7–8 Temmuz 2026 NATO Zirvesi Sonrası Türkiye’nin Yükselen Stratejik Rolü
BÖLÜM I
Ankara’da Yalnızca NATO Toplanmadı, Yeni Bir Bölgesel Düzen Konuşuldu
Uluslararası siyasette bazı zirveler vardır ki yayımladıkları sonuç bildirgelerinden çok, perde arkasında oluşturdukları yeni dengelerle tarihe geçerler. 1945 Yalta Konferansı, yalnızca İkinci Dünya Savaşı’nın sonunu değil, Soğuk Savaş’ın başlangıcını hazırlamıştı. 1978 Camp David Zirvesi, Mısır ile İsrail arasındaki barışın temelini atarken aynı zamanda Orta Doğu’nun güvenlik mimarisini değiştirmişti. 1989 Malta Zirvesi ise iki süper güç arasında Soğuk Savaş’ın fiilen sona erdiği diplomatik dönüm noktası olarak kabul edilir.
Türkiye’nin ev sahipliğinde 7–8 Temmuz 2026 tarihlerinde gerçekleştirilen NATO Zirvesi’nin de benzer şekilde yalnızca ittifakın rutin bir toplantısı olarak değerlendirilmesi eksik bir okuma olacaktır.
Zirvenin resmi gündemi savunma harcamaları, NATO’nun güney kanadı ve Ukrayna savaşı gibi başlıklardan oluşsa da, liderler arasındaki ikili görüşmeler ve verilen siyasi mesajlar, Ankara’da çok daha geniş bir jeopolitik yeniden yapılanmanın konuşulduğunu göstermektedir.
Uluslararası ilişkiler literatüründe bu tür süreçler, devletlerin yalnızca mevcut krizleri yönetmeye değil, geleceğin güç dağılımını şekillendirmeye yönelik uzun vadeli stratejik uzlaşıları ifade eden (Büyük Pazarlık) kavramıyla açıklanır. Henry Kissinger’a göre büyük güçler arasındaki diplomasi, çoğu zaman kamuoyuna açıklanan metinlerden değil, tarafların birbirlerinin kırmızı çizgelerini kabul ettikleri sessiz uzlaşılar üzerinden ilerler.
Dolayısıyla diplomasi, yalnızca söylenenleri değil söylenmeyenleri de okuyabilme sanatıdır.
Ankara Zirvesi’ni önemli kılan da tam olarak budur. Zirvede gerçekleşen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump görüşmesi, Trump ile Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara arasındaki temas ve Erdoğan’ın Şara ile yaptığı görüşme, birbirinden bağımsız diplomatik buluşmalar olarak değil aynı stratejik denklemin parçaları olarak okunmalıdır. Bu üç temas birlikte değerlendirildiğinde, Suriye’nin geleceği, Türkiye-ABD ilişkilerinin yeni çerçevesi, İsrail’in güvenlik beklentileri ve bölgesel güç dengesi etrafında yeni bir diplomatik zeminin oluştuğuna dair güçlü işaretler vermektedir.
Kolay
1949’da Sovyet tehdidine karşı kurulan NATO, Soğuk Savaş boyunca kolektif savunma eksenli klasik bir askeri ittifak olarak işlev gördü. Ancak Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte ittifakın misyonu değişmeye başladı.
11 Eylül saldırıları, terörizmle mücadele Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik politikaları ise yeniden konvansiyonel caydırıcılığı NATO’nun gündemine taşıdı.
Bugün ise NATO’nun gündemi bunların da ötesine geçmiş durumda. Enerji güvenliği, göç hareketleri, siber saldırılar, yapay zeka, kritik altyapılar ve tedarik zincirleri gibi alanlar, ittifakın güvenlik anlayışının ayrılmaz parçaları haline geldi.
Bölgesel Güvenlik Kompleksi Teorisi, güvenliğin artık yalnızca askeri tehditlerle açıklanamayacağını coğrafi olarak birbirine bağlı bölgelerde yaşanan siyasi, ekonomik ve toplumsal gelişmelerin de güvenlik mimarisini belirlediğini ortaya koymaktadır.
Tam da bu nedenle Ankara Zirvesi’nde Suriye meselesinin öne çıkması tesadüf değildir. Çünkü Suriye artık yalnızca bir iç savaş sahası değil Türkiye’nin sınır güvenliğini, İsrail’in stratejik hesaplarını, ABD’nin bölgedeki askeri varlığını, İran’ın nüfuz alanını ve Rusya’nın Doğu Akdeniz’deki konumunu aynı anda etkileyen çok katmanlı bir güvenlik düğümüdür.
Ahmed el-Şara’nın Daveti Ne Anlama Geliyor?
