tr usd
USD
0.06%
Amerikan Doları
47,57 TRY
tr euro
EURO
0.05%
Euro
54,77 TRY
tr chf
CHF
0.06%
İsviçre Frangı
58,72 TRY
tr jpy
JPY
0%
Japon Yeni
0,00 TRY
tr rub
RUB
-0.64%
Rus Rublesi
0,58 TRY
tr cny
CNY
0.12%
Çin Yuanı
7,04 TRY
tr gbp
GBP
0.13%
İngiliz Sterlini
63,97 TRY
tr eur-usd
EURO/USD
-0.01%
Euro Amerikan Doları
1,15 TRY
bist-100
BIST
0.93%
Bist 100
13.535,56 TRY
gau
GR. ALTIN
0.06%
Gram Altın
6.201,10 TRY
tr btc
BTC
-1.34%
Bitcoin
3.741.789,00 TRY
tr eth
ETH
-1.36%
Ethereum
117.315,00 TRY
tr bch
BCH
0.61%
Bitcoin Cash
11.882,35 TRY
tr xrp
XRP
-0.59%
Ripple
65,82 TRY
tr ltc
LTC
2.57%
Litecoin
2.393,23 TRY
tr bnb
BNB
-0.55%
Binance Coin
33.038,00 TRY
tr sol
SOL
-1.24%
Solana
4.883,85 TRY
tr avax
AVAX
0.68%
Avalanche
349,40 TRY
  1. Haberler
  2. Genel
  3. EMEĞİN TASFİYESİ

EMEĞİN TASFİYESİ

Google'da Abone Ol service
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

EMEĞİN TASFİYESİ

İşçi artık neden yalnızca çalışmalı, ama konuşmamalı?

Sendikal Hak arama – Halkı kin ve düşmanlığa tahrik

Bir ülkede emeğin tasfiyesi, işçinin işten çıkarılmasıyla başlamaz. Çok daha önce başlar. İşçinin örgütlenme kapasitesi zayıflatıldığında, sendikaların gücü etkisizleştirildiğinde, grevi daraltıldığında, toplu pazarlık gücü törpülendiğinde ve en sonunda hakkını ararken kullandığı dil kriminalize edildiğinde emek, yalnızca ekonomik bir güç olmaktan çıkar siyasal ve toplumsal bir özne olma kapasitesini de kaybetmeye başlar.

Bugün Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır ile Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu’nun tutuklanması etrafında ortaya çıkan tartışmayı yalnızca bir ceza soruşturması olarak okumamak gerekiyor. Çünkü burada tartışılan şey, iki sendikacının sosyal medya paylaşımlarının suç oluşturup oluşturmadığından çok daha büyük bir meseleye dokunuyor:

Ayrıca; Yargıya intikal eden suç konusunun suç olup-olmadığı tartışması için değil hak arama ve Halkı kin düşmanlığa tahrik konusunun hukuki ince ayırımına dokunmak ve Bu iki düşüncenin ince çizgisinin ayırımı farkları nerede başlar nerede biter?

Türkiye’de işçinin hak arama biçimi ne zamandan beri kamu düzeni problemi olarak görülmeye başlandı?

Çakır ve Aksu, Yıldızlar SSS Holding bünyesindeki Doruk Madencilik ve Eti Gümüş işçilerinin aylardır ödenmeyen ücretleri, kıdem tazminatları ve diğer işçilik alacakları için yürüttükleri mücadele sırasında gözaltına alındı ve 26 Ağustos’ta “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik” suçlamasıyla tutuklandı. Tutuklama kararında, sosyal medya paylaşımlarının demokratik hak arama ve eleştiri sınırlarını aştığı ve sendikacıların “kitleler üzerindeki sevk ve idare yetkinlikleri”nin de dikkate alındığı aktarıldı.

Burada sendikacıların konuşmaları üzerinde özellikle durmak gerekiyor:

“Kitleleri sevk ve idare etme yetkinliği.”

