Loading...
tr usd
USD
0.07%
Amerikan Doları
44,90 TRY
tr euro
EURO
-0.06%
Euro
52,91 TRY
tr chf
CHF
-0.1%
İsviçre Frangı
57,60 TRY
tr jpy
JPY
0%
Japon Yeni
0,00 TRY
tr rub
RUB
0.43%
Rus Rublesi
0,61 TRY
tr cny
CNY
0.07%
Çin Yuanı
6,59 TRY
tr gbp
GBP
0.02%
İngiliz Sterlini
60,81 TRY
tr eur-usd
EURO/USD
-0.2%
Euro Amerikan Doları
1,18 TRY
bist-100
BIST
-0.15%
Bist 100
14.463,76 TRY
gau
GR. ALTIN
-0.49%
Gram Altın
6.919,43 TRY
tr btc
BTC
-1.01%
Bitcoin
3.425.512,64 TRY
tr eth
ETH
-0.14%
Ethereum
102.411,19 TRY
tr bch
BCH
-1.16%
Bitcoin Cash
20.064,58 TRY
tr xrp
XRP
-1.09%
Ripple
61,87 TRY
tr ltc
LTC
-0.17%
Litecoin
2.482,25 TRY
tr bnb
BNB
0.26%
Binance Coin
28.050,87 TRY
tr sol
SOL
-1.05%
Solana
3.755,44 TRY
tr avax
AVAX
0.06%
Avalanche
412,27 TRY
  1. Haberler
  2. Genel
  3. BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİNDE KÜRTLERİN SAHİPSİZ KALMASI

BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİNDE KÜRTLERİN SAHİPSİZ KALMASI

BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİNDE KÜRTLERİN SAHİPSİZ KALMASI

Suriye’de vekalet savaşında kullanılan paramiliter güçlerin beklenmedik şekilde Halep ve daha sonra Rojava’ya saldırması Musul tecrübesini yaşamış olan Irak’ta da endişe ile izlendi. Daha önce IŞİD tecrübesi yaşayan mevcut yönetim, bu güçlerin hız kesmeden Irak’a saldırabileceği düşüncesiyle sınıra büyük askeri yığınak yaptı. Bölgeye hakim olan global güçlerin yeni süreçte Irak’taki Şii çoğunluklu hükümeti devirip Sünniler tarafından kontrol edilen yeni bir merkezi sistem kurmayı planlıyor olabileceği seslendirilmeye başlandı..

Türkiye’de yazılanların genelde tek renk olması veya yargıdan dolayı endişe cenderesinin altında tuz buz olmasından dolayı biraz yabancı basına baktım, okumalardan bir özet olsun istedim. Yıllarca tartışılan Büyük Orta Doğu Projesi’nin İsrail ve İngiltere’nin dayatmasıyla hız kazandığı inkar edilmeyecek hale geldi. Filistin, Lübnan, Suriye ve şimdi de hedefte Irak ve İran hedefte görünüyor. Salih Müslüm’ün açıklaması birçok yabancı yazar araştırmacının makalesinde yer aldı. ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın Hewler’deki toplantıda Rojava savaşçılarının Irak operasyonuna destek vermesi üzerinde ısrar etmesinin olumlu bir cevap almamasına karşılık cihatçıları Rojava üzerine süreceklerini açıkça söylemesinin sıradan bir tehdit olmadığı Halep’te Kürt bölgelerine yönelik başlatılan saldırılarda kendisini açıkça gösterdi. Türkiye medyası bunu kendileri yapmış gibi yoğun etnik hezeyanlarla bezenmiş bir propaganda başlattılar.

Bu plan, Türkiye’nin uzun zamandır peşinde olduğu Irak Kürdistan Bölgesel yapılmasını ortadan kaldırmayı da amaçladığı, terörizmle mücadele bahanesiyle Türkiye’nin, Irak Kürdistan’ını askeri üslerle kuşattığı ve doğru fırsatı beklediği söylendi. Bu durumda Türkiye’nin uygulanan projedeki rolü açıkça belirtiliyor; Erdoğan kendisini yeniden canlanan Osmanlı İmparatorluğu’nun yeni lideri olarak gösteriyor, bölge genelinde Türk etkisini genişletiyor ve Kürt şehirlerini birer birer hedef alıyor. Erdoğan ve Trump arasındaki telefon görüşmesinin ardından ABD’nin Irak Özel Temsilcisi Mark Savaya görevden alındı ve yerine Tom Barack getirildi. Eski Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin’in kızı Raghad Hüseyin ile görüşmeler yapıldı.