Zirvenin sembolik açıdan en dikkat çekici gelişmelerinden biri, Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara’nın NATO Zirvesi’ne davet edilen ilk Suriye lideri olmasıydı. Diplomasi tarihinde semboller çoğu zaman resmi açıklamalardan daha güçlü mesajlar taşır. Bir liderin hangi platforma davet edildiği, hangi fotoğraf karesinde yer aldığı veya kimlerle aynı masaya oturduğu, uluslararası sistemde ona atfedilen meşruiyetin göstergelerinden biridir.
Ahmed el-Şara’nın Ankara’da bulunması, NATO’nun Suriye’yi ittifakın doğrudan gündem maddelerinden biri olarak gördüğünü göstermektedir. Daha da önemlisi, bu davet uluslararası toplumun Suriye’yi yalnızca çatışma üreten bir alan olarak değil, yeniden inşa edilmesi gereken bir devlet olarak değerlendirmeye başladığının işaretidir.
Bu noktada ABD Başkanı Donald Trump’ın Şara hakkında kullandığı olumlu ifadeler ise; “I think I will why wouldn’t i? He’s done a great job.”
“Suriye’yi terörün devlet sponsorları listesinden çıkaracağım”
“Sara‘yı övmesi ve ülkeyi 1.5 yılda birleştirdi dedi
Bunu nedeni ise;
- Esat rejimi gitti Şaraa terörle mücadeleye devam dedi
- ABD Suriye’de nüfus kapmak istediği açıkça ortada yaptırım kalkarsa ABD şirketleri Suriye’ye girecek
- somut sonuç state department 8 Temmuz tarihinde kararı resmileştirdi
“Yaptırımların kaldırılması Suriye’nin yeniden inşasının önünü açtı”
ve Washington yönetiminin yaptırımların kaldırılmasına yönelik adımları birlikte değerlendirildiğinde, ABD’nin Suriye politikasında belirli bir yön değişikliği yaşandığı söylenebilir. Bu değişimin temel motivasyonu yalnızca Şam yönetimiyle ilişkileri normalleştirmek değil aynı zamanda İran’ın etkisini sınırlamak, Rusya’nın bölgesel nüfuzunu dengelemek ve Çin’in yeniden inşa sürecindeki ekonomik etkisini azaltmaktır.
Türkiye’nin Değişen Jeopolitik Konumu
Son yirmi yılda Türkiye’nin dış politikası çoğu zaman “köprü ülke” tanımıyla açıklandı. Ancak bu tanım artık yetersiz kalmaktadır. Jeopolitik literatürde köprü ülkeler, iki bölge arasında geçiş sağlayan pasif aktörlerdir. Oysa Ankara Zirvesi’nin ortaya koyduğu tablo, Türkiye’nin artık yalnızca iki coğrafya arasında bağlantı kuran bir ülke değil farklı aktörleri aynı masa etrafında buluşturabilen, pazarlık süreçlerini yönlendirebilen ve güvenlik mimarisinin oluşumuna katkı sağlayan bir merkez ülke olma iddiasını güçlendirdiğini göstermektedir.
Devletlerin uluslararası sistemdeki etkisinin yalnızca askeri güçlerinden değil, aynı zamanda kurumsal kapasitelerinden ve diplomatik hareket alanlarından beslendiğini vurgular. Türkiye’nin son yıllarda savunma sanayiinde elde ettiği ilerlemeler, Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e uzanan jeostratejik konumu ve NATO içindeki vazgeçilmez rolü, Ankara’nın diplomatik ağırlığını artıran temel unsurlar olarak öne çıkmaktadır.
Bu nedenle Ankara Zirvesi’ni yalnızca bir NATO toplantısı olarak okumak eksik kalacaktır. Zirve, Türkiye’nin uluslararası sistemdeki rolünün yeniden tanımlandığı, Orta Doğu’da yeni bir güvenlik mimarisinin şekillenmeye başladığı ve bölgesel güç dengelerinin yeniden hesaplandığı tarihsel bir eşik niteliği taşımaktadır.
ANKARA’DA KURULAN YENİ JEOPOLİTİK DÜZEN
BÖLÜM II
Suriye Dosyasında Yeni Dönem: Ankara’da Oluşan Stratejik Denklem
Uluslararası ilişkiler tarihinde bazı ülkeler yalnızca kendi iç siyasetleri nedeniyle değil, büyük güçlerin rekabet alanına dönüşmeleri nedeniyle de küresel siyasetin merkezine yerleşir. Soğuk Savaş döneminde Almanya, Kore ve Afganistan bunun en önemli örnekleriydi. Günümüzde ise bu rolü büyük ölçüde Suriye üstlenmektedir.