Sendikacının temel işi zaten budur. Sendika, işçileri örgütler. İşçileri bir araya getirir. Toplu pazarlık gücü oluşturur. Gerektiğinde grev yapar.

İşverene karşı tek tek işçilerin değil, kolektif emeğin gücüyle konuşur.

O halde bir sendika yöneticisinin işçileri örgütleyebilmesi nasıl olur da kendi başına suçun ağırlığını artıran bir unsur haline gelir?

Burada hukuk ile siyaset arasındaki o ince çizgiye geliyoruz.

Çünkü mesele yalnızca “ne söylendiği” değildir.

Mesele aynı zamanda kimin konuştuğu ve kimin adına konuştuğudur.

İşçilerin .En temel meselelerinden biri, emeğin üretim sürecinde vazgeçilmez olduğu halde üretim araçlarının mülkiyeti üzerinde belirleyici bir güce sahip olmamasıdır. İşçi üretir, fakat ürettiği değerin dağılımı üzerinde aynı ölçüde söz sahibi değildir.

Kapitalizmin tarihsel gelişimi bu çelişkiyi ortadan kaldırmadı.

Tam tersine, onu daha karmaşık hale getirdi.

Bugün işçinin karşısında yalnızca fabrika sahibi yoktur. Holdingler, finansal sermaye, taşeronlaşma, esnek çalışma, geçici istihdam, borçluluk, platform ekonomisi ve küresel tedarik zincirleri vardır.

Ancak bütün bu dönüşümlere rağmen temel mesele değişmemiştir:

Emeğini satarak yaşayan insan, kendi emeği üzerindeki denetimini ne ölçüde koruyabiliyor?

İşte emeğin tasfiyesi tam da burada başlıyor.

Çünkü modern kapitalizm işçiyi artık yalnızca fabrikada denetlemiyor.

Onu borçla, güvencesizlikle, işsizlik tehdidiyle, performans ölçümleriyle, bireyselleştirilmiş çalışma biçimleriyle ve sürekli rekabetle de yönetiyor.

İktidar yalnızca yasaklayan bir mekanizma değildir. İnsanların nasıl davranacağını, neyi normal kabul edeceğini ve hangi sınırlar içinde hareket edeceğini belirleyen bir ilişkiler ağıdır.

Bu nedenle emeğin tasfiyesi yalnızca “işçiye baskı yapılması” değildir.

Daha incelikli bir süreçtir.

İşçiye, “Çalışabilirsin ama örgütlenme” denir.

“Örgütlenebilirsin ama fazla görünür olma.”

“Konuşabilirsin ama fazla sert konuşma.”

“Protesto edebilirsin ama düzeni rahatsız etme.”

“Hakkını arayabilirsin ama kamusal alanı işgal etme.”

Ve en sonunda:

“Sesini yükseltirsen suç işleyebilirsin.”

İşte emeğin tasfiyesi bazen tam olarak böyle gerçekleşir.

Burada Polanyi’nin büyük dönüşümüne dönmek gerekiyor. Karl Polanyi, piyasa ekonomisinin toplumsal ilişkiler üzerindeki dönüştürücü etkisini anlatırken emeğin, toprağın ve paranın gerçek anlamda sıradan mallar olmadığını söyler. Bunların “meta” haline getirilmesi, toplumun kendisini piyasanın ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlemesi anlamına gelir.

Emek bunun ençarpıcı örneğidir.

İnsan emeğini bir mal gibi alıp satabilirsiniz.

Ama emeğin arkasında bir insan vardır. O insanın ailesi vardır. Hayatı vardır. Onuru vardır. Geçmişi vardır. Geleceği vardır.Ve en önemlisi, siyasal bir iradesi vardır.

Bu nedenle işçiyi yalnızca “işgücü” olarak görmek, emeğin toplumsal boyutunu görünmez hale getirir.

Bugün Türkiye’de yaşanan birçok çalışma hayatı tartışmasında işçinin yalnızca üretim maliyetinin bir unsuru haline getirildiğini görüyoruz.

