Akletmeyi ve serbest iradeyi devre dışı bırakan ideolojiler, inançlar, doğal olarak toplumu sürüleştirir. Sürüleşen toplumlar sömürülmeye, kullanılmaya, yönlendirilmeye ve kolayca yönetilmeye açık hale gelir. Çünkü bu toplumlar sadakati esas aldıkları için sorgulamayı, araştırmayı gerekli görmez.
Adaletsizliği, haksızlığı, zulmü, aldatılmayı, yoksulluğu ve düşüklüğü “Kader” bilen, kendilerinden olan zalim yöneticilere boyun eğmeği dinin veya sadakatin gereği sayan ve celladına aşık bir toplumdan söz ediyorum.
Kendilerine gerçekler anlatılmak istendiğinde de büyük direnç gösterirler. Çünkü gerçeğe kör ve sağırdırlar. Kuşkusuz söz konusu olan fiziki anlamda bir körlük ve sağırlık değildir. Önyargılı ve saplantılı oldukları için gerçeği görmezden, anlamazdan, duymazdan gelirler. Bu durum, İslam’dan sapmış Müslümanlar için de fazlasıyla geçerlidir.
Bu konuda Kur’an-ı Kerim’den muhteşem bir ayeti hatırlatmak isterim:
“Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.” (A’raf/7:179)
“Hayvanlar” gibi tanımlanmaları, sürü gibi davrandıklarını da gösterir. Koyun sürüsü için kullanılan “Sürüden ayrılanı kurt kapar” deyimi, özgürlük ruhundan yoksun insanlar için de o kadar önemli görülmüş ki zamanla atasözü olarak sadakat toplumları için uyarlanmıştır.
Bu durumu yalnız geçmişte kabile toplumlarıyla sınırlandırmak doğru değildir. Şekil ve yöntem değişse de günümüzde de devam etmektedir.
Kabile toplumlarında olduğu gibi inanç gruplarında, cemaatlerde ve tarikatlarda kabul gören “sorgulamaksızın sadakat ve itaat” örneği, bugün parti tabanlarında, ideolojik aidiyetlerde de kendini açıkça göstermektedir.
Bu toplumlarda insanlar, inanca veya lidere bağlılığı ve sadakat göstermeyi sadece manevi bakımdan değil, kendileri için bir varlık güvencesi saydıkları için de önemserler. Zira tek başına hareket etmenin riskli olduğunu bilirler.
Ortak payda olarak adalet/hukukun üstünlüğü yerine aynı inanç veya ideolojik ve etnik aidiyeti seçmiş toplumların tamamında düzen “sürü” psikolojisine dayanmaktadır.
—
Sürü toplumu için tarihte gerçekleşmiş bir olayı dikkatlerinize getirmek istiyorum.
Kristof Kolomb, gemilerin zorunlu tamiratı için Jamaika’ya uğrar. Oradaki yerliler tamirata yardımcı olur, gemi tayfasına yiyecek içecek verir. Ancak aradan aylar geçmesine rağmen tamirat bitmez. Üstelik gemi tayfası, yerlilerin yiyeceklerini yağmalamaya başlamıştır…
Bu duruma kızan yerliler, yardımı ve yiyeceği keser. Çaresiz durumdaki Kolomb, o dönemlerde gemilerde bulunan ve yıldız pozisyonlarını da içeren takvimi karıştırırken, ertesi gün Ay tutulması olduğunu öğrenir. Aklına parlak bir fikir gelir ve hemen yerlilerin şefine gider…
Şefe, Tanrı ile haberleştiğini ve Tanrı’nın yardımın kesilmesine çok kızdığını, bu kızgınlığını da Ay’ı kan kırmızıya çevirerek göstereceğini söyler.
Ertesi gün akşam Ay tutulması başlar ve Ay’ın rengi tutulmadan dolayı kızıla döner.
Kolomb’un oğlu, o anı günlüğüne şöyle yazmış:
“İnleme ve feryatlarla birlikte, her yerden gemilere doğru geldiler, yiyecek ve içecekler getirdiler, Tanrı’ya onları affetmesini söylemesi için amirale yalvardılar”
Kolomb kum saatine bakar, 48 dakika süren tutulma bitmek üzeredir. Onlara Tanrı’nın kendilerini affettiğini ve Ay’ı birazdan normal rengine çevireceğini söyler…
Tutulma biter, Tanrı tarafından affedilen yerliler de mutludur, evrenin işleyişini bilen Kolomb da..
“Cehalet her zaman köleliği getirir” diye yazar seyir defterine..!
(Haziran 1503)