Yaklaşık on beş yıldır devam eden Suriye krizi, artık yalnızca bir iç savaş değil; ABD, Rusya, İran, Türkiye, İsrail ve Körfez ülkelerinin aynı anda müdahil olduğu çok katmanlı bir jeopolitik mücadeleye dönüşmüştür. Bu nedenle Ankara’da gerçekleştirilen NATO Zirvesi’nde Suriye dosyasının öne çıkması tesadüf değildir. Aksine bu durum, Orta Doğu’da yeni güvenlik mimarisinin merkezinde artık Suriye’nin bulunduğunu göstermektedir.
Siyaset bilimi literatüründe buna “çatışma sonrası düzen inşası” verilir. Bir çatışma sona ererken asıl mücadele savaş alanında değil yeni düzenin hangi aktörler tarafından kurulacağı konusunda yaşanır.
Ankara Zirvesi tam da böyle bir sürecin işaretlerini vermektedir.
Ahmed el-Şara’nın NATO Zirvesi’ne Katılımı Neden Önemlidir?
Diplomaside semboller çoğu zaman metinlerden daha güçlüdür.
Ahmed el-Şara’nın NATO Zirvesi’ne davet edilmesi yalnızca protokol açısından değil, uluslararası sistemin Şam yönetimine bakışındaki değişimi göstermesi bakımından da dikkat çekicidir.
Henüz birkaç yıl önce uluslararası toplumun önemli bir kısmı tarafından mesafeyle yaklaşılan yeni Suriye yönetiminin bugün NATO üyelerinin liderleriyle aynı platformda bulunması, Suriye’nin uluslararası sisteme yeniden entegre edilmesine yönelik diplomatik iradenin güçlendiğini göstermektedir.
Bu gelişme aynı zamanda ABD’nin bölgesel önceliklerinde de önemli bir değişime işaret etmektedir.
Washington açısından artık temel mesele yalnızca Esad sonrası dönemin yönetimi değildir.
Asıl hedef:
- İran’ın nüfuz alanını daraltmak,
- Rusya’nın Doğu Akdeniz’deki etkisini sınırlandırmak,
- Çin’in yeniden inşa sürecindeki ekonomik ağırlığını dengelemek,
- DEAŞ’ın yeniden güç kazanmasını önlemek,
- Suriye’nin yeniden işleyen bir devlet yapısına kavuşmasını sağlamaktır.
Dolayısıyla Ahmed el-Şara’nın uluslararası platformlarda görünürlüğünün artması, yalnızca bir diplomatik jest değil aynı zamanda yeni dönemin siyasi mimarisine ilişkin önemli bir işaret olarak okunmalıdır.
ABD’nin Suriye Politikası Neden Değişiyor?
Donald Trump’ın Ankara’daki açıklamalarında Suriye’nin yeniden uluslararası sisteme kazandırılmasına yönelik olumlu mesajlar vermesi dikkat çekmiştir. Bunun yanında Washington yönetiminin yaptırımların kaldırılması yönünde attığı adımlar, ekonomik normalleşmenin de gündeme geldiğini göstermektedir.
Uluslararası ilişkilerde ekonomik araçlar çoğu zaman jeopolitik hedeflerin uzantısıdır.
Ekonomik ilişkiler, devletlerin güvenlik politikalarının ayrılmaz bir parçasıdır.
Bu çerçevede değerlendirildiğinde Suriye’nin yeniden inşası yalnızca şehirlerin ayağa kaldırılması anlamına gelmemektedir.
Asıl mesele:
Suriye ekonomisinin hangi ülkeler tarafından yeniden şekillendirileceğidir.
Çünkü yeniden inşa sürecini finanse eden aktörler, uzun vadede siyasi nüfuz da kazanacaktır.
Washington’un yaptırımları gevşetme yönündeki yaklaşımı, Amerika’nın yeniden inşa sürecinde etkin rol almasına zemin hazırlayabilecek stratejik bir tercih olarak da değerlendirilebilir.
Ekonomi ile güvenlik arasındaki bu ilişki, günümüz uluslararası siyasetinin en belirleyici unsurlarından biridir.
Ankara’daki En Kritik Dosya: Kürt Meselesi
Ankara Zirvesi’nin en önemli başlıklarından biri ise kamuoyunda sınırlı biçimde tartışılan ancak bölgesel güvenlik açısından son derece kritik olan Kürt dosyasıdır.
Türkiye uzun yıllardır Suriye Demokratik Güçleri (SDG/SDF) ile YPG arasında organik bağ bulunduğunu ve YPG’nin PKK’nın Suriye yapılanması olduğunu savunmaktadır.
Bu yaklaşım Ankara’nın güvenlik stratejisinin temelini oluşturmaktadır.
ABD ise uzun süre DEAŞ’la mücadele kapsamında Suriye Demokratik Güçleri ile taktik iş birliği yürüttü.
Ancak son dönemde Washington’dan gelen açıklamalar, bu ilişkinin yeni bir çerçeveye taşınabileceğine ilişkin işaretler vermektedir.
