Faysal Mahmutoğlu
Ekim ayından beri siyasetin en önemli konusu çözüm sürecidir.
Kürt sorunu, kökenleri Osmanlı’ya dayanan, 1925 İsyanlarından bugüne gelen bir sorun.
Kürt sorunu, dışlanmış, ötekileştirilmiş bir kimliğin tanıma sorunudur.
Bölgesel ve küresel nitelikli bir sorundur aynı zamanda. Çok boyutlu, çok katmanlı, çok aktörlü karmaşık ve çözümü zor bir sorun.
Kürt sorununda şiddet ve kimliğin iç içe geçmesi gerçeği içinde şiddet boyutu ön plana çıkartılıp güvenlikçi bir anlayışla yaklaşıldığı içindir ki uzun yıllar bu anlayış hakim olmuş , o zaman hem kimlik boyutu göz ardı edilmiş hem de şiddete şiddetle cevap verilmiştir. Bu da toplumsal kutuplaşmaya neden olmuştur.
Eşitsizlik
Dünyadaki tüm etnik, dinsel ve mezhepsel çatışmaların kökeninde eşitsizlik yatıyor. Egemen ulus ötekini kendi eşiti olarak görmüyor. “Benim Kürt komşum var.”, “ Bizde Kürt gelin var.”, “Okulda çocuğumun Kürt arkadaşı var.” “cemaatimde Kürt hamallar vardı” gibi söylemler eşit görmemenin tezahürüdür.
“ayıdan post olmaz, Kürt’ten dost olmaz”
“Kürt ile itin Allah’ı birdir”
“eşeğe Kürt demişler eşek kır yıl yem yememiş” liste uzatılabilir.
Bu yaklaşım 90’ların sonunda Kürtlerin yaygın olarak batıya göç etmesi beraberinde söylem değişikliğini getirdi. Artık “teröristler” “en iyi Kürt ölü Kürt’tür”. “suça meyilliler”, “olağan şüpheliler”, “terör örgütünün destekçileri” olarak damgalandılar.
Amin Maalouf “ Tüm insanların eşit olmayan koşullarda doğması ve tüm uygarlıkların eşit olmaması doğaldır; ama eşitsizlik meşru kılındığı anda barbarlığın yoluna sapılır.” der.
Zilan deresinde yaşananlar, Dersimde yaşananlar Enfal adıyla gerçekleşen katliam, Mahabat’ta yaşananlar barbarlıktan başka bir şey değildir.
Kürtlerin Osmanlı’ya katılımı 16.yüzyılda gerçekleştiği, önceki dönemde 14 ve 15.yüzyıllarda Akkoyunlu ve Karakoyunlu adlı iki Türkmen aşiretinin egemenliğinde yaşadıkları kabul ediliyor.
Kürtler, Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türk iktidarlarının yıkılmasının ardından Şii Safevi Devleti’nin egemenliği altına girmemek için Sünni Kürt aşiretlerinin belirli bir kısmı iç işlerinde bağımsız kalarak, dış işlerinde ise Osmanlı Devletine bağlanarak, kısmen özerk yönetimler olarak Safevilere karşı Osmanlı egemenliği altına girdiler.
Belli bir dönem Osmanlı egemenliği altında Sünni Kürt bölgelerinde 16 özerk Kürt emirliği hüküm sürdüğü kabul edilir.
19.yüzyıla gelindiğinde ise Osmanlı Devleti’nin modernleşmesi kapsamında daha güçlü merkeziyetçi politikalar uygulanmaya başlamasına paralel olarak Kürdistan bölgesinde ayaklanmalar ortaya çıkmıştır.
19.yüzyıla gelindiğinde ise Osmanlı Devleti’nin modernleşmesi kapsamında daha güçlü merkeziyetçi politikalar uygulamaya paralel olarak Kürdistan bölgesinde birçok ayaklanma ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında 1847 yılında Botan Emirliği lideri Bedirxan Bey’in (Mir Bedirxan) ayaklanması ön plana çıkanlar arasındadır. Osmanlı Devleti ayaklanmayı bastırmış ve Botan Emirliğini ortadan kaldırmıştır.
Dolayısıyla 19. Yüzyıl Kürtler için öz-yönetimlerinin tamamen ortadan kalktığı bir dönemi ifade eder.
