tr usd
USD
0.06%
Amerikan Doları
48,46 TRY
tr euro
EURO
-0.02%
Euro
56,33 TRY
tr chf
CHF
-0.17%
İsviçre Frangı
59,75 TRY
tr jpy
JPY
0%
Japon Yeni
0,00 TRY
tr rub
RUB
-0.7%
Rus Rublesi
0,56 TRY
tr cny
CNY
0.05%
Çin Yuanı
7,22 TRY
tr gbp
GBP
0%
İngiliz Sterlini
65,62 TRY
tr eur-usd
EURO/USD
-0.08%
Euro Amerikan Doları
1,16 TRY
bist-100
BIST
-0.27%
Bist 100
14.112,89 TRY
gau
GR. ALTIN
0.01%
Gram Altın
6.860,79 TRY
tr btc
BTC
0.83%
Bitcoin
3.723.241,00 TRY
tr eth
ETH
2.05%
Ethereum
119.268,00 TRY
tr bch
BCH
6.63%
Bitcoin Cash
11.324,97 TRY
tr xrp
XRP
0.41%
Ripple
62,98 TRY
tr ltc
LTC
5.31%
Litecoin
2.626,62 TRY
tr bnb
BNB
2.02%
Binance Coin
35.754,00 TRY
tr sol
SOL
3.12%
Solana
4.929,25 TRY
tr avax
AVAX
3.1%
Avalanche
369,87 TRY

ENDÜLÜS YOLCULUĞUMUZ KURTUBA

AKIL, KEŞİF VE AĞIT ARASINDA BİR ŞEHİR

Kurtuba’ya girerken zihnimde bir şehirden ziyade üç isim vardı: İbn Rüşd, Muhyiddin İbnü’l-Arabî ve Ebû’l-Bekā er-Rundî.

Biri aklın imkânlarını sonuna kadar zorlayan bir filozof ve fakih; diğeri hakikatin yalnızca akılla kuşatılamayacağını söyleyen büyük bir mutasavvıf; üçüncüsü ise bütün bu ihtişamın ardından geriye kalanlara bakarak Endülüs için ağıt yakan bir şair…

Belki de Kurtuba’yı anlamanın en güzel yolu buydu.

Şehri binalardan değil, fikirlerden başlayarak gezmek.

Çünkü Kurtuba yalnızca bir zamanlar başkent olmuş bir Endülüs şehri değildi. Burada insanlık tarihinin en eski sorularından bazıları sorulmuştu:

İnsan neyi bilebilir?

Akıl bizi hakikatin neresine kadar götürür?

Aklın sustuğu yerde başka bir bilgi mümkün müdür?

Ve bütün bunlardan sonra daha acı bir soru:

İnsan böylesine büyük bir medeniyet kurduğu hâlde onu nasıl kaybeder?

Kurtuba sokaklarında dolaşırken bu soruların her birinin bir karşılığı vardı.

## İbn Rüşd’ün Şehrine Girerken

Kurtuba’ya geldiğimde ilk düşündüğüm isimlerden biri İbn Rüşd oldu.

1126 yılında bu şehirde doğmuştu. Ailesi hukuk ve ilim çevrelerinde tanınmıştı. Kendisi de yalnızca filozof değildi; fakih, kadı ve hekimdi. Aristoteles’e yazdığı şerhler sebebiyle Latin dünyasında öylesine tanınmıştı ki zaman içerisinde “Şârih”, yani “Yorumcu” denildiğinde çoğu kez onun kastedildiği bir şöhrete kavuşmuştu. Fakat İbn Rüşd’ü yalnızca Aristoteles’in açıklayıcısı olarak görmek eksik olur. Onun esas meselesi, felsefeyle din arasında zorunlu bir çatışma bulunup bulunmadığıydı.

Kurtuba sokaklarında yürürken bunu düşündüm.

Bugün turistlerin dolaştığı bu sokaklarda bir zamanlar bir Müslüman fakih, insan aklının hakikati araştırmasının din açısından meşru olup olmadığını tartışıyordu.

İbn Rüşd’e göre akıl Allah’ın insana verdiği bir imkândı. Hakikat hakikate aykırı olamazdı. Dolayısıyla sahih aklî bilgi ile vahyin gerçek anlamı arasında nihai bir çelişki bulunmaması gerekirdi.