Özellikle SDG unsurlarının merkezi Suriye ordusuna entegre edilmesi yönündeki değerlendirmeler, yeni dönemin en dikkat çekici diplomatik başlıklarından biri haline gelmiştir.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
Bu süreç Türkiye’nin hemen hemen tüm taleplerinin karşılandığı anlamına gelmemektedir.
Ancak ABD’nin söyleminde yaşanan değişim bile tek başına önemli bir stratejik dönüşüm olarak okunabilir.
Bir konu güvenlik meselesi olarak tanımlandığında devletler o konuda olağan siyaset araçlarının ötesinde hareket etmeye başlarlar.
Türkiye açısından Suriye’nin kuzeyi tam da böyle bir güvenlik alanıdır.
Dolayısıyla Ankara’nın sınır güvenliği konusundaki hassasiyetinin NATO gündeminde daha görünür hale gelmesi, Türkiye açısından diplomatik kazanım olarak değerlendirilebilir.
Türkiye ile ABD Arasında Yeni Bir Sayfa mı Açılıyor?
Son yıllarda Türkiye-ABD ilişkileri;
- S-400,
- CAATSA yaptırımları,
- F-35 programı,
- YPG,
- Doğu Akdeniz,
- İsveç’in NATO üyeliği
gibi birçok kriz nedeniyle tarihinin en zor dönemlerinden birini yaşamıştı.
Ancak uluslararası sistemde güç dengeleri değiştikçe devletlerin öncelikleri de değişmektedir.
Devletler kalıcı dostluklar değil, kalıcı çıkarlar doğrultusunda hareket ederler.
Bugün Washington açısından Çin’in yükselişi, Rusya-Ukrayna savaşı ve Orta Doğu’daki yeni güç dengesi Türkiye’nin stratejik önemini yeniden artırmaktadır.
Ankara açısından ise NATO üyeliği, savunma sanayi iş birlikleri ve bölgesel krizlerin yönetimindeki rolü Türkiye’yi vazgeçilmez aktörlerden biri haline getirmektedir.
Bu nedenle Ankara Zirvesi, geçmiş krizleri tamamen ortadan kaldırmasa bile ilişkilerin daha pragmatik bir zemine taşınabileceğinin sinyallerini vermektedir.
İsrail Denklemin Neresinde?
Suriye dosyası yalnızca Türkiye ile ABD arasında değerlendirilemez.
Bu denklemin üçüncü önemli aktörü İsrail’dir.
İsrail açısından Suriye’de temel öncelik;
- İran destekli silahlı yapıların sınır hattından uzaklaştırılması,
- Golan Tepeleri çevresinde güvenliğin sağlanması,
- Lübnan’a uzanan lojistik koridorların sınırlandırılması,
- Suriye’nin yeniden İran’ın stratejik nüfuz alanına dönüşmemesidir.
Bu nedenle Ankara Zirvesi sonrasında oluşan diplomatik tablo, İsrail’in güvenlik beklentileriyle de yakından ilişkilidir.
Burada dikkat çekici olan nokta, Türkiye ile İsrail’in birçok konuda farklı görüşlere sahip olmasına rağmen, Suriye’nin parçalanmaması ve bölgesel istikrarsızlığın derinleşmemesi konusunda belirli ortak çıkar alanlarının bulunabilmesidir.
Devletler her konuda aynı düşünmek zorunda değildir.
Ancak belirli krizlerde ortak tehdit algısı geçici iş birliği zeminleri oluşturabilir.
Ankara’da Oluşan Yeni Diplomatik Üçgen
Bütün bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde Ankara’da oluşan tabloyu yalnızca ikili görüşmeler üzerinden okumak yetersiz kalacaktır.
Asıl dikkat çekici olan, Türkiye, ABD ve Suriye arasında yeni bir diplomatik temas kanalının görünür hale gelmesidir.
Bu kanalın geleceği henüz belirsiz olsa da, liderlerin açıklamaları, yaptırımlara ilişkin adımlar ve güvenlik konularındaki yeni söylemler birlikte değerlendirildiğinde, Suriye’nin geleceğinin artık çatışmalar üzerinden değil, müzakere ve yeniden inşa ekseninde şekillenmeye başladığı söylenebilir.
Bu durum Türkiye açısından da önemli fırsatlar ve aynı zamanda dikkatle yönetilmesi gereken riskler barındırmaktadır.
Çünkü Ankara, bir yandan sınır güvenliğini garanti altına almaya çalışırken diğer yandan Suriye’nin toprak bütünlüğünü koruyan, terör tehdidini azaltan ve bölgesel istikrarı destekleyen bir çözümün oluşmasını hedeflemektedir.
Önümüzdeki dönemde bu hedeflerin ne ölçüde gerçekleşeceğini ise sadece diplomatik açıklamalar değil, sahadaki uygulamalar belirleyecektir.