Sözde Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Al-Sharra, Şam’daki Türk istihbarat şefi ve eski askeri liderler ve pilotlarla görüşmeler gerçekleştirdi. Deyr ez-Zor, Rakka, El-Tabka ve diğer Suriye şehirlerinde Irak’a saldırılar için hazırlık amacıyla son derece tehlikeli Sünni cihatçı gruplar oluşturuluyor, hapishanelerde tutulan IŞİD paramiliter güçlerin serbest bırakılmasının da bu amaç için olduğu kuşkuları da yersiz değil…

Uluslararası terör listesinde başına ödül konulan cinayet şebekelerinin Suriye’ye ithal edilmesi görevi Türkiye’ye verilirken, İran yayılmacılık politikasından korkuya kapılan Katar ve Suudi Arabistan süreci finanse ediyor. Afganistan’da daha önce ABD emrinde savaşan gençlerin İran sınırından topluca geçirilmesi günlerce gündem olmuştu. Sızdırılan belgeye göre, Arap kökenli olduğu belirtilen ABD Büyükelçisi Tom Barack da bu şemaya dahil edilmiş oldu. Suriye’de görev yapmış eski bir Amerikalı kaynağa göre, Tom Barack üç hafta önce Kürt liderliğindeki Demokratik Suriye (SDG) güçlerinden, Haşti Şabi bahanesiyle Irak’a düzenlenecek saldırıda kullanılacak olan toplama radikal militarist gruplara katılmalarını, aksi taktirde radikal militarist güçlerin operasyonuna izin vereceklerini söylemişti. Mazlum Abdi, ‘paralı asker olmadıklarını’ belirterek Amerikalıların bu isteğini reddettiğini Salih Müslim yabancı basınla yaptığı röportajında açıkça söyledi… Sonuç olarak, Barack, Türkiye ve Suriye rejimine SDG’yi ortadan kaldırmak için yeşil ışık yaktı. Orta Doğu konusuna hakim olanlara göre, başına ödül konulmuş radikal teröristler aralıksız Suriye’ye transfer ediliyor. Türk ordusu onların eğitimini üstlenirken, Katar ve Suudi Arabistan gerekli finansmanı fazlasıyla sağlıyor.

Sızdırılan raporda İsrail’in pozisyonundan bahsedilmemesi, sahada ortaya koyduğu pratik kısmen anlaşılsa da mevcut durumdaki rolünü gizemli kılıyor. Uzmanlar, cihatçı grupları kullanarak Irak hükümetini ve belki de daha sonra İran’ı devirmenin Irak’ta başarılı olabileceğine, ancak İran’da ciddi zorluklarla karşılaşacağına inanıyor. Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’daki İran muhalif grupları bile rejimi değiştirmeye çalışabilir, ancak yurt dışındaki İranlılar yabancı teröristlerin ülkelerini yok etmesini ve bu maksatla onların planında aracı olmak istemiyorlar.

Suriye’den sosyal medyada paylaşılan bir videoda, birçok yere asılan posterlerde Saddam Hüseyin, Erdoğan, Ahmed el-Şara, Muhammed bin Salman ve Taim bin Hamad’ın yan yana resimleri yer alıyordu. Bu, Suriye konusunu analiz eden taraflar arasında terörist grupların eğitilmesi ve desteklenmesi konusunda işbirliğinin kanıtı olarak sunuluyor.