Araplar, Arnavutlar ve diğer Balkan ülkeleri teker teker bağımsızlıklarını kazanırken, Kürtler bu dönemde yaygın bir şekilde dolaşıma sokulan, Ermenilerin yaşadıkları bölgede bir Hıristiyan devleti kuracağı söyleminden etkilenerek bölgedeki Müslüman üstünlüğünü sürdürmek amacıyla, Osmanlı devletiyle ortaklık içinde, Ermeni soykırımına dahil oldular. Hamidiye Alayları vasıtasıyla bütün bunlar gerçekleşti.
1914 yılı yaz aylarında başlayan I. Dünya Savaşı’nda, Osmanlı-Rus savaşının Kafkas cephesi, büyük oranda Kürt ve Ermeni coğrafyalarında gerçekleşti. 1915 yılı ilk günlerinde meydana gelen Sarıkamış bozgunu İttihatçıları şok etti; büyük komutan Enver cepheden kaçtı. Ardından Rusya, bugünkü idari yapıyla on yedi vilayeti kapsayan Erzurum, Bitlis Van ve Trabzon vilayetlerini işgal etti. Bir yının içinde Rus işgali, Van Gölü’nün güneyine kadar yayıldı.
İşin ilginç yanı bu savaşta Osmanlı Ordusu’nun önünde Kürtler, Rus ordusunun ön cephesinde Ermeniler savaşıyordu.
Bu işgal dolayısıyla çoğu küt olan Müslüman ahali batı bölgelerine göç ettirildi. 1916 yılında yaygınlaşan ve 1917’de devam eden büyük göç hareketiyle, yüzbinlerce Kürt batıya sürüldü. Bir kısmı yolda öldü çoğu da asimile oldu.
Bunlara Vilayat-ı Şarkiye mültecileri denildi.
Bunlar Ankara, Konya, Bursa, Kastamonu, Kayseri ve Kütahya ‘a gönderildi.
“Dahiliye Nazırı Talat “imzasıyla , yayınlanan talimetnamede Türklerin yoğun yaşadıkları bölgelere sevk edilmiş.
“Kürt mülteciler, hiçbir vakit yerli ahalinin yüzde 5’ini geçmemek üzere, köylere tevzi ve iskan edilecektir.”
Osmanlı Ayan Meclisi toplantısında, bir üyenin sorusu üzerine, hükümet yetkilisi ,” bir milyon, belki daha fazlası kişinin göç ettirildiğini, yaklaşık 500-700 bin arasında bedbahtın hayatını kaybettiğini belirtiyordu. Yine, Aşair ve Muhacirin Müdüriyet-i Umumisi Müdürü Hamdi bey, 22 Aralık 1917 tarihli Osmanlı Meclis-ı Mebusan toplantısında iaşelerin karşılandığı mülteci sayısının bir milyon 77 bin kişi olduğunu açıklıyordu.
İttihatçılar bu sürgünü doğal bir göç olarak göstermeyi başarmışlar.
Cumhuriyet kurulurken Kürtler kendilerine özerklik verileceğini düşünüyorlardı.
1920’de parlamentoda Kürtler kendi kimlikleriyle yer alıyordu. Milletvekilleri “Kürdistan Mebusu” diye adlandırılıyordu, bu deyim tutanaklara da geçiyordu.
1923 yılında Lozan anlaşmasıyla artık devletin sınırları belirlenip devletin varlığı tescillendikten sonra söylem ve tutumlar değişti ve her şey tersine döndü.
1924 yılında yürürlüğe giren anayasa ile Kürtler; dili, kültürü, kişiliği ve bütün varlığıyla artık yoktu. 1925’te imzalanan “şark ıslahat planı” ile Kürtçe konuşma yasağı yanı sıra bölge adeta bir sömürge olarak yönetildi. Bölgeye sürekli olarak Türk ve Çerkes göçmenler yerleştirildi. Kürtlere karşı da sürgün politikası uygulandı.
Örneğin 1927 yılında devlet bir sürgün yasası çıkartarak 1400 Kürt aile Türk bölgelerine sürgün edilirken, aynı dönemde Kıbrıs, Bulgaristan, Dobruca ve Kafkasya’dan gelen Türk ve Çerkesler bu ailelerin evlerine yerleştirildi.
O dönemde umum müfettiş Avni Doğan” Cumhuriyet’in doğuya yerleşmesi, medeni milletlerin Afrika’ya yerleşmesi ”gibidir demiştir.
Fevzi Çakmak Dersim raporu devletin bakışını yansıtıyor:
“Kürt kökenli yerli memurlar tümüyle bölgeden çıkarılmalı
Yüksek memurlara sömürge yönetimlerindeki yetkiler verilmeli
Dersim okşanarak kazanılmaz. Silahlı kuvvetlerin müdahalesi Dersimliye daha çok tesir yapar ve iyileşmenin esasını oluşturur.