ANKARA’DA KURULAN YENİ JEOPOLİTİK DÜZEN
BÖLÜM III
Savunma Sanayi, İran ve NATO’nun Yeni Güvenlik Paradigması: Türkiye Stratejik Bir Merkez Ülkeye mi Dönüşüyor?
Uluslararası sistemde büyük güçlerin yükselişi yalnızca ekonomik büyüklükleriyle ölçülmez. Bir devletin küresel siyasetteki ağırlığını belirleyen en önemli unsurlardan biri, kriz dönemlerinde vazgeçilmez olup olmadığıdır. Bugün NATO’nun karşı karşıya olduğu güvenlik ortamı incelendiğinde, Türkiye’nin giderek “vazgeçilmez müttefik” konumuna yaklaştığı görülmektedir. Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi de bu dönüşümün sembolik olduğu kadar stratejik bir göstergesi olmuştur.
Soğuk Savaş boyunca NATO’nun güney kanadı, daha çok Sovyetler Birliği’ni çevreleme stratejisinin bir parçası olarak değerlendiriliyordu. Bugün ise aynı coğrafya Rusya-Ukrayna Savaşı, Doğu Akdeniz enerji rekabeti, Suriye’nin geleceği, düzensiz göç, terörizm, İran-İsrail gerilimi ve deniz ticaret yollarının güvenliği nedeniyle çok daha karmaşık bir güvenlik alanına dönüşmüş durumdadır. NATO açısından Türkiye artık yalnızca bir sınır ülkesi değil Karadeniz, Kafkasya, Balkanlar, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’i aynı anda etkileyebilen jeostratejik bir merkezdir.
Bu dönüşümü anlamak için dünya siyasetini belirleyen asıl alan, kıta içleri değil Avrasya’nın çevresindeki kuşaktır. Türkiye tam da bu kuşağın merkezinde yer almakta enerji koridorları, deniz yolları ve güvenlik hatlarının kesişim noktasında bulunmaktadır. Dolayısıyla Ankara’nın stratejik değeri yalnızca coğrafyasından değil, bu coğrafyayı etkin bir dış politika ve savunma kapasitesiyle desteklemesinden kaynaklanmaktadır.
Savunma Sanayi: Yeni Diplomatik Gücün Temeli
Son yıllarda Türkiye’nin dış politikasında dikkat çeken gelişmelerden biri, savunma sanayiinin yalnızca askeri bir kapasite değil, aynı zamanda diplomatik bir enstrüman haline gelmesidir. İnsansız hava araçlarından deniz platformlarına, elektronik harp sistemlerinden mühimmat üretimine kadar uzanan geniş bir yelpazede elde edilen kabiliyetler, Türkiye’nin uluslararası pazarlık gücünü de artırmıştır.
Ankara Zirvesi sonrasında ABD ile savunma alanında yeni iş birliği ihtimallerinin konuşulması bu açıdan önemlidir. Özellikle Türk gemi inşa sanayiinin ulaştığı kapasite, son yıllarda uluslararası çevrelerde daha fazla dikkat çekmekte. ABD Donanması’nın tersane kapasitesinin yoğunlaştığı bir dönemde, Türk tersanelerinin belirli destek ve bakım faaliyetlerinde rol üstlenebileceğine yönelik değerlendirmeler yapılmaktadır.
Elbette bunun kısa vadede büyük savaş gemilerinin Türkiye’de inşa edilmesi anlamına geldiğini söylemek gerçekçi değildir. Böyle bir sürecin önünde teknoloji transferi, ihracat kontrol rejimleri, güvenlik protokolleri ve siyasi karar mekanizmaları gibi ciddi engeller bulunmaktadır. Ancak deniz platformlarının bakım, modernizasyon, lojistik destek ve yardımcı gemi üretimi gibi alanlarda iş birliği ihtimali, Türkiye’nin savunma sanayiindeki kurumsal kapasitesinin uluslararası ölçekte daha fazla kabul gördüğünün bir göstergesi olarak okunabilir.
S-400’lerden SAMP/T’ye: Stratejik Çeşitlendirme
Türkiye’nin savunma politikası son yıllarda çoğu zaman S-400 hava savunma sistemi üzerinden tartışıldı. Ancak Ankara Zirvesi sonrasında oluşan diplomatik atmosfer, Türkiye’nin güvenlik stratejisinin tek bir platforma indirgenemeyecek kadar genişlediğini göstermektedir.
SAMP/T sistemi konusunda Avrupa ile yürütülen çalışmalar, İngiltere ile derinleşen savunma iş birliği ve ABD ile yaptırımların hafifletilmesine yönelik diplomatik temaslar birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’nin temel hedefinin tek bir tedarikçiye bağımlı kalmadan çok yönlü bir savunma mimarisi oluşturmak olduğu anlaşılmaktadır.