Bu düşünce onun dünyasında felsefeyi dinin karşısına koymuyordu.

Aksine insanın yaratılmış âlem üzerinde düşünmesi, varlığın sebeplerini araştırması ve buradan yaratıcıya ulaşması mümkündü. İbn Rüşd’ün *Faslü’l-Makāl*’de savunduğu temel düşüncelerden biri de buydu: Felsefî düşünce, uygun ehliyete sahip kişiler için dinî hakikatin anlaşılmasına katkıda bulunabilirdi.

Böyle düşününce Kurtuba başka görünmeye başladı.

Taşlara bakarken onların arkasındaki zihni görmeye başlıyorsunuz.

Bir medeniyet yalnızca saraylar, köprüler ve camiler kurmaz. Sorular da kurar. Kavramlar kurar. İnsan zihninin sınırlarını genişletir.

Belki de medeniyet dediğimiz şey tam olarak budur.

İbn Rüşd’ün bugün mezarını bulamıyoruz. Marakeş’te vefat ettikten sonra naaşının Kurtuba’ya getirildiği anlatılır; fakat mezarının kesin yeri artık bilinmiyor. Şehirde onun hatırasını yaşatan heykeller bulunuyor.

Bu durum beni düşündürdü.

Mezar kaybolmuştu.

Ama fikir hâlâ yaşıyordu.

Bazen tarihin garip bir adaleti var: Bir insanın kemikleri kayboluyor ama söylediği söz sekiz yüz yıl sonra bile tartışılmaya devam ediyor.

Kurtuba’da İbn Rüşd’ün peşinden yürümek bu nedenle bir mezar aramak değildi benim için.

Bir düşüncenin izini sürmekti.

Fakat Kurtuba bana yalnızca İbn Rüşd’ü vermedi.

Onun karşısına başka bir isim çıkardı.

Muhyiddin İbnü’l-Arabî.

Ve ikisinin yolları gerçekten de bu şehirde kesişmişti.

## “Evet” ve “Hayır”: Kurtuba’da İki Bilgi Yolunun Karşılaşması

Muhyiddin İbnü’l-Arabî Kurtuba doğumlu değildi. 1165 yılında Mürsiye’de dünyaya gelmiş, gençliğinin önemli bir bölümünü İşbiliye’de geçirmişti. Fakat Kurtuba onun hayatında son derece önemli bir duraktı. Burada dönemin âlimleriyle görüştü ve özellikle İbn Rüşd ile yaptığı meşhur buluşma tasavvuf ve düşünce tarihinin sembolik sahnelerinden biri hâline geldi.

İbnü’l-Arabî bu görüşmeyi yıllar sonra *el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye*’de anlatır.

Henüz gençtir.

İbn Rüşd ise çağının büyük filozofu ve fakihlerinden biridir. Genç Muhyiddin’in yaşadığı bazı manevî tecrübeleri duymuş ve onunla tanışmak istemiştir. İbnü’l-Arabî’nin babası da İbn Rüşd’ü tanımaktadır.

Böylece genç Muhyiddin onun evine gider.

İbn Rüşd onu karşılar.

Ve tarihe geçen o kısa konuşma meydana gelir.

İbn Rüşd:

“Evet.”

der.

Genç Muhyiddin de:

“Evet.”

diye karşılık verir.

Filozof memnun olur.

Fakat ardından genç adam:

“Hayır.”

der.

İbn Rüşd’ün yüzünün rengi değişir. İbnü’l-Arabî’nin kendi anlatısında bu kısa “evet-hayır” diyaloğu, aklî araştırma ile keşif yoluyla ulaşılan bilginin ilişkisine dair çok daha geniş bir tartışmanın sembolüne dönüşür.

Kurtuba’da beni en fazla etkileyen düşüncelerden biri bu karşılaşma oldu.

Çünkü burada iki düşman karşılaşmıyordu.

Akıl ile iman savaşmıyordu.

Filozofla sûfî birbirini yok etmeye çalışmıyordu.

İki farklı bilme biçimi birbirine bakıyordu.

İbn Rüşd’ün dünyasında burhan vardı.

Akıl, sebep, delil, mantık…

İbnü’l-Arabî’nin dünyasında ise bunların yanında keşif, müşahede ve mârifet vardı.