Dersim’in yönetimi, sömürge yönetimi gibi ele alınmalı ve burada bir sömürge idaresi kurulmalıdır.
Türk toplumu içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra yavaş yavaş Türk hukuku uygulanmalıdır.”
Kürtler cumhuriyet sonrası bu uygulamalara itiraz ettiler bu devletin baskıcı politikalarıyla isyanlara dönüştü.
Kürtler artık yoktu ve olmayan Kürtlerin isyanları vardı.
Cemal Abdülnasır.
KÜRT İSYANLARI
Genelkurmay belgelerine göre 12’si Osmanlı’nın son döneminde olmak üzere 28 Kürt isyanı vardır.
Kanaatimce PKK’dan önceki en önemli Kürt isyanı Lübnan’da kurulan Şam’da faaliyet gösteren Hoybun örgütünün organize ettiği, İhsan Nuri Paşanın sevk ve idare ettiği Ağrı isyanıdır.
EN SON İSYAN (PKK)
40 yıl sürmesinin nedeni;
Kürtlerin bilinç düzeyleri, eğitim durumları, Kürt diasporası ve uluslararası destek
ÇÖZÜM ARAYIŞLARI
Tarihimizin en uzun ve en büyük Kürt isyanının çözümünü konuşacağız.
Bilindiği gibi barışın inşası zahmetli bir iştir. Özveri, sabır ve çaba gerektirir.
Çatışma çözümü bir çatışmanın olduğunu kabul etme, çatışmadan çıkmanın yollarını arama ve bu amaçlara ulaşmanın başka yolu olmadığının teyididir. Barışmaktan başka seçeneğin kalmadığının ispatıdır.
Bu süreç 1 Ekim’de Bahçeli’nin DEM sıralarına giderek yöneticileriyle tokalaşmayla başladı.
Bilahare grup konuşmasında Öcalan’ın DEM grubuna gelip PKK’yı feshettiğini ilan etmesini istedi.
Ancak sürecin 1 Ekimde başlamadığını herkes biliyor.
Bunun bir arka planı var; belli bir olgunluğa eriştikten sonra kamuoyuyla paylaşıldı. Çatışma çözümlerinde resmi aktörler kadar gayrı resmi aktörler de kapsam içine alınmaktadır.
İnsani sorunların çözümü ancak müzkere ile mümkündür. Müzkere toplumlar arası, toplum ile devlet arasında ve devlet ile örgüt arasında köprüler kurulmasına ve gerilimin azalmasına vesile olur.
Müzakere sürecinin tarafları öncelikle doğrudan etkilenen taraflardan oluşur. Kimi zaman potansiyel üçüncü taraflarda bulunabiliyor.
Müzakere sürecinin asli unsurlardan biri de çatışmaya konu olan sorunların doğası ile ilgilidir.
Taraflardan biri meseleyi kendi kaderini tayin hakkıyla ilgili olarak görürken öteki taraf kendi güvenliğini ve bekaa sorunu olarak görebiliyor. Burada da devlet terörsüz Türkiye’yi önceliyor, Kürtler ide Demokratik Türkiye veya kimlik eksenli tanıma istiyor.
Neden şimdi?
En önemli neden Orta Doğu’da yaşanan gelişmelerdir.
İsrail’in yayılmacı politikası ve nüfuzunu genişletmesi.
Ve Suriye’deki yeni iktidar Türkiye’yi yeni bir okumaya sevk etti.
Orta Doğu’daki gelişmeler Türkiye için bir tehdit oluşturduğu gibi bir fırsata da dönüşebilir.
İran’ın denklem dışında kalması Türkiye’nin siyasi ve iktisadi olarak daha iyi bir oyun kurucu olma fırsatını sundu.
İktidar nedense süreç ismini kullanmaktan imtina ediyor. Terörsüz Türkiye diyor. Kürt tarafı ise “toplumsal barış ve demokratikleşme süreci“ şeklinde tanımlıyor.
Taraflar, yeni çözüm sürecinde, geçmiştekilerden ve dünyada bilinen bir çok barış süreçlerinden farklı bir metodoloji konusunda hemfikirler.
Bu süreç Türkiye ile sınırlı değil. Aciliyet kesbeden ve öncelikli olan Suriye’nin yeni inşa sürecinde Kürtlerin durumudur.
