Tarih boyunca iktidar, yalnızca bir yönetim aracı değil, aynı zamanda insan ruhunun en büyük sınavlarından biri olmuştur. Güç sahibi olmak kadar onu korumak arzusu da devletlerin kaderini belirleyen temel etkenlerden biridir. Osmanlı tarihinde Fatih Sultan Mehmed’in ölümünden sonra yaşanan II. Bayezid ile Cem Sultan arasındaki taht mücadelesi, yalnızca iki kardeşin savaşı değil, meşruiyet, iktidar tutkusu ve devlet otoritesi üzerine kurulmuş büyük bir siyasi krizdir..
Bugün modern demokrasilerde seçimler yapılmakta ve anayasal kurumlar işletilmekte olsa da iktidar sahnesinde görülen makam tutkusu, liderlik hırsı ve idareyi bırakmama eğilimi, geçmişteki taht mücadelelerinin psikolojik ve sosyolojik izdüşümlerini taşımaktadır. İsimler ve rejimler değişse de iktidarın insan üzerindeki etkisi pek değişmemektedir.
1481 yılında Fatih Sultan Mehmed öldüğünde Osmanlı Devleti yalnızca padişahını değil, aynı zamanda denge unsurunu da kaybetmişti. Amasya’da sancak beyliğinde bulunan Bayezid ile Konya/ Karaman’da bulunan Cem Sultan, aynı anda “devletin gerçek varisi” olduklarını düşünüyorlardı.
Fatih Sultan Mehmed’in ölümü üzerine oğulları II. Bayezid ile Cem Sultan arasında Osmanlı tahtı için büyük bir mücadele başlamıştı. Bayezid, devlet bürokrasisi, Yeniçeri ve ûlemanın desteğini arkasına alırken, Cem Sultan kendisini Fatih’in gerçek mirasçısı olarak görüyordu. Cem Sultan’ın: “Saltanat yalnız kuvvetle değil, hak ile de olur.” anlayışına karşılık Bayezid, devletin devamlılığını önceleyen daha pragmatik bir siyaset yürütmekteydi. Bu mücadelede yalnızca kılıçlar değil, söylemler de çarpışıyordu. Bayezid tarafı, Cem Sultan’ı “fitne çıkaran kardeş” olarak gösterirken; Cem Sultan ise, Bayezid’in iktidarı zor kullanarak ele geçirdiğini iddia etmekteydi.
Bu noktada Osmanlı siyasetinde “meşruiyet dili” dikkat çekmektedir. Her iki taraf da halkı, askeri ve ûlema sınıfını kendi haklılığına inandırmaya çalışmıştır. Çünkü iktidarın sürdürülebilmesi yalnızca güçle değil, toplumsal kabul ile mümkündür.
Cem Sultan daha genç, daha hareketli, daha sanatkâr ruhlu bir şehzadeydi. Bayezid ise daha temkinli, devlet erkânına yakın ve siyasetin sert gerçeklerini daha iyi bilen bir karakter sahibiydi. Taht, artık bir devlet makamından öteye geçmiş ve bir kader meselesine dönüşmüştü. Anadolu topraklarında başlayan savaş, Cem Sultan’ın yenilgisi ile son bulmaz. Önce Mısıra egemen olan Memlüklere sığınan Cem Sultan, daha sonra Hac vazifesini yerine getirmek üzere Hicaz’a gider. Fakat iktidar ve makam tutkusu hiçbir zaman peşini bırakmaz. Rodos Adası derken Avrupa’ya sığınan Cem Sultan Fransızlar tarafından Papa’ya teslim edilir. Ve işte tam bu sırada şiir, tarihin en acı tanıklarının ifade vasıtası olur. Cem Sultan ile II. Bayezid atışması, şiirle sürer gider hep. Cem Sultan:
“Sen bister-i gülde yatasın şevk ile handan,
Cem hecr ile balin idine harı sebep ne?
Bu saltanat-ı dünya ola adle mukarin,
Hacc-ül Haremeynanı taleb kılsa acep ne?
(Sen gül yastığında neşe ile gülerek yatarken benim mihnet fırınında dert çekmeme sebep ne? Bir dünya saltanatı eğer adilane ise hacı olmuş kimsenin onu istemesi neden şaşılacak şey olsun.)
Sultan II. Bayezid de şiirle cevap vermekte gecikmez:
“Çün ruz-ı ezel kısmet olunmuş bize devlet,
Takdire rıza vermiyesin böyle sebep ne?
Hacc-ül Haremeyn diyüben dava kılarsın,
Bu saltanat-ı dünyeviye bunca talep ne?
(Mademki saltanat ezelden bize kısmet olunmuş, takdire böyle razı olmamana sebep ne? Sen, bana Hacı olduğunu iddia ediyorsun, o halde Hacı olmuş insanın bu dünya saltanatını istemesinin manası ne?)
Ele almak istediğiniz konu, oldukça önemli ve tarihsel derinliği olan siyasal ir alanı kapsamaktadır. Özellikle II. Bayezid ile Cem Sultan arasındaki taht mücadelesini, günümüz siyasetindeki makam tutkusu, liderlik hırsı ve iktidarı kaybetmeme psikolojisiyle ilişkilendirmekte kuşkusuz sayısız yararları vardır. Tarih-siyaset-felsefe ekseninde etkileyici bir bu olaydır bu…
Cem Sultan’ın: “Saltanat yalnız kuvvetle değil, hak ile de olur.” anlayışına karşılık Bayezid, devletin devamlılığını önceleyen daha pragmatik bir siyaset yürütmek ister. Bu mücadelede yalnızca kılıçlar değil, söylemler de çarpışmaktaydı. Bayezid tarafı Cem Sultan’ı “fitne çıkaran kardeş” olarak gösterirken; Cem Sultan ise Bayezid’in iktidarı zor kullanarak ele geçirdiğini düşünmekteydi.