İbnü’l-Arabî aklı reddetmiyordu. Fakat aklın kendi sınırları bulunduğunu söylüyordu. İnsan aklı bazı hakikatlere ulaşabilir, bazılarını kavrayabilir; fakat varlığın bütün sırlarını yalnızca mantık zinciri içerisinde tüketemezdi.

Belki “Evet” bunun için söylenmişti.

Akıl bir yoldur.

Sonra “Hayır” gelmişti.

Ama tek yol değildir.

Kurtuba Ulu Camii’nin sütunları arasında yürürken bu konuşmayı düşündüm.

Acaba hangi sokaktan geçmişti genç Muhyiddin?

İbn Rüşd’ün evine giderken ne düşünüyordu?

Henüz genç bir delikanlıydı.

Karşısında çağının en büyük düşünürlerinden biri vardı.

Yüzyıllar sonra ikisinin adının aynı cümlede anılacağını biliyorlar mıydı?

Bir tarafta Aristoteles’in büyük yorumcusu…

Diğer tarafta ileride “Şeyhü’l-Ekber” diye anılacak büyük mutasavvıf…

Ve ikisinin ortasında Kurtuba.

Belki de Endülüs’ün gerçek büyüklüğü yalnızca saraylarında veya ordularında değildi.

Aynı şehir hem İbn Rüşd’ü hem İbnü’l-Arabî’yi konuşabilecek kadar geniş bir düşünce dünyası meydana getirmişti.

İnsan ister istemez soruyor:

Bir medeniyetin büyüklüğü başka neyle ölçülebilir?

## Sütunların Arasında

Bu düşüncelerle Kurtuba Ulu Camii’ne girdim.

Bugün yapı Mezquita-Catedral adıyla kullanılıyor. Portakal Ağaçları Avlusu’ndan geçip içeriye girdiğinizde önünüzde sütunlardan oluşmuş bir dünya açılıyor.

Kırmızı-beyaz kemerler birbirini takip ediyor.

Bir sütunun arkasından diğeri çıkıyor.

Sonra bir başkası…

Bir müddet sonra mimari ortadan kalkıyor sanki; insan kendisini taştan yapılmış bir ormanda yürüyormuş gibi hissediyor.

Fakat birkaç adım sonra başka bir dünya başlıyor.

Şapeller…

Heykeller…

Hristiyan tasvirleri…

Ve caminin ortasına yerleştirilmiş büyük katedral bölümü.

Bir yapının içerisinde iki ayrı tarih üst üste duruyor.

Ben orada yalnızca “Bir cami kiliseye çevrilmiş” diye düşünmedim.

Daha başka bir şey hissettim.

Tarihin nasıl katmanlaştığını gördüm.

Bir medeniyet geliyor.

Taşa kendi mührünü vuruyor.

Sonra başka bir medeniyet geliyor.

Aynı taşın üzerine kendi mührünü vuruyor.

Ama ilk mühür tamamen silinmiyor.

Sütunlar hâlâ orada.

Kemerler hâlâ orada.

Mihrab hâlâ orada.

İslâm sanatının geometrisi hâlâ orada.

Caminin içerisinde yaptığım kayıtta da sürekli aynı noktaya dönüyordum: Burası yalnızca büyük bir ibadet mekânı değildi. Kurtuba’nın ilmî hayatını taşıyan daha geniş kültürel çevrenin merkezlerinden biriydi. İbn Rüşd’ün, İbn Hazm’ın ve daha nice âlimin yaşadığı şehirde cami, ilim ve toplum hayatından ayrı düşünülemezdi.

Mihraba doğru ilerledim.

Tam yaklaşmak mümkün değildi; çevresi kapatılmıştı. Fakat uzaktan bile işlemeleri görmek mümkündü.

O an İbn Rüşd tekrar aklıma geldi.

Sonra İbnü’l-Arabî.

Biri hakikate aklın penceresinden bakmıştı.

Diğeri kalbin ve keşfin de bir penceresi olduğunu söylemişti.

Fakat onların yaşadığı medeniyetten geriye şimdi bu mihrap kalmıştı.

Ve tam burada Kurtuba’nın üçüncü sesi kulağıma gelmeye başladı.

Bu kez filozof değildi.

Mutasavvıf da değildi.

Bir şairdi.

Ebû’l-Bekā er-Rundî.