Suriye’de 26 Nisan cumartesi günü toplanan ulusal kongre daha doğru isimlendirmeyle “Rojava birlik ve ortak tutum toplantısı” Bahçeli’yi ve Erdoğan’ı rahatsız etmişe benziyor. Türkiye hala soğukkanlı ve rasyonel biçimde değerlendiremiyor. Kadim paranoyalar ve iç politik saikler daha baskın çıkıyor.
Kürtler yaşadıkları bölgelerde nasıl bir Suriye’de yaşamak istediklerini ifade ediyor. Suriye’de yeni bir toplumsal sözleşme eşiğinde bulunuyor. Buna bir hazırlıktır.
Kongreye Ahmet Şara’da itiraz etti. Şara hükümetini aceleyle kaleme alındığı belli olan metin aslında Suriye’nin geleceğini tehdit ediyor. Kültürel hakları da redd eden bir açıklama.
Bu açıklamadan sonra SDG Şam’a gönderdiği petrol ve Doğalgazın yüzde 90’nını kıstı.
Konferansta iki önemli gelişme yaşandı. İlki, Suriye’de Kürtler arası birliğin ilk adımı atıldı. İkincisi ise Kürtlerin Şam yönetimiyle kuracakların ilişkinin çerçevesi çizildi.
Konferans Kürtlerin Şam yönetimi karşısında ellerini güçlendirdi.
Sonuç bildirisinde Suriye’de yönetimin tekçiliğine karşı çoğulculuğa vurgu yapılarak ademi merkeziyetçi bir model savunuldu.
Kamışlo toplantısı kararlarının hayata geçmesi Şam’la yapılacak anlaşmayla belirlenir. Aksi bir durumun sorumlusu Şam yönetimidir.
Mayıs ayı önemli gelişmelere gebe. Muhtemelen PKK kongresini toplayıp fesih kararını alacak. Bunu yeni gelişmelere takip edecek.
Sürecin 3 temel karekteristiği var:
1- Merkezinde Öcalan’ın olduğu ve devlet tarafından kurgulanan bir süreç.
Doğru bir tutum. Çünkü tüm aktörler, PKK, DEM, Avrupa kanadı ve Rojava yönetimi Öcalan’ı adres gösteriyor.
2- Bu süreçte hak ve hukuk ikinci plana itilmiş
Birinci öncelik silahsızlanma ve silahların gömülmesi konusu var.
2013 sürecinde ise silahsızlanma ile birlikte demokratikleşme aşamaları da birlikte yürüyordu.
3- 2013 sürecinin nihayete ermesini sağlayan Rojava ‘daki gelişmeler bu kez yeni bir sürece kapı araladı. Rojava’da dünden farklı bir tablo var.
Artık yeni bir paradigmadan bahsedebiliriz: Öcalan’ın Barış ve Demokratik toplum çağrısından çıkardığımız sonuç.
1- Çözümün içerde olması
2- Süreçten murad edilen Türk-Kürt ittifakı. Bahçeli’nin söyleminde artık Kürt kökenli yok ,Kürt var.
3- Bölgesel dinamikler çözümü zorluyor, adeta dayatıyor
4- Aciliyet kesbediyor. İki taraf da aciliyete vurgu yapıyor.
Bu sürecin avantajları:
-toplumun sessiz onay vermesi: kamuoyu araştırmaları toplumun yarısından fazlası sürece destek verdiğini gösteriyor. 2013 sürecinde bu hayli düşüktü.
-İYİ parti dışında başta MHP ve CHP olmak üzere tüm partiler süreci destekliyor.
-Bahçeli’nin başlatması başlı başına bir avantaj. Milliyetçi kesim ve sokak açısından bu önemli.
-Bölgesel dinamikler surece destek veriyor. Etkili aktörler sürece destek veriyor. 2013 sürecinde etkili aktörler bozucu rol oynuyordu. Başta ABD ve İran olmak üzere.
ABD süreç içinde başat rol oynuyor. Hem SDG ile Türkiye arasında hem de SDG ile HTŞ arasında arabuluculuk yapıyor.
Dezavantajları ise:
-Hak ve hukuk boyutu konuşulmuyor. Silahlar bırakılsa bile hak ve hukuk boyutu ihmal edilirse Kürt sorunu aynen devam eder, çözülmüş olmuyor.
Çatışma çözümlerinde sorunların topyekün ele alınması ve zamana yayılması önemlidir.
Muhtemelen hak ve hukuk boyutu zamana yayılarak konuşulacak.
Süreçleri tehdit eden en önemli hususlardan birisi de belirsizliktir. Bu süreci her an bir çıkmaza sokabilir. Devlet net duruş sergilemiyor. Açıklanan bir yol haritası yok. kapalı devre yürüyen bir süreç var.