Devletler yalnızca güç dengesine göre değil, algıladıkları tehdit düzeyine göre de ittifaklarını ve savunma tercihlerini şekillendirirler. Türkiye’nin son dönemde izlediği politika da Batı ittifakı içindeki konumunu korurken aynı zamanda savunma alanında stratejik özerklik kapasitesini artırmaya yönelik bir denge arayışını yansıtmaktadır.
İran: İç Güvenlikten Bölgesel Rekabete/ Kürtler
Ankara Zirvesi’nin doğrudan gündem maddelerinden biri olmasa da, İran’daki gelişmeler bölgesel güvenlik denkleminin ayrılmaz bir parçasıdır. Özellikle İran’ın Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelere yönelik askeri operasyonları, Tahran’ın yalnızca sınır güvenliği değil, iç siyasi istikrar konusunda da artan kaygılar taşıdığını göstermektedir.
İran uzun yıllardır etnik, mezhepsel ve ekonomik sorunları güvenlik politikalarıyla yönetmeye çalışmaktadır. Ancak son dönemde yaşanan gelişmeler, bu sorunların yalnızca iç politika meselesi olmaktan çıkıp bölgesel rekabetin bir parçası haline geldiğini göstermektedir.
Bir devletin iç güvenliği ile dış güvenliği birbirinden tamamen bağımsız değildir. İç kırılganlık arttıkça dış politika daha sertleşebilir dış tehdit algısı yükseldikçe ise iç güvenlik önlemleri yoğunlaşabilir. İran’ın son dönemdeki adımları da bu çerçevede değerlendirilebilir.
Bu durum Türkiye açısından iki önemli sonuç doğurmaktadır. Birincisi, İran sınırındaki istikrarsızlığın Türkiye’nin güvenlik politikalarını doğrudan etkileyebilme potansiyelidir. İkincisi ise Orta Doğu’da oluşacak yeni güç boşluklarının, bölgesel aktörler arasında yeni rekabet alanları yaratma ihtimalidir.
NATO’nun Yeni Misyonu ve Türkiye’nin Rolü
2025 Lahey Zirvesi’nde kabul edilen ve savunma harcamalarının Gayri Safi Yurt İçi Hasıla’nın yüzde 5’ine çıkarılmasını hedefleyen yaklaşım, Avrupa’nın güvenlik anlayışında yaşanan köklü değişimin işaretiydi. Ankara Zirvesi ise bu stratejinin uygulama boyutuna geçtiğini gösteren önemli bir aşama oldu.
Bu değişim, NATO’nun yalnızca asker sayısını artırmaya değil üretim kapasitesini, savunma sanayiini ve teknolojik altyapısını da güçlendirmeye yöneldiğini ortaya koymaktadır. Türkiye’nin gelişmiş savunma sanayi, geniş üretim altyapısı ve kriz bölgelerine yakınlığı düşünüldüğünde, bu yeni dönemde daha fazla sorumluluk üstlenmesi beklenmektedir.
Günümüz uluslararası sisteminde yalnızca askeri güç yeterli değildir. Diplomasi, ekonomi, teknoloji ve savunma kapasitesini birlikte kullanabilen ülkeler uluslararası siyasette daha etkili hale gelmektedir. Türkiye’nin son yıllarda savunma sanayi ile diplomatik girişimlerini eş zamanlı yürütmesi, bu anlayışın pratikteki yansımalarından biri olarak görülebilir.
Ankara Artık Yalnızca Bir Başkent Değil, Bir Diplomasi Merkezi
Ankara NATO Zirvesi, uluslararası sistemin tek kutuplu yapıdan çok merkezli bir düzene evrildiği bir dönemde gerçekleştirildi. ABD’nin küresel önceliklerini yeniden tanımladığı, Avrupa’nın savunma kapasitesini artırmaya çalıştığı, Rusya’nın Ukrayna savaşıyla meşgul olduğu ve Çin’in ekonomik nüfuzunu genişlettiği bir ortamda Türkiye’nin diplomatik ağırlığının artması tesadüf değildir.
Bu tablo, Türkiye’nin her konuda belirleyici olduğu anlamına gelmez. Ancak artık birçok bölgesel dosyanın Ankara dikkate alınmadan yönetilmesinin zorlaştığını göstermektedir. Türkiye’nin aynı anda NATO üyesi olması, Karadeniz’e kıyısı bulunması, Orta Doğu ile doğrudan sınır paylaşması ve gelişen savunma sanayiine sahip olması, onu klasik “cephe ülkesi” tanımının ötesine taşımaktadır.