## “Nerede İlimler Yurdu Kurtuba?”

Rundî’nin Endülüs ağıtı, medeniyetlerin faniliğini anlatan meşhur beyitle başlar:

“Her şey kemale erdiğinde noksanlık başlar…”

Şair önce genel bir hakikati söyler.

Dünya hiçbir şeyi olduğu hâl üzere bırakmaz.

İktidarlar değişir.

Hükümdarlar gider.

Saraylar yıkılır.

İnsan bir dönem kendisini yenilmez zanneder; sonra zaman onun üzerinden geçer.

Rundî daha sonra Endülüs şehirlerini birer birer sorar.

Belensiye nerede?

Mürsiye nerede?

Şâtıbe nerede?

Ceyyân nerede?

Ve bir yerde doğrudan benim o gün içerisinde dolaştığım şehre gelir:

**“وأين قرطبة دار العلوم”**

“Nerede ilimler yurdu Kurtuba?”

Bu dizeyi Kurtuba’yı görmeden okumak başka, Kurtuba Camii’nin sütunlarının arasında okumak başka olmalı.

Çünkü şair “Nerede Kurtuba?” diye sorarken coğrafî bir soru sormuyor.

Kurtuba yerinde.

Nehir yerinde.

Dağlar yerinde.

Şehir de yerinde.

Fakat onun aradığı başka bir Kurtuba.

İbn Rüşd’ün Kurtuba’sı.

İbn Hazm’ın Kurtuba’sı.

Zehrâvî’nin Kurtuba’sı.

İbn Zeydûn’un Kurtuba’sı.

Kütüphanelerin, medreselerin ve ilim halkalarının Kurtuba’sı…

Şair onu arıyor.

İşte o zaman “Bir şehir ne zaman kaybolur?” sorusu insanın zihnine düşüyor.

Binaları yıkıldığında mı?

İnsanları gittiğinde mı?

Dili değiştiğinde mi?

Yoksa o şehrin dünyaya baktığı göz ortadan kalktığında mı?

Rundî’nin ağıtında bundan hemen sonra gelen sahneler daha da sarsıcıdır. Camilerin kiliselere dönüşmesinden, çanlardan ve haçlardan söz eder; cansız mihrapları bile ağlayan varlıklar gibi tasvir eder.

Sekiz asır sonra ben tam da onun anlattığı yerde duruyordum.

Bir zamanlar cami olan yapının içerisinde kilise müziğinin sesi geliyordu.

Bu garip bir tarih karşılaşmasıydı.

Şairin şiir olarak gördüğünü ben taş olarak görüyordum.

Onun geleceğe bıraktığı ağıt benim önümde mimariye dönüşmüş gibiydi.

İşte o an Endülüs tarihinin benim için neden yalnızca bir “ihtişam tarihi” olmadığını daha iyi anladım.

Endülüs aynı zamanda bir kaybetme tarihidir.

Ve bazen kaybetmenin tarihini okumak, zafer tarihini okumaktan daha öğreticidir.

Biz tarih kitaplarımızda çoğu zaman yükselişleri severiz.

Fetihleri…

Zaferleri…

Büyük hükümdarları…

Sarayları…

Orduları…

Fakat devletlerin nasıl çöktüğünü okumaktan aynı ölçüde hoşlanmayız.

Oysa tarih yalnızca insanı gururlandırmak için okunacaksa yarısı eksik okunmuş demektir.

Endülüs’ün son yüzyıllarında Müslüman siyasî yapıların birbirleriyle mücadeleleri, şehirler arasındaki rekabet ve değişken ittifaklar, dışarıdan gelen baskılarla birleşerek giderek daha ağır sonuçlar doğurdu.

Kurtuba’nın kaybı da bir günde başlamamıştı.

Çöküşlerin çoğu zaten bir günde başlamaz.

Önce zihinde başlar.

Sonra toplumda.

Sonra siyasette.

En sonunda kalenin kapısına gelir.

Bu yüzden Kurtuba’yı gezerken kendi kendime sürekli aynı şeyi söylüyordum:

Tarih ibret alınmadığında yalnızca geçmiş değildir.

## Yaşayan Şehir

Fakat şehrin sokaklarına çıktığımızda Rundî’nin ağıtı bir anda kesildi.

Çünkü bugünkü Kurtuba yaşıyordu.