Suriye Kürtlerinin mücadelesine dair haberler, geçen yıl boyunca medya kanalıyla Avrupa ve ABD’deki birçok eve ulaşmıştı; dünya genelindeki televizyon kanalları, Kobanê’de IŞİD (kendini “Irak-Şam İslam Devleti” ilan eden örgüt) barbarlığına karşı Kürtlerin direnişini ele aldı. Bu mücadele gerçekten de büyük bir insanlık çabasıydı ve çoğu zaman kahramanca, neredeyse mitolojik terimlerle tasvir edildi. Bu kahramanca direnişin erkek ve kadın savaşçılarının ardında, Suriye Kürdistan’ının Rojava bölgesinde tüm hızıyla devam eden, büyük ama henüz bilinmeyen bir siyasi ve kültürel devrim olarak değerlendirildi.

Rojava’nın üç kantonu Ocak 2014’te özerkliklerini ilan etti. Cizre, Rojava’nın en büyük kantonu, Kobanê ikinci büyük kantonu ve Afrin en küçük kantonudur. Bu üç kanton coğrafi olarak birbirine bitişik değildir, ancak Türkiye, IŞİD cihatçıları ve diğer aşırı İslamcı örgütler ile Esad rejiminin güçleri arasında sıkışmış bölgelerdir.

Rojava modeli dünya standartlarında çok gerçekçi olmasa da, bölgedeki demokrasinin güçlendirilmesinde çok etkili olabilecek iki temel sütuna dayanmaktadır. Birinci sütun, vatandaşların mahalleden belediyeye ve hükümete kadar karar alma ve polis yönetiminde aktif olarak yer aldığı, sosyalist bir sistemin temeli olarak doğrudan demokrasidir. İkinci sütun ise aynı derecede devrimci olan dünyada şu anda mevcut olan düşünce ve pratiğin hararetli savunmaları karşısında, teoride ulus devlet yapısının ve felsefesinin reddedilmesi retoriğinin geliştirilmeye çalışılmasıdır. Rojava’da, büyük Kürt çoğunluğuyla birlikte Hristiyan, Êzîdî, Arap, Türkmen, Çeçen ve Ermenilerden oluşan birçok farklı dini ve etnik grup bir arada yaşamaktadır. Farklı etnik grupları ve dinleri, insanlara ve çevreye saygı duyan katılımcı bir demokratik sistemde etkili bir şekilde bütünleştirme girişimi gerçekte başarılı olabilir miydi? Yoksa sadece başarısızlığa mahkum olan, adil ve çok biçimli bir toplum yanılsamasına, kolektif bir naifliğe mi tanık olduk? Tarih, bu tür girişimlerin çoğunun ya ihanetin sarmalında acı verici bir şekilde sona erdiğini ya da katliamla sonuçlandığını göstermiştir.

Bugünün Kürt kadın savaşçıları, ünlü İspanyol kadın savaşçıları “Özgür Kadınlar” ile birçok ortak noktaya sahiptir. Ancak İspanyol devrimi kan içinde boğuldu ve İspanya neredeyse kırk yıl süren karanlık bir döneme girdi.

Bununla birlikte, 70’ler ve 80’lerde Ortadoğu’da devletçi solcu-sosyalist hareketlerin otoriter rejimler tarafından bastırılmasının ve neoliberal siyasi radikal İslamcılığın bölge ile demokrasi arasına koyduğu mevcut engellerin ardından, Rojava’daki deney, üçüncü bir yolun olabileceğini göstermeye yönelikti. Ütopya olarak görülse bile, sosyal ve demokratik komünalizm ilkelerine dayanan hibrit bir siyasi sistem, bölgedeki etnik ve dini çeşitliliği artık demokratik olarak yönetemeyen klasik ulus devletle tam bir tezat oluşturmaktadır.

Temmuz 2012’de, Suriye’nin kuzeydoğusunda yaşayan Kürtler, iç ve dış işlerinde bağımsız kontrol sağlamak amacıyla oradaki devlet kurumlarının kontrolünü ele geçirdiler. Ardından, kendi kendini ilan eden özerk Kürt kanton birliğinin anayasası olarak “Suriye’deki Rojava Kantonlarının Sosyal Sözleşmesi”ni benimsediler ve 17 Mart 2016’da tek taraflı demokratik konfederalizm bildirisi yayınladılar. Bölgenin adını, Kuzey Suriye’ye ve ardından 2018’de Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi olarak değiştirdiler; ancak Rojava adı hala sıklıkla kullanılmaktadır. Bu yeni isimler, Suriye’nin bir parçası olarak varlığı ve çoğulculuk, demokrasi, kadınların güçlendirilmesi ve çevresel sürdürülebilirlik üzerine kurulu, eşit çok etnikli bir siyasi yapıyı, konsosiyatif bir sistem aracılığıyla teyit etmektedir. Kürt gruplar, sosyal sözleşme aracılığıyla, Suriye toplumunun sosyal parçalanmasını ele almak için içsel bir özerklik biçiminin gücünü kullanmışlardır.

