuyla bastırılır.
Özellikle finansal ve siyasal ilişkiler sorgulandığında bireyler “sadakatsiz” veya “hain” damgası vurularak yapıdan dışlanır.
Gelinen aşamada cemaat ve tarikatların kendilerine yükledikleri dini misyon ile toplumun bu yapılara yüklediği anlam arasında önemli fark var.
Bu yapılar kendilerini hakikatın taşıyıcısı, ahlaki ihyanın öncüsü ve dini terbiyenin yegane adresi olarak konumlarken toplum ise özellikle son dönemdeki kurumsallaşma ve holdingleşme süreçlerinin de etkisiyle bu yapıları iktisadi ve siyasi nüfuz, kamusal kadrolaşma ve sermaye edinme misyonuyla ele alır.
Müntesipleri için liderin otoritesi kutsal bir silsileye ve manevi referanslara dayanırken; toplumsal algı, yapının siyasi iktidarla kurduğu ilişki biçimine ve kamusal alandaki gücüne odaklanır.
Elde ettikleri bu devasa güce iktidarın alan açmasıyla ilgilidir.
Siyasal iktidar, cemaat ve tarikatların tabandaki örgütlü gücünü mobil seçmen bloğu, konsolidasyon ve kültürel meşruiyet kaynağı olarak görür.
İktidarın alan açması; bürokratik kadrolaşma imkanları, kamu kaynaklarını transferi, vakıf ve dernek ağları üzerinden kurumsal büyümenin önünün açılması demektir. Bu durum cemaat ve tarikatların güç odağı haline getirir.
Gücün kaynağı manevi karizmadan siyasal ikbal, iktisadi nüfuza evrilir. Ve iktidarın dönemsel tercihlerine bağımlı hale gelir. Böylece bu yapılar “özek alanlarını “yitirirler.
Siyasetin sunduğu imkanlarla büyüyen güç, nihayetinde siyasetin sınırları ve talepleri doğrultusunda şekillenir.
Bu yapılara yönelik müdahaleler, toplumsal vicdanda bir mağduriyet değil, imtiyazların sona erdirilmesi olarak algılanıyor.
Toplum bu yapıları dini cemaatler olarak değil, güç, sermaye ve nüfuz odakları olarak konumlandırıyor.
Yapıya yapılan müdahale “dine değil, güce ve imtiyaza yapıldığı algısını pekiştirir. Bu da iktidarın elini güçlendiriyor.
Güç devşirme, araçsallaşma ve iktisadi büyüme modelleri birbirinin neredeyse kopyasıyken, kamusal veya hukuki müdahalelerin hukuki kriterlere değil, siyasal tutum ve sadakat hizalanmasına göre şekillenmesi, meseleyi “kamusal düzenin sağlanması” çizgisinden çıkarıp “siyasi araç” haline getirir.
Bir yandan devasa holdingleşmeler, milyarlık miras/taht kavgaları veya dinin açıkça ticari/hurafe nesnesi haline getirilmesi (yanmaz kefen vb. örneklerinde olduğu gibi) cezasızlık veya hoşgörü zırhına büründürülürken; diğer yandan muhalif veya eleştirel pozisyondaki yapıları hedefe konulması, müdahale ve denetim normlarının nesnel uygulanmadığı hissi uyandırıyor.
Adaletin ve denetim mekanizmaların ilkesel değil, konjonktürel işletilmesi, müdahalenin gerçek bir “istismarla mücadele” veya “kamu yararı” kaygısından ziyade, siyasal sadakat testine dayandığı izlenimini doğrular nitelikte.
Ticari istismar ve manevi değerlerin araçsallaştırılması, iktidar alanına yakın durulduğu sürece sessizce tolere ediliyor. Bu durum, dini değerlerin bizzat bu yapılar eliyle metalaştırmasına göz yumulması anlamına gelir ki, toplumsal ahlak ve inanç dünyasındaki tahribat da burada başlar.
Müdahalenin seçiciliği, tüm dini veya sivil gruplara bir mesaj verir: Özerk kalırsan veya eleştirirsen hedeftesin; sadakat gösterirsen ticari ve kamusal imtiyazlarını korursun.
Hukuk mekanizması bir yapının iktidara yakınlığı ya da uzaklığına göre esnetilip sertleştirilmemeli.
Suç, istismar, kayırmacılık veya kamusal alana müdahale kimden gelirse gelsin aynı normatif ölçütlerle yargılanmalıdır. ”Bizden” olanın usulsüzlüğünü halı altına süpürüp, “öteki” olanın üzerine tüm devlet gücüyle gitmek, adaletin özünü sakatlar.
Cemaat, tarikat veya vakıf adı altında tüm yapıların finansal hareketleri, gayrimenkul varlıkları, bağış ağları ve kamusal ilişkileri açık ve denetlenebilir olmak zorundadır. Devasa sermaye transferlerinin, kayıt dışı ekonominin ve dinsel semboller üzerinden yürütülen ticari istismarların önüne ancak kamusal denetim geçebilir.
Devlet inanç ve sivil örgütlenme biçimlerine eşit mesafede durarak, toplumsal alandaki inanç özgürlüğünü güvenceye almalıdır.
Devlet, muayyen yapıları konjonktürel olarak “kullanışlı” görüp koruma kalkanı sağladığında, aslında kendi meşruiyet zeminini ve uzun vadeli güvenliğini de riske atar.
Hukuk siyasi bir sopa veya koruma zırh olarak değil, tarafsız bir terazi olarak kullanılmalıdır.