Sokaklarda rengârenk elbiseler giymiş kadınlar ve genç kızlar görüyorduk. Ne olduğunu ilk başta anlayamadık. Sorunca şehrin meşhur Mayıs şenliklerinin, **Feria de Nuestra Señora de la Salud** günlerinin içerisinde olduğumuzu öğrendik.

Kadınların giydiği fırfırlı elbiseler, müzikler, kalabalıklar…

İnsanlar “Sevillanas” denilen geleneksel dansları yapıyordu. Guadalquivir kıyısındaki El Arenal bölgesi büyük bir eğlence alanına dönüşmüştü.

Bu manzara bana tarihin başka bir gerçeğini hatırlattı.

Biz bazen geçmişi düşünürken bugünkü şehrin yaşamaya devam ettiğini unutuyoruz.

Ben zihnimde kayıp Kurtuba’yı ararken bugünkü Córdoba kendi hayatını yaşıyordu.

Çocuklar gülüyor.

Gençler dans ediyor.

Restoranlar doluyor.

Turistler fotoğraf çekiyor.

Bir zamanlar İbn Rüşd’ün yürüdüğü sokaktan bugün başka insanlar geçiyor.

Belki tarih açısından hüzünlü olan budur.

Belki güzel olan da budur.

Şehirler hiçbirimizin değildir aslında.

Biz onların üzerinden geçiyoruz.

Onlar kalıyor.

## Guadalquivir’in Önünde

Roma Köprüsü’nden geçerken bir müddet durup Guadalquivir’e baktım.

İbn Rüşd de bu nehri görmüştü.

İbnü’l-Arabî de.

İbn Hazm da.

Zehrâvî de.

İbn Zeydûn da.

Belki Rundî de Kurtuba’yı düşünürken bu nehri zihninde canlandırmıştı.

Hepsi gittiler.

Emevî halifeleri gitti.

Saraylar gitti.

Ordular gitti.

Kitapların bir kısmı kayboldu.

Mezarların çoğunun yeri bile unutuldu.

Fakat Guadalquivir hâlâ akıyor.

İnsan bazen tarihin ne olduğunu bir nehrin karşısında daha iyi anlıyor.

Biz zamanı yıllarla ölçüyoruz.

Nehir onu akarak ölçüyor.

Bir devlet doğuyor.

Nehir akıyor.

Bir halife tahta çıkıyor.

Nehir akıyor.

Bir ordu şehre giriyor.

Nehir akıyor.

İbn Rüşd bir kitap yazıyor.

Nehir akıyor.

İbnü’l-Arabî Kurtuba’ya geliyor.

Nehir akıyor.

Şehir düşüyor.

Yine akıyor.

Belki de Rundî’nin şiirinin başında söylediği hakikat tam olarak buydu.

Dünyada hiçbir hâl devam etmiyor.

## Medinetüzzehra: Şiirin Taşa Dönüşmüş Hâli

Fakat Rundî’yi asıl Medinetüzzehra’da anladığımı söyleyebilirim.

Kurtuba’nın birkaç kilometre dışındaki bu büyük saray-şehir, III. Abdurrahman tarafından X. yüzyılda kurulmuştu. Halifelik gücünün mimariye dönüştürülmüş hâliydi.

Saraylar…

Bahçeler…

Devlet daireleri…

Tören alanları…

Mermer sütunlar…

İşlemeler…

Yukarıdan aşağıya teraslar hâlinde yayılan büyük bir şehir.

Bir hükümdarın buraya bakıp:

“Bu devlet artık yıkılmaz.”

diye düşünmesini anlayabilirsiniz.

Çünkü insan ihtişamın ortasında faniliği görmekte zorlanıyor.

Fakat bugün Medinetüzzehra’da ihtişamdan önce harabeyi görüyorsunuz.

Duvarın yarısı var.

Sütunun bir parçası kalmış.

Salonun temeli belli.

Bir zamanlar insanların yürüdüğü yerlerden turistler geçiyor.

Şehir XI. yüzyılın başındaki iç savaş ve karışıklıklar sırasında yağmalanmış, büyük ölçüde tahrip edilmiş ve zaman içerisinde terk edilmişti. Bugün kazılarla ortaya çıkarılan alan bütün yerleşimin yalnızca bir bölümüdür.

Orada Rundî’nin ilk beytini yeniden düşündüm.

Her kemalin ardından noksanın başlaması…

İşte şiirin tefsiri önümdeydi.

Taştan bir tefsir.