Rojava, Suriye devleti tarafından tanınmamıştır ve iç ile dış zorluklarla karşı karşıyadır. Sistemin karşılaştığı en büyük tehdit, 2018’de başlayan Türkiye desteğiyle cihatçıların Afrin işgalidir. Uluslararası hukukun yakından incelenmesi, Türkiye’nin Kürt özerkliği bağlamında güç kullanmasının yasadışı olduğunu göstermektedir. Bu durumda, diğer devletler Türkiye’yi durdurmak için daha ciddi önlemler alabilir ve suçlanan devletten özerklikle ilgili Erga Omnes kurallarına uymasını isteyebilir. Bu üçüncü taraf devletlerin, asker göndermek dışında, Kürt özerklik hareketine siyasi olarak da yardım etmelerine izin verilmektedir.

Türkiye, 19 Ocak 2018’de Rojava’daki Kürt kantonu Afrin’e Türk birliklerini konuşlandırarak Zeytin Dalı Operasyonu’nu başlattı. Türk hükümetinin operasyonu haklı çıkarmak için öne sürdüğü argüman, müdahalenin Demokratik Birlik Partisi (PYD) ve IŞİD’e “karşı koymak” ve sözde “terör tehdidini” önlemek için gerekli olduğuydu. Operasyon sırasında birçok Kürt sivil öldürüldü. Daha sonra Türkiye, herhangi bir üçüncü ülke veya uluslararası kuruluşun itirazı olmadan Afrin’e askeri yığınak yaptı.

Türkiye, 9 Ekim 2019’da müdahaleyi tırmandırdı; yeni aşama Barış Pınarı kod adıyla yürütüldü ve Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile eski IŞİD üyelerinin yardımını aldı. Operasyon, ABD’nin Kürt bölgelerinden askerlerini çekme kararının ardından Rojava’nın daha derinlerine doğru ilerledi. Türkiye, Birleşmiş Milletler’e yazdığı bir dizi mektupta, BM Şartı’nın 51. maddesi uyarınca “doğrudan ve yakın bir tehdide” karşı kendini savunma hakkına sahip olduğunu iddia ederek ve “bu operasyonu, yerinden edilmiş Suriyelilerin güvenli ve gönüllü olarak memleketlerine dönüşlerini kolaylaştırma çabalarını desteklemek amacıyla gerçekleştireceğini” savunarak işgalini gerekçelendirdi.

Türkiye’nin gerekçeleri tartışmalı olup, güç kullanımını düzenleyen sözleşmelerin ihlali ve uluslararası hukukun diğer ilkelerinin ihlali olarak değerlendirilebilir. Dahası, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği ve Uluslararası Af Örgütü’nün de bildirdiği gibi, Türkiye’nin müdahalesinin ikinci aşamasındaki eylemleri tartışmasız bir şekilde kitlesel yerinden edilmeye, savaş suçu olarak nitelendirilebilecek yargısız infazlara ve hukuka aykırı saldırılara yol açmıştır. Türkiye’nin Rojava alt devlet varlığına karşı meşru müdafaa bahanesiyle güç kullanması ve topraklarını fiilen ilhak etmesi uluslararası hukuka aykırıdır. Sömürge dışı özerklik bağlamında güç kullanımı yasal sınırlarla kısıtlanmıştır, ancak üçüncü taraf devletler tarafından uygulanmadığı takdirde şiddeti önlemek için yeterli değildir.