Bu nedenle Ankara Zirvesi’nin en önemli sonucu yalnızca alınan kararlar değil, Türkiye’nin uluslararası sistemdeki yeni konumunun daha görünür hale gelmesidir. Önümüzdeki yıllarda bu konumun kalıcı bir stratejik avantaja dönüşüp dönüşmeyeceğini ise yalnızca askeri kapasite değil diplomatik tutarlılık, ekonomik dayanıklılık, hukuki öngörülebilirlik ve kurumsal güç belirleyecektir. Tarih, jeopolitiğin fırsatlar sunduğunu ancak bu fırsatların ancak güçlü kurumlar ve sürdürülebilir devlet kapasitesiyle kalıcı kazanımlara dönüştürülebileceğini defalarca göstermiştir.
ANKARA’DA KURULAN YENİ JEOPOLİTİK DÜZEN
BÖLÜM IV
Yeni Orta Doğu’nun Eşiğinde: Türkiye Stratejik Bir Düğüm Noktası mı, Yoksa Geçici Bir Aktör mü?
Uluslararası sistem, tarih boyunca belirli aralıklarla köklü dönüşümler yaşamıştır. Ankara’da gerçekleştirilen 7–8 Temmuz 2026 NATO Zirvesi’ni de bu tarihsel perspektiften değerlendirmek gerekir. Zirvenin önemi, yayımlanan bildirgelerin ötesinde, uluslararası sistemin değişen önceliklerini ortaya koymasında yatmaktadır. Artık mesele yalnızca NATO’nun kolektif savunma kapasitesi değildir. Güvenlik enerji hatlarından deniz ticaret yollarına, yapay zekadan siber altyapılara, göç hareketlerinden bölgesel devlet kapasitesine kadar uzanan çok katmanlı bir yapıya dönüşmüştür. Türkiye’nin bu yeni güvenlik denklemindeki rolü de tam bu nedenle yeniden tanımlanmaktadır.
Ancak bu noktada önemli bir ayrımı yapmak gerekir. Jeopolitik avantajlar, kendiliğinden kalıcı güç üretmez. Tarih, stratejik konumu güçlü olduğu halde bunu kurumsal kapasiteye dönüştüremeyen birçok devlet örneğiyle doludur. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden Arjantin’in yirminci yüzyıldaki gerilemesine kadar uzanan geniş tarihsel yelpaze, coğrafyanın tek başına yeterli olmadığını göstermektedir.
Devletlerin uzun vadeli başarısı yalnızca doğal kaynaklarına veya jeopolitik konumlarına değil
Güçlü kurumlara,
Hukukun üstünlüğüne,
öngörülebilir yönetime
ve ekonomik kapasiteye bağlıdır.
Jeopolitik fırsatlar ancak bu kurumsal zemin üzerinde kalıcı stratejik avantaja dönüşebilir.
Suriye Dosyası: Başarı Ölçütü Masadaki Mutabakat Değil, Sahadaki Sonuçlar Olacak
Ankara Zirvesi’nin merkezinde yer alan Suriye dosyası da aynı bakış açısıyla değerlendirilmelidir.
Bugün liderler arasında verilen olumlu mesajlar, yaptırımların hafifletilmesine yönelik girişimler ve yeniden inşa tartışmaları önemli gelişmelerdir. Ancak uluslararası ilişkilerde diplomatik açıklamalar kadar sahadaki uygulamalar da belirleyicidir.
Suriye’nin geleceğini belirleyecek temel sorular henüz cevaplanmış değildir:
- Yeni devlet yapısı nasıl şekillenecek?
- Merkezi yönetim ile yerel aktörler arasında nasıl bir denge kurulacak?
- Silahlı grupların geleceği ne olacak?
- Mültecilerin geri dönüşü hangi güvenlik ve hukuk koşullarında gerçekleşecek?
- Bölgesel aktörlerin nüfuz rekabeti hangi sınırlar içinde kalacak?
Bu soruların verilecek cevaplar, Ankara Zirvesi’nde oluşan diplomatik atmosferin kalıcı bir barış mimarisine dönüşüp dönüşmeyeceğini belirleyecektir.
Türkiye’nin Önündeki Stratejik Fırsatlar
Ankara Zirvesi sonrasında Türkiye açısından dikkat çeken en önemli fırsat, farklı güç merkezleriyle aynı anda konuşabilen az sayıdaki ülkeden biri hâline gelmiş olmasıdır.
Bir tarafta NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip olması, diğer tarafta Karadeniz’deki dengeleri etkileyebilmesi; aynı zamanda Suriye, Kafkasya, Balkanlar ve Doğu Akdeniz’de aktif diplomatik rol üstlenmesi Türkiye’nin hareket alanını genişletmektedir.
“akıllı güç” yaklaşımı, Askeri kapasite ile diplomatik esneklik birlikte kullanılabildiğinde devletlerin uluslararası etkisi artmaktadır. Son yıllarda Türkiye’nin savunma sanayiindeki ilerlemeleri ile diplomatik girişimlerini eş zamanlı yürütmesi bunun önemli örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.