Ücret maliyettir. Tazminat maliyettir. Sendika maliyettir. Grev maliyettir.

İş güvenliği maliyettir. İşçinin sesi ise “risk”tir. Tam da bu noktada sistemin dili değişir. İşçinin hakkı “talep” olmaktan çıkar, “sorun” haline gelir.

Sendikanın eylemi “demokratik faaliyet” olmaktan çıkar, “kamu düzeni” meselesine dönüşür. Ve işçinin itirazı “sınıfsal talep” olmaktan çıkar, “toplumsal gerilim” olarak tanımlanır. Oysa anayasal düzen başka bir şey söylüyor.

Anayasa’nın 26. maddesi ifade özgürlüğünü, 34. maddesi toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkını, 36. maddesi hak arama hürriyetini ve 51. maddesi sendika kurma hakkını güvence altına alıyor. Toplu iş sözleşmesi hakkı da 53. maddede düzenleniyor.

Yani işçinin hakkını araması devletin lütfettiği bir özgürlük değildir.

Anayasal bir haktır.

Sendikanın örgütlenmesi bir nezaket değildir.

Anayasal bir haktır.

İşçinin itiraz etmesi toplumsal düzenin dışına çıkmak değildir.

Demokratik düzenin içindedir. Elbette hiçbir hak sınırsız değildir.

Şiddet çağrısı yapılamaz. İnsanlar hedef gösterilemez.

Bir toplumsal kesim diğerine karşı saldırıya teşvik edilemez.

Mal ve can güvenliği ihlal edilemez.

Bunlar hukuk devletinin tartışmasız sınırlarıdır.

Fakat sert eleştiri ile şiddet çağrısını, ekonomik eleştiri ile toplumsal düşmanlığı, sendikal örgütlenme ile kamu güvenliğine yönelik tehdidi aynı kategoriye koymak da hukuk devletinin sınırlarını aşmak olur.

Çünkü TCK 216’nın varlık nedeni, toplumdaki her sert tartışmayı cezalandırmak değil kamu barışını gerçekten tehdit eden belirli davranışları cezalandırmaktır.

Bu nedenle hukuk açısından asıl soru “Bu sözler sert miydi?” değildir.

Asıl soru şudur:

Bu sözler gerçekten belirli bir toplumsal kesime karşı kin ve düşmanlık yaratmaya mı yönelikti? ve kamu güvenliği bakımından somut bir tehlike doğurdu mu?

Bu ayrım yapılmadan ceza hukukunun alanı genişletilirse, yarın yalnızca sendikacının değil gazetecinin, akademisyenin, siyasetçinin ve sıradan yurttaşın da aynı belirsizliğin içine çekilmesi mümkündür.

Anayasa Mahkemesi’nin ifade özgürlüğüne ilişkin içtihadı da demokratik toplumun çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirlilik üzerine kurulması gerektiğini bazı görüşlerin veya ifade biçimlerinin makamlar açısından kabul edilemez bulunmasının tek başına onları özgürlük korumasından çıkarmadığını vurgulamaktadır.

Burada “hegemonya” kavramı bize başka bir pencere açıyor. Hegemonya yalnızca zor kullanarak kurulmaz. Bir düzen, insanların o düzeni doğal, kaçınılmaz ve alternatifsiz görmeye başlamasıyla da hegemonik hale gelir.

İşte emeğin tasfiyesinin en ileri biçimi budur.

İşçi yalnızca düşük ücret almaya razı olduğunda değil, düşük ücretin doğal olduğuna inandığında tasfiye edilir.

Güvencesiz çalışmayı kader olarak gördüğünde tasfiye edilir.

Sendikanın gereksiz olduğuna inandığında tasfiye edilir.

“Ben sesimi çıkarırsam işimi kaybederim” dediğinde tasfiye edilir.

Ve nihayet “Benim sesim zaten hiçbir şeyi değiştirmez” noktasına geldiğinde tasfiye tamamlanır.