1945’ten beri, sömürge ve Rojava Kürtleri gibi birkaç sömürge dışı toprak halkı, baskıcı devletlerin güç kullanımına karşı getirilen yasak sayesinde desteklenmiştir. BM Şartı’nın 2(4) maddesi, BM ve BM üyesi olmayan devletlerin, 51. madde uyarınca silahlı saldırıya karşı öz savunma halleri hariç, güç tehdidinde bulunmasını veya güç kullanmasını yasaklamaktadır. Daha geniş anlamda, şartname toprakların zorla ilhakını yasaklamaktadır. Şartname, güç kullanımının yasaklanması ile kendi kaderini tayin etme hakkını, “Birleşmiş Milletler’in Amaçlarıyla tutarsız herhangi bir şekilde” güç kullanımını yasaklayarak birbirine bağlamaktadır. Eklenen bu ifade, yasağı daraltmaz; “halkların eşit hakları ve kendi kaderini tayin etme” ilkesi, şartnamenin 1(2) maddesinde belirtilen Birleşmiş Milletler’in amaçları arasındadır. “Diğer” kelimesinin kullanımı, güç kullanımının yasaklanmasını halkların eşit hakları ve kendi kaderini tayin etme bağlamına genişletmektedir. Dolayısıyla, kendi kaderlerini tayin etme hakkını savunan halklara karşı güç kullanımı yasaktır.

Tarihsel olarak, Birleşmiş Milletler, tüzüğün bu temel maddelerini, kendi kaderini tayin etmeyi amaçlayan siyasi grupları korumak veya onları tehdit eden devletleri kınamak için uygulamamıştır. Madde 2(4)’teki “herhangi bir devletin toprak bütünlüğü” ifadesi, kendi kaderini tayin eden toprakları kapsamaz; Madde 2(4)’teki yasak kapsamına girmeyen sömürge kendi kaderini tayin birimlerine veya topraklarına karşı güç kullanımını kapsamaz. Madde 2(4)’ün dikkatli bir şekilde okunması kendi kaderini tayin projelerini korumalı olsa da, Birleşmiş Milletler müdahaleci devletleri kısıtlamaya çalışırken diğer kararlara dayanmıştır.

Güvenlik Konseyi, 1514(XV) sayılı karar temelinde, bu toprakların halkının kendi kaderini tayin ve bağımsızlık hakkını kullanmasını engelleyen Portekiz’in “askeri operasyonlarını ve tüm baskı eylemlerini” kınamıştır. Dahası, güç kullanımının yasaklanması, hiçbir devletin etnik veya ırksal grupların hükümete eşit erişim hakkını reddetmek için güç kullanamayacağı ve hiçbir devletin, örneğin kendi kendini belirleyen bir birimin işgal edilip zorla ilhak edilmesi ve birleşme veya alternatif bir statü seçmesine izin verilmemesi gibi, insanların kendi kendini belirleme haklarından mahrum bırakılması için zorlayıcı önlemler uygulayamayacağı anlamına gelir.

Bir varlığın haklarını savunmak için güç kullanma hakkının veya kapasitesinin tanınması, kendi kendini yöneten bir birim olarak sahip olduğu hukuki kişiliğe dayanmaktadır. Silahlı kuvvet kullanımı, Genel Kurul’un Saldırının Tanımı Hakkındaki Bildirgesi’nin 7. Maddesi ile uyumludur. Bu bağlamda, güç kullanımı baskıcı bir devlete karşı öz savunma biçimi olarak kabul edilir. 7. Madde şunu öngörmektedir:

“Hiçbir şey… Birleşmiş Milletler Şartı uyarınca Devletler Arasında Dostane İlişkiler ve İşbirliğine İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri Bildirgesi’nde atıfta bulunulan ve bu haktan zorla mahrum bırakılan halkların, özellikle sömürgeci ve ırkçı rejimler veya diğer yabancı egemenlik biçimleri altındaki halkların, Şart’tan kaynaklanan kendi kaderini tayin etme, özgürlük ve bağımsızlık haklarına hiçbir şekilde zarar veremez. Uluslararası toplum, kendi kaderini tayin etme hakkını gerçekleştirmek için güç kullanımının yasal olduğunu henüz kabul etmemiştir.”

