Şeyh Said Efendi, dönemin zulüm, ihanet, tuğyan, inkar asimilasyon ve ifsad politikalarına karşı kıyam etmiş; inandığı değerler uğruna Kemalist ideolojiye karşı mücadele ederek yiğit ve şerefli dava arkadaşlarıyla birlikte şehadet şerbetini içmiştir.
Şehadetinin üzerinden 101 yıl geçmiş olmasına rağmen, onun şahsiyeti, mücadelesi ve bıraktığı miras etrafındaki tartışmalar hâlâ devam etmektedir. Bu durum, Şeyh Said meselesinin yalnızca tarihî bir hadise olmadığını; aynı zamanda Türkiye’nin hafıza, kimlik ve adalet meseleleriyle doğrudan ilişkili olduğunu göstermektedir.
Dikkat çekici hususlardan biri, geçmişte Şeyh Said Efendi’yi bir İslam önderi, bir mürşid ve bir şehid olarak anan bazı çevrelerin bugün aziz şehidimize daha mesafeli bir tutum sergilemesidir. Özellikle ulus-devletçi ve milliyetçi söylemlerin güç kazandığı dönemlerde, birçok konuda olduğu gibi Şeyh Said meselesinde de ilkesel yaklaşımların yerini etnik kimlik merkezli değerlendirmelerin aldığı görülmektedir.
Oysa adalet, kişi ve olayları etnik mensubiyetlerine göre değil, hakikat ölçüsüne göre değerlendirmeyi gerektirir. Tarihî şahsiyetler hakkında hüküm verirken resmî ideolojilerin kalıplarına veya güncel siyasetin etkilerine teslim olmak yerine, dönemin şartlarını ve aktörlerini bütün yönleriyle ele almak gerekir. Sağlıklı bir tarih bilinci ancak bu şekilde inşa edilebilir.
Türkiye’nin yakın tarihinde birçok şahsiyetin hatırasının sistematik biçimde görünmez kılınmaya çalışıldığı bilinmektedir. İttihat ve Terakki döneminde başlayan ve farklı biçimlerde Cumhuriyet döneminde de devam eden bu yaklaşımın en çarpıcı örneklerinden biri, Şeyh Said Efendi ve dava arkadaşlarının kabir yerlerinin hâlâ açıklanmamış olmasıdır. Benzer şekilde, Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin kabrinin de kamuoyundan gizlenmiş olması, devletin tarihî hafızayla kurduğu ilişkinin sorgulanmasına neden olmaktadır.
Oysa kabirleri gizlemek, isimleri yasaklamak veya hatıraları unutturmaya çalışmak tarihî gerçekleri ortadan kaldırmaz. Bilakis bu durum, toplumsal hafızadaki soruları ve vicdanlardaki rahatsızlığı daha da derinleştirir. Toplumsal barış, adalet ve sağlıklı bir tarih bilincinin yolu, geçmişi inkâr etmekten değil, onunla yüzleşmekten geçmektedir.
Bu nedenle, nasıl ki İskilipli Atıf Hoca’nın kabri tespit edilerek ziyaretlere açılmışsa, Şeyh Said Efendi ve dava arkadaşlarının kabir yerleri de açıklanmalı ve gerekli düzenlemeler yapılarak başta ailesi ve yakınları olmak üzere, tüm sevenleri ve halkın ziyaretine açılmalıdır. Bu talep herhangi bir siyasî hesabın değil; tarihî hafızaya saygının, insanî vefanın ve adalet arayışının bir gereğidir.
Şeyh Said Efendi’yi şehadetinin 101. yılında rahmetle anarken, meseleye yalnızca tarihî bir tartışma olarak değil; adalet, hafıza ve hakikat ekseninde bakmanın gerekli olduğuna inanıyoruz. Çünkü toplumlar geçmişlerini yok sayarak değil, onları hakkaniyetle değerlendirip dersler çıkararak geleceğe yürüyebilirler.
Vesselâm.