-Suriye’de bugünkü şartlar her an değişebilir. İsrail Şam’ın 16 km yakınında.
-Silah bırakma şartlarını oluşturmak gerekir ki PKK yönetim kadrosunun durumu, silahların nasıl ve nereye bırakılacağı hususların netlik kazanması lazım.
SDG’nin avantajları:
-ABD’nin desteği pozisyonunu güçlendiriyor.
-Sahip olduğu askeri güç
-petrol , doğal gaz ve ekonomik kaynakların önemli bir bölümünün bölgesinde yer alması. Bu kaynakların paylaşılması hususu ŞAM ile görüşmeler de önemli bir role sahip.
Dezavantajlar:
-Kontrol ettiği demografi. Kürt nüfus yüzde 12 iken Suriye’nin 1/3 üne hükmediyor.
-SDG bölgesindeki Arap sosyolojisi . Başlangıçta Araplar Şara’yla birlikte hareket etmek için sesler çıkardılar bilahare uygulamayı görünce SDG’ye daha çok sarıldılar. Arap liderler Tişrin barajını ziyaret ederek destek için adeta gövde gösterisi yaptılar.
-Türkiye ile çatışarak orayı kontrol edemez. Türkiye ile bir şekilde barışması lazım.
Nitekim Mazlum Abdi birçok açıklamasında Türkiye’nin endişelerini gidermeye hazır olduklarını gerekirse sınır boylarını Suriye askerleri kontrol edebilir dedi.
SDG –ABD ilişkisi yakın dönemde hayati öneme haiz. ABD’nin daha uzunca bir süre SDG’yi partner olarak bulunduracağını düşünüyorum.
SDG ile ENKS’nin ortak konferans düzenlemesi ve ŞAM hükümetine karşı birlikte masaya oturma kararı federatif yapı açısından önemli bir adımdır.
Silahların ortadan kalkması Kürt sorununu çözmez. Kürtler Türkiye’de birinci sınıf vatandaş olduklarını hissetmedikleri sürece Kürt sorunu çözülmüş olmaz.
Türkiye’deki seküler ve İslamcı Kürtlerin ortak talebi:
-Anadilde eğitim
-Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi
-Anayasal vatandaşlık ve
-Yurt dışı Kürtlerle iyi ilişkiler.
Suriye’de ya da başka bir ülkede yaşayan Kürtler Türkiye’nin toprak bütünlüğüne, toplumsal birliğe tehdit olarak algılanmamalı. Bölgenin ya da genelin federe, özerklik talebi Türkiye’nin aleyhine, zararına değildir, böyle öneriler de suç değildir.
Unutmamak gerekir ki aynı şeyler Irak Kürtleri için de söyleniyordu. Ancak Özlal Barzani ve Talabani’yi Türkiye’ye davet ederek sembolik olarak pasaport verdi ve iki partinin Ankara’da büro açmasını sağladı. Bugünkü iyi ilişkileri temellerini Özal attı. Maalesef bugünkü iktidarda Özal vizyonu yok.
Kürt sorunu bu hususlar gerçekleştikten sonra çözülmüş olur.
Son olarak barış araştırmaları bizi negatif ve pozitif barış kavramlarıyla da tanıştırmıştır.
Negatif barış doğrudan fiziksel, sözlü veya psikolojik şiddetin yokluğunu tanımlarken, pozitif barış sosyal adaleti, yapısal ve kültürel şiddetin tüm biçimlerinin ortadan kalkmasını, bütüncül bir insani iyileşmenin önündeki toplumsal manilerin kalkmasını ve temel insan ihtiyaçlarının karşılanmasını ifade eder.
Burada silahsızlanma negatif barışın karşılığı iken hak ve hukuk eksenli Kürt sorunun çözümü pozitif barışa karşılık gelmektedir.
Türkiye PKK’nin silahsızlanma kongresine kilitlenmiş durumda o zaman gereğini yapın. Öcalan’nın şartlarını iyileştirin. Kongreye etkin katılım sağlayıp yönetsin.. Kimse de itiraz edemez.
Sonuç:
Kürtler Türkiye için bir tehdit değil. Türkiye artık Kürtlerden, Kürtlerin çeşitli ülkelerdeki taleplerinde korkmamalıdır.
PKK değişecek
Kürtler değişecek
Ve Türkiye değişecek.
Umarım Kürtler bir daha isyan etmek zorunda kalmaz.