Bu yüzden emeğin tasfiyesi yalnızca ekonomik değildir.

Emeğin zihinsel ve siyasal tasfiyesi de vardır.

İşçiye yalnızca susması değil, suskunluğunu normal kabul etmesi öğretilir.

Demokratik toplumun kamusal alanı, farklı çıkarların ve farklı toplumsal grupların kendi taleplerini görünür kılabildiği bir iletişim alanıdır.

İşçi hareketi bu alanın tarihsel aktörlerinden biridir. İşçi yalnızca fabrikada üretmez. Kamusal alanda da konuşur. “Ücretim düşük” der. “Çalışma koşullarım kötü” der. “İş güvenliğim yok” der. ‘’Patron sözünü tutmadı” der. ’Devlet denetlemiyor” der. ‘’Bu yasa yanlış” der.“Bu ekonomik model işçiyi yoksullaştırıyor” der.

Bunların hepsi siyasal cümlelerdir.

Çünkü emek meselesi hiçbir zaman yalnızca fabrika meselesi değildir.

Ücret politikası devlet politikasıdır. Vergi sistemi siyasal bir tercihtir.

İş güvenliği denetimi kamusal bir sorumluluktur. Sendikal mevzuat siyasal bir tercihtir.

Asgari ücret siyasal bir karardır.

Dolayısıyla işçinin bütün bu alanlarda söz söylemesi, doğal olarak siyasal alana girmesi demektir.

İşçiyi “sadece ekonomik meselelerle ilgilenmesi gereken” bir toplumsal aktöre indirgemek, onu siyasetten dışlamak anlamına gelir.

Çakır’ın mahkemedeki sözleri bu açıdan son derece çarpıcıdır.

22 yıl madencilik yaptığını, emekli aylığının 23.700 lira olduğunu ve yer altında çalışan madencilerin aynı sorunları yaşamaması için sendikayı kurduklarını anlatıyor. “Yerin altında çalışan madenci kardeşlerim mağdur olmaktadır. Bunu savunmayıp neyi savunacağım?” diye soruyor.

Bu cümle aslında meselenin özünü anlatıyor.

Bir sendika başkanından ne bekliyoruz? İşçinin mağduriyetini görüp susmasını mı? İşçinin ücretinin ödenmediğini bilip sessiz kalmasını mı?

İşçinin tazminatının verilmediğini görüp “kamu düzeni bozulmasın” diye konuşmamasını mı?

Yoksa sendika başkanının tam da bunun için var olduğunu mu kabul ediyoruz?

Burada cevap verilecek soru hukuki olduğu kadar siyasidir.

Çünkü sendika eğer yalnızca işverenin karşısında sessizce dilekçe veren bir kuruma dönüştürülürse, sendikanın tarihsel işlevi ortadan kaldırılmış olur.

Sendika, işçinin yalnızca temsilcisi değildir.

İşçinin kolektif sesidir.

Aksu’nun savunmasında söylediği “İşçilerden yana olmak suçsa ben bunu seri bir şekilde işledim” sözü de bu açıdan yalnızca retorik bir cümle değildir. O cümlenin altında bir sınıfsal kimlik ve siyasal aidiyet vardır. Aksu, holdinglerin zenginleşmesi ile halkın yoksullaşması arasındaki ilişkiyi eleştirdiğini ve sendikal görevi gereği işçilerden yana konuştuğunu savunuyor.

Bu görüş doğru olabilir veya yanlış olabilir. Abartılı olabilir. Siyasi olarak taraflı olabilir. Sınıfsal olabilir. Ama bir ekonomik sistemi eleştirmek ile bir toplumsal kesime karşı kin ve düşmanlığı körüklemek aynı şey değildir.

Demokrasinin sınavı tam da burada başlar.

Çünkü kapitalizm üzerine konuşmak sınıfsal konuşmaktır.

Gelir dağılımını eleştirmek sınıfsal konuşmaktır.