Rundî bunu kelimeyle söylemişti.

Medinetüzzehra sessizce söylüyordu.

Medeniyetlerin belki de en tehlikeli zamanı zayıf oldukları dönem değildir.

En güçlü olduklarını düşündükleri zamandır.

Çünkü zirve insana süreklilik yanılsaması verir.

Sarayın büyüklüğüne bakar ve devletin de saray kadar sağlam olduğunu zanneder.

Oysa taşın sağlamlığı devletin sağlamlığı değildir.

Medinetüzzehra’da bunu çok açık biçimde hissediyorsunuz.

Bir zamanlar halifeliğin kudretini göstermek için yapılan yapılar şimdi o kudretin faniliğini gösteriyor.

Tarih bazen insanla böyle alay ediyor.

Bir hükümdar:

“Gücümü herkes görsün.”

diye saray yaptırıyor.

Bin yıl sonra insanlar geliyor ve:

“Bakın, bütün güçler geçiciymiş.”

diye o saraya bakıyorlar.

## Akıl, Keşif ve Ağıt

Kurtuba’dan ayrılırken zihnimde üç kişi birlikte yürüyordu.

İbn Rüşd bana:

**Düşün.**

diyordu.

Varlığın sebeplerini araştır.

Aklını kullan.

Hakikatten korkma.

Çünkü gerçek hakikat başka bir hakikatle çatışmaz.

İbnü’l-Arabî biraz ileriden dönüp:

**Ama aklının sınırlarını da bil.**

diyordu sanki.

Her şey kavrama sığmaz.

Bazı şeyler yaşanır.

Bazı hakikatler yalnızca tarif edilmez; tecrübe edilir.

Sonra Rundî’nin sesi geliyordu:

Bütün bunların hiçbirinin dünyada ebedî olduğunu zannetme.

Çünkü şehirler de ölür.

Devletler de.

Medeniyetler de.

Bu üç sesi yan yana koyduğum zaman Kurtuba benim için anlam kazandı.

**İbn Rüşd bana medeniyetin aklını anlattı.**

**İbnü’l-Arabî ruhunu.**

**Rundî ise faniliğini.**

Ve belki Kurtuba’nın bütün hikâyesi bu üç kelimede saklıydı:

**Akıl. Ruh. Fanilik.**

Şehirden ayrılırken son defa arkamı dönüp baktığımda artık yalnızca Kurtuba Camii’ni, Roma Köprüsü’nü veya Medinetüzzehra’yı görmüyordum.

Bir medeniyetin hayatını görüyordum.

Doğmuştu.

Düşünmüştü.

Bilim üretmişti.

Şiir söylemişti.

Felsefe yapmıştı.

Allah’ı aramıştı.

Saraylar kurmuştu.

Sonra parçalanmıştı.

Ve sonunda ağıdı yazılmıştı.

Ama hikâye bitmemişti.

Çünkü İbn Rüşd’ün mezarı kaybolmuş olsa da kitapları hâlâ okunuyordu.

İbnü’l-Arabî sekiz asırdır insanlara varlığı düşündürmeye devam ediyordu.

Rundî’nin ağıtı hâlâ insanın içine dokunuyordu.

Ve Kurtuba Camii’nin sütunları hâlâ ayaktaydı.

Belki medeniyetlerin gerçek ömrü de burada aranmalıdır.

Devletin yaşadığı yıllarda değil.

Kendisinden sonra insanlara sordurmaya devam ettiği sorularda.

Roma Köprüsü’nün üzerinden bir kez daha Guadalquivir’e baktım.

Su akıyordu.

O zaman Kurtuba’dan bana kalan son cümle zihnimde kendiliğinden şekillendi:

**İnsan gider, devlet gider, şehir değişir; fakat iyi sorulmuş bir soru, söylenmiş güçlü bir söz ve taşa işlenmiş güzel bir fikir bazen onları kuran medeniyetten çok daha uzun yaşar.**

ENDÜLÜS YOLCULUĞUMUZ KURTUBA
0

Tamamen Ücretsiz Olarak Bültenimize Abone Olabilirsin

Yeni haberlerden haberdar olmak için fırsatı kaçırma ve ücretsiz e-posta aboneliğini hemen başlat.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

H24 Haber ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

KAI ile Sohbet Et

KAI ile Haber Hakkında Sohbet

Yapay zeka asistanı
Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.