6-7 Eylül 1955, Türkiye’nin yakın tarihinin en acı ve karanlık olaylarından biridir. İstanbul başta olmak üzere birçok yerde Rumlara, Ermenilere ve diğer gayrimüslim yurttaşlara ait evler, iş yerleri, kiliseler ve mezarlıklar saldırıya uğradı; yağmalandı ve büyük bir tahribata maruz kaldı.
Olayların fitilini, Selanik’te Mustafa Kemal’in doğduğu eve bomba atıldığı haberinin yayılması ateşledi. Ancak kısa sürede ortaya çıkan tablo, yaşananların yalnızca kendiliğinden gelişen bir öfke patlaması olmadığını gösterdi. Saldırılar öncesinde bazı ev ve iş yerlerinin işaretlendiğine dair tanıklıklar, hedeflerin önceden belirlenmiş olabileceğine ilişkin önemli göstergelerden biridir. Saldırıların örgütlenmesinde devlet içerisindeki bazı yapıların rolünün bulunup bulunmadığı ise tarihçiler tarafından hâlâ tartışılmaktadır.
6-7 Eylül’ü anlamak için yalnızca o iki güne bakmak da yeterli değildir. Osmanlı’nın son dönemlerinden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan süreçte gayrimüslim toplulukların maruz kaldığı baskılar, dışlayıcı milliyetçi anlayışlar ve uygulanan ekonomik ve sosyal politikalar, Türkiye’nin çok kültürlü yapısını zaman içerisinde zayıflattı. 6-7 Eylül, bu uzun tarihsel sürecin en ağır kırılma noktalarından biri oldu.
Saldırıların ardından İstanbul’un kadim Rum toplumu büyük bir travma yaşadı. Çok sayıda insan evini, işini ve en önemlisi güven duygusunu kaybetti. Bunun uzun vadeli sonuçlarından biri ise İstanbul’un yüzyıllardır sahip olduğu çok kültürlü ve çok inançlı toplumsal yapının ciddi biçimde zedelenmesi oldu.
Bugün, 71 yıl sonra, 6-7 Eylül’ü hatırlamak yalnızca geçmişte yaşananları anmak anlamına gelmemelidir. Asıl mesele, geçmişte yapılan yanlışlardan ders çıkarabilmektir. Çünkü nefret dili, ayrımcılık ve ırkçılık yalnızca geçmişin meseleleri değildir.
Bugün de farklı kimliklere, etnik kökenlere veya topluluklara yönelik saldırılarla ve ayrımcı söylemlerle karşılaşabiliyoruz.
Zonguldak’ta ekmek parası için çalışan mevsimlik işçilere yönelik ırkçı saldırılar ya da spor müsabakalarında açılan ayrımcı pankartlar, geçmişle bugün arasında kurulması gereken önemli bir bağlantıya işaret ediyor:
İnsanları etnik ve inançsal kimlikleri üzerinden hedef alan zihniyet değişmediği sürece, geçmişte yaşanan acıların farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkma tehlikesi vardır.
Geçmişle yüzleşmek, yalnızca 6-7 Eylül mağdurlarını anmak değildir. Rum’un, Ermeni’nin, Kürt’ün, Türk’ün, Arap’ın ve bu topraklarda yaşayan herkesin onurunu ve hakkını savunabilmektir. Bir insanın kimliği, dili, inancı veya memleketi nedeniyle hedef alınmasına karşı durabilmektir.
6-7 Eylül bize açık bir ders bırakıyor: Bir toplumda nefret dili normalleştirilir, ayrımcılık sıradanlaştırılır ve farklılıklar tehdit olarak görülürse bunun bedelini bütün toplum öder.
Tarih değişir, dönemler değişir. Fakat zihniyet değişmedikçe acılar, farklı biçimlerde yeniden karşımıza çıkabilir.
Bu nedenle 6-7 Eylül’ü unutmayalım. Geçmişle yüzleşelim; ayrımcılığa, nefret diline ve ırkçılığa bugün de hep birlikte karşı duralım.
Vesselam.