Kendi kaderini tayin eden bir bölgeyi, o bölgenin halkının rızası olmadan zorla ilhak etmek yasa dışıdır. Bu tür bir ilhakın hukuka aykırılığı, kendi kaderini tayin hakkını kullanan bir bölge söz konusu olduğunda daha da ağır bir şekilde ele alınmalıdır. Türkiye’nin Suriye’nin Kürt bölgelerine askeri yığınak yapması ve kontrolü altında tutması uluslararası tartışmalara yol açtı. Kürtler, Türkiye’nin önleyici tedbirleri bahanesiyle kendi kaderlerini tayin etme haklarını kullanmaktan alıkonuluyor. Fiili ilhakın yasadışılığı, yerel halkın eyleme geçme gücünden yoksun olması nedeniyle daha da ciddi bir hal alıyor. Afrin, Serê Kaniyê, Tell Halaf, Girê Spî ve Türk güçlerinin hakimiyeti altındaki diğer yerlerdeki halkın kendi kaderini tayin etme hakkı, işgalci güç tarafından uygulanamıyor; Türkiye’nin Kuzey Suriye’den çekilmesi, yereldeki halkın kendi kaderini tayin etme hakkının gerçekleşmesi için gerekli bir ön koşuldur. Türkiye, ABD ile yapılan ateşkes ve barış anlaşmalarına uymadı ve zaman zaman Kuzey Suriye’deki diğer şehirleri de ihlal etti. Türkiye ve müttefikleri ayrıca, su kaynaklarını keserek ve kısıtlayarak Kuzey Suriye’deki Kürt bölgelerine karşı suyu bir silah olarak kullandı.

Birleşmiş Milletler Suriye Arap Cumhuriyeti Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu, Eylül 2020 tarihli raporunda, özellikle yağma ve rehine alma gibi savaş suçları, mülk gaspı, Türk güçleri ve Suriye Milli Ordusu tarafından sivil evlerin askeri amaçlarla kullanılması, keyfi gözaltılar, Türk yetkililer tarafından Kürtlerin inançları ve etnik kökenleri hakkında sorgulanması, Kürt tutsaklara yiyecek ve su verilmemesi ve başta Kürt kökenli sivillerin olmak üzere Afrin, Serê Kaniyê ve Girê Spî bölgelerinden zorla çıkarılması gibi devam eden ve yaygın ihlal ve suiistimal biçimlerini belgeledi. Rapor ayrıca, zorla evlendirme, kaçırma, tecavüz ve cinsel şiddete maruz kalan Kürt kadın ve kız çocuklarının kırılgan durumunu da belgeledi. Türk destekli güçler ayrıca UNESCO tarafından korunan büyük öneme sahip dini ve arkeolojik alanların yağmalanmasına ve tahrip edilmesine de katıldı. Türk hükümeti, fiili ilhakın yolunu açmayı planlayan bir dizi politika ve kurum oluşturma çabası izliyor olabilir. İşgalden bu yana, işgal altındaki bölgeler doğrudan Türk valiler tarafından yönetilmektedir; Türk hükümeti, Milli Eğitim Bakanlığı’nın asimilasyon ve yasakları da içeren müfredatına benzer bir müfredat kullanan devlet okulları kurmuş, Türk posta servisinin şubelerini açmış, Gaziantep Üniversitesi’nin yeni bir kampüsünü inşa etmiş ve kamusal alanda Türk sembollerini kullanmıştır.

Türkiye’nin Ekim 2019’da başlayan Suriye’nin kuzeydoğusundaki yasadışı ikinci askeri harekatı, Arap Birliği; Avrupa Konseyi; NATO; Almanya, Fransa ve İngiltere parlamentolarının dışişleri komitelerinin başkanları, Avrupa Parlamentosu ve ABD Temsilciler Meclisi tarafından kınandı. Bu kuruluşlar, Türkiye’nin Kürt güçlerine karşı yasadışı güç kullanımı ve Suriye devletinin egemenliğine tecavüzünü gerekçe göstererek, Türkiye’yi tek taraflı askeri harekatına son vermeye ve güçlerini Suriye topraklarından çekmeye çağırdılar. Ayrıca, bir dizi yaptırım ve kısıtlama önerdiler veya geçici olarak yürürlüğe koydular.