Bu noktada Osmanlı idaresinde “meşruiyet dili” dikkat çekiyordu. Her iki taraf da halkı, askeri ve ûlema sınıfını kendi haklılığına inandırmaya çalışıyordu. Çünkü iktidarın sürdürülebilmesi yalnızca güçle değil, toplumsal kabul ile mümkündü.
İktidar Psikolojisi ve Makam Hırsı
Siyasal tarih incelendiğinde görülmektedir ki makam, insan ruhunda bağımlılık oluşturan bir duygu ve etkiye sahiptir. Güç sahibi olan kişi zamanla makamı kendi kimliğiyle özdeşleştirmeye başlar. Bu nedenle makamı kaybetmek, yalnızca bir görev kaybı değil, aynı zamanda kimlik kaybı olarak algılanır.
II. Bayezid’in, Cem Sultan karşısında gösterdiği sert tavır, yalnızca kardeş korkusundan değil, tahtın kaybedilmesi hâlinde devlet düzeninin çökeceği düşüncesinden de kaynaklanıyordu. Ancak tarihte çoğu zaman “devletin bekası” söylemi ile “iktidarın korunması” arzusu birbirine karışır.
Bugün de modern siyasette parti liderlerinin koltuklarını bırakmak istememeleri, sürekli gündemde kalma çabaları ve rakiplerini siyasal tehdit olarak görmeleri, geçmişin taht mücadelelerini farklı biçimlerde sürmektedir.
Demokratik sistemlerde artık kardeşler arasında kılıç savaşı yapılmamaktadır, ancak medya savaşları, propaganda dili, siyasi itibarsızlaştırma kampanyaları ve kutuplaştırıcı söylemler, modern çağın yeni taht mücadeleleri hâline gelmiştir.
Cem Sultan Olayının günümüz siyasetine yansımasına gelince, birçok dersler çıkarıcı nitelikler taşımaktadır. Cem Sultan Olayı bize iktidarın yalnızca yönetim meselesi olmadığını; aynı zamanda psikolojik bir tutku olduğunu göstermektedir. Günümüzde birçok siyasi lider, makamı hizmet aracı olmaktan çıkarıp kişisel varlığının merkezi hâline getirebilmekte, parti içi muhalefeti tehdit olarak algılayabilmekte ve iktidarı kaybetmeyi bir yenilgiden çok “yok oluş” gibi düşünmektedir.
Bu durum, siyasal ahlak açısından ciddi sorunlar doğurmaktadır. Çünkü siyaset, halka hizmetten çok iktidarı koruma mekanizmasına dönüştüğünde demokrasi zayıflamaktadır.
Osmanlı’da Cem Sultan’ın Avrupa saraylarında yıllarca siyasi bir koz olarak kullanılması, devletin iç çatışmasının dış güçler tarafından nasıl istismar edilmesine yol açmışsa, günümüzde de siyasi kutuplaşmalar dış müdahalelere açık zeminler oluşturabilmektedir.
II. Bayezid ile Cem Sultan arasındaki mücadele, yalnızca Osmanlı tarihinin dramatik bir kardeş kavgası değildir. Bu olay, aynı zamanda insanın iktidar karşısındaki zaafını gösteren evrensel bir olaydır.
Aradan yüzyıllar geçmiş olsa da değişmeyen gerçek şudur: Güç, insanı dönüştürür. Makam ise, çoğu zaman bırakılması en zor bağımlılıklardan biri haline gelir. Günümüz siyasetinde görülen liderlik krizleri, koltuk mücadeleleri ve iktidarı kaybetmeme arzusu, geçmişteki taht savaşlarının modernleşmiş biçimleri şeklinde pek ala okunabilir.
Bu nedenle tarih yalnızca geçmişi anlatmaz, bugünün siyasal karakterini de anlamamıza yardımcı olur. Cem Sultan ile II. Bayezid arasındaki mücadele, modern siyasetçilerin iktidar psikolojisini çözümlemek için hâlâ önemli bir ayna işlevini görmektedir.
Bugün siyasi partilerde yaşanan liderlik mücadeleleri, parti içi tasfiyeler ve koltuk savaşları dikkatle incelendiğinde; modern siyasetin de aslında “taht mücadelesinin demokratikleşmiş biçimi” şeklinde olduğu söylenebilir. Çünkü insanlık tarihi boyunca değişmeyen gerçek şudur: İktidar yalnızca yönetme arzusu değildir; aynı zamanda kaybetmekten korkulan bir duygudur ve çoğu zaman insanlar, makamı elde etmek için değil; onu kaybetmemek için daha sert tedbirlere başvurarak mücadele ederler. Cem Sultan’ın sürgünde yazdığı hüzünlü şiirler ile günümüz siyasetçilerinin iktidarı bırakmamak için verdiği mücadele arasında görünmez bir bağ vardır. Tarih değişir, tarz ve şekiller değişir, en sonunda da Saraylar parti binalarına dönüşür. Ama iktidarın insan ruhunda bıraktığı etki büyük ölçüde aynı kalır.