Bununla birlikte bu avantajın sürdürülebilir olması için ekonomik dayanıklılık, teknolojik üretim kapasitesi ve kurumsal istikrarın da aynı ölçüde güçlendirilmesi gerekmektedir. Jeopolitik konum fırsat yaratır ancak bu fırsatların kalıcı güce dönüşmesini sağlayan unsur devlet kapasitesidir.
Yeni Dönemin En Büyük Riski: Aşırı Jeopolitik Özgüven
Uluslararası siyasette yükselen güçlerin karşı karşıya kaldığı en önemli tehlikelerden biri, elde edilen diplomatik başarıların kalıcı olduğu varsayımıdır.
Tarih, kısa vadeli jeopolitik kazanımların uzun vadede dikkatli yönetilemediği takdirde ciddi maliyetler doğurabileceğini göstermektedir.
Bu nedenle Türkiye açısından da asıl mesele, bölgesel krizlerde aktif rol almak kadar, bu rolün ekonomik ve kurumsal maliyetlerini doğru yönetebilmektir.
Samuel Huntington’a göre bir devletin uluslararası etkinliği, sahip olduğu güç kadar bu gücü yönetecek kurumsal kapasiteye de bağlıdır. Kurumların zayıfladığı dönemlerde dış politika başarıları kalıcı sonuç üretmekte zorlanır.
Dolayısıyla Türkiye’nin yeni dönemde en büyük stratejik sermayesi yalnızca savunma sanayii ya da jeopolitik konumu değil; kurumsal öngörülebilirliği, hukuki güvenliği ve ekonomik dayanıklılığı olacaktır.
Ankara Zirvesi’nin Gerçek Mirası
Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi, yalnızca ittifakın geleceğine ilişkin kararların alındığı teknik bir toplantı olarak tarihe geçmeyecektir.
Bu zirve, Türkiye’nin uluslararası sistemde nasıl bir rol üstlenmek istediğine ilişkin güçlü işaretler vermiştir.
Suriye’nin yeniden inşası, ABD ile ilişkilerde yeni bir diyalog zemini, Avrupa’nın savunma mimarisindeki dönüşüm, Karadeniz güvenliği ve Orta Doğu’nun yeniden şekillenen dengeleri birlikte değerlendirildiğinde Ankara’nın artık yalnızca gelişmeleri takip eden değil; birçok başlıkta gündem oluşturan aktörlerden biri olduğu görülmektedir.
Ancak bu rolün kalıcılığı, dış politikadaki diplomatik başarıların iç politikadaki kurumsal kapasiteyle desteklenmesine bağlıdır.
Sonuç Yerine: Yeni Düzen Kurulurken Türkiye Nerede Duracak?
Uluslararası ilişkilerde en önemli soru çoğu zaman “Bugün ne oldu?” değildir.
Asıl soru şudur:
“Bugün yaşananlar, önümüzdeki on yılı nasıl şekillendirecek?”
Ankara NATO Zirvesi’ni de bu perspektifle okumak gerekir.
Bu zirve, tek başına yeni bir düzen kurmadı; ancak yeni düzenin hangi aktörler tarafından şekillendirileceğine ilişkin önemli ipuçları verdi.
Türkiye, jeopolitik konumu, savunma sanayii, diplomatik hareket kabiliyeti ve bölgesel krizlerde oynadığı rolle bu yeni denklemde ağırlığını artırmaktadır. Fakat uluslararası siyasette hiçbir statü kalıcı değildir. Güç, sürekli yeniden üretilmesi gereken bir kapasitedir.
Bu nedenle Ankara’nın önündeki en büyük sınav, zirvede elde edilen diplomasiyi sürdürülebilir bir devlet kapasitesine dönüştürebilmektir. Güçlü ekonomi, nitelikli insan kaynağı, hukukun üstünlüğü, öngörülebilir kurumlar ve teknolojik üretim, jeopolitiğin sağladığı avantajları kalıcı kılan temel unsurlardır.
Ankara Zirvesi belki de gelecekte, yalnızca NATO’nun bir toplantısı olarak değil Türkiye’nin “cephe ülkesi” kimliğinden “denge kurucu ve düzen şekillendirici aktör” olma iddiasını en açık biçimde ortaya koyduğu tarihsel eşiklerden biri olarak hatırlanacaktır.
Ancak bu iddianın gerçek bir stratejik başarıya dönüşüp dönüşmeyeceğini belirleyecek olan, yalnızca uluslararası gelişmeler değil Türkiye’nin kendi kurumsal kapasitesini ve demokratik dayanıklılığını ne ölçüde güçlendirebildiği olacaktır. 21.07.2026
Av. Mesut DEĞER
Araştırmacı-Yazar
- Dönem Diyarbakır Milletvekili