Uluslararası hukuka göre, devletlerin Türkiye’ye yardım etmesi yasaktır ve Türkiye’den Erga Omnes yükümlülüklerine uymasını talep edebilirler. Ayrıca, yerel grupların haklarının göz ardı edildiği alanlarda Türkiye’nin çabalarına yardım etmekten de kaçınmalıdırlar. İşgalci devlet, kınamadan, diplomatik baskıdan veya dış yaptırımlardan muaf olmamalıdır. İsveç Dışişleri Bakanı Ann Linde, Ankara’da Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile birlikte düzenlediği basın toplantısında, AB’nin Türk müdahalesine karşı olduğunu yinelemişti ve Türkiye’yi Rojava’dan çekilmeye çağırmıştı. Diğer devletler de benzer şekilde Türkiye’ye karşı çıkmazsa, Rojava, Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs, Libya, Irak ve Dağlık Karabağ’da uyguladığı kalıcı işgal ve müdahale modelinin bir başka örneği olacaktır.

Uluslararası hukuk kapsamında tanınan ulusal kurtuluş hareketleri, Filistin gibi BM Genel Kurulu tarafından tanınan sömürgeler ve diğer bölgelerle sınırlıdır. Devletlerin, IŞİD ve diğer terör gruplarına karşı Küresel Koalisyon’da ortak olarak Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDF) mali ve siyasi yardımda bulunmaları yasaklanmamıştır ve SDF’ye uluslararası kuruluşlarda gözlemci statüsü verebilirler. Rojava’daki Kürt liderliğindeki SDF ve Irak Kürdistan’ındaki Peşmergeler, bölgede IŞİD’in kontrol ettiği neredeyse tüm toprakların kurtarılmasında ve temizlenmesinde belirleyici bir rol oynamıştır.

Kendi kaderini tayin hakkı, insan haklarının temel bir yönüdür ve halkların insan haklarına saygı, kendi kaderini tayin hakkının yerine getirilmesine yol açar. BM Şartı, genel olarak insan haklarının ve daha özel olarak kendi kaderini tayin hakkının yasal olarak korunduğunu ve yabancı devletlerin buna müdahale edemeyeceğini açıkça belirtmektedir. Her devlet, tüzüğün hükümlerine uygun olarak, halkların eşit haklar ve kendi kaderini tayin hakkı ilkesinin gerçekleştirilmesini ortak ve ayrı ayrı eylemlerle teşvik etme görevine sahiptir. Devletler ayrıca, örgütün ilkelerinin uygulanmasıyla ilgili olarak tüzük tarafından kendisine verilen sorumlulukların yerine getirilmesinde Birleşmiş Milletlere yardımda bulunabilirler.

Kendi kaderini tayin hakkı, güç kullanımı ve Erga Omnes yükümlülükleri ile ilgili yasaları dikkate alarak, Rojava’daki Kürtlerin haklarını korumak için daha uygun bir yanıt, Kuzey Suriye’de kalıcı bir uluslararası koruma bölgesi oluşturmak olacaktır. Uluslararası toplum, 1990’larda Irak’ın baskıcı Baas rejiminden Kürtleri korumak için Kuzey Irak üzerinde uçuşa yasak bölge oluşturarak bu konuda bir emsal teşkil etmiştir. Türkiye’yi dizginlemek ve Rojava’nın kendi kaderini tayin hakkını güvence altına almak için çok taraflı eylem, yerel halkın haklarını bugün ve uluslararası hukuk ilkelerini gelecekte korumak için en iyi politika olacaktır.

(Bitmedi. Sanırım yeni başlıyoruz…)

BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİNDE KÜRTLERİN SAHİPSİZ KALMASI
0

Tamamen Ücretsiz Olarak Bültenimize Abone Olabilirsin

Yeni haberlerden haberdar olmak için fırsatı kaçırma ve ücretsiz e-posta aboneliğini hemen başlat.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

H24 Haber ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

KAI ile Haber Hakkında Sohbet

KAI ile Haber Hakkında Sohbet

Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.