Holdinglerin gücünü tartışmak sınıfsal konuşmaktır.

İşçinin yoksullaşmasını gündeme getirmek sınıfsal konuşmaktır.

Sınıf kavramının kendisini ceza hukukunun şüpheli alanına sokarsanız, siyasal düşüncenin önemli bir bölümünü de kriminalize etme riskini yaratmış olursunuz.

Üstelik olayın başka bir boyutu daha var.

Ancak demokratik kamuoyunun sorması gereken sorular vardır:

Neden tam bu süreçte? Neden işçi eylemi devam ederken?

Neden sendikal yöneticilerin örgütleyici faaliyetleri bu kadar merkezi bir unsur olarak değerlendirilirken? Ve neden aylardır çözülmeyen bir işçilik alacağı meselesi, sonunda ceza hukukunun merkezine taşınıyor?

Bunlar meşru sorulardır. Çünkü hukuk devleti yalnızca karar vermekle değil, kararın gerekçesini toplumun ikna edebileceği açıklıkta ortaya koymakla da güçlenir.

Bir sendika başkanının tutuklanması yalnızca o sendika başkanını etkilemez. Onu izleyen binlerce işçiyi de etkiler. Bir işçi şöyle düşünmeye başlar:

“Ben de konuşursam?”

“Ben de patronu eleştirirsem?”

“Ben de sosyal medyada paylaşım yaparsam?”

“Ben de eyleme katılırsam?”

“Ben de sendikaya üye olursam?”

İşte demokratik toplum bakımından asıl tehlike bazen tam burada ortaya çıkar. Ceza yalnızca cezalandırdığı kişiye etki etmez. Başka insanlara da örnek olur. Ve eğer bu örnek “konuşma” ise, hukuk düzeni yalnızca iki kişiyi değil, onların ötesinde daha geniş bir toplumsal alanı etkiler.

Bu nedenle ifade özgürlüğü davalarında yalnızca sanığın davranışına değil, müdahalenin toplum üzerindeki etkisine de bakmak gerekir.

Türkiye’nin emek tarihine baktığımızda bu mesele yeni değildir.

Osmanlı’nın son dönemlerinden Cumhuriyet’e, tek parti döneminden çok partili hayata, 1960’ların yükselen işçi hareketlerinden 15-16 Haziran’a, 1980 darbesinden neoliberal dönüşüme kadar Türkiye’de emek her güçlendiğinde siyasal alanla ilişkisi de büyümüş emek örgütleri yalnızca ücret pazarlığı yapan yapılar olmaktan çıkıp toplumsal taleplerin taşıyıcısı haline gelmiştir.

12 Eylül 1980 bunun en büyük kırılmalarından biridir.

Darbe yalnızca siyasal partileri veya parlamentoyu hedef almadı.

Toplumun örgütlenme kapasitesini de yeniden düzenledi. Sonraki neoliberal dönem ise başka bir dönüşüm yarattı. Taşeronlaşma. Esnek çalışma. Özelleştirme. Sendikasızlaşma. Güvencesizlik. Bireyselleşme.

Bütün bunlar işçinin kolektif gücünü parçaladı.

Eskiden aynı fabrikada çalışan yüzlerce işçi aynı işverenle karşı karşıyayken, yeni çalışma rejimlerinde işçi farklı taşeronlara, farklı şirketlere, farklı sözleşmelere ve farklı statülere bölündü.

İşçi sınıfı ortadan kalkmadı.

Ama örgütlenmesi zorlaştırıldı.

İşte emeğin tasfiyesi burada daha görünür hale geliyor.

Bugün Türkiye’de işçiyi susturmak için her zaman doğrudan “sus” demeye gerek yok. Bazen onu yalnızlaştırmak yeterlidir. Sendikayı zayıflatmak yeterlidir. İş güvencesini kırmak yeterlidir. Taşeronlaştırmak yeterlidir.

Geçici çalıştırmak yeterlidir. İşçiyi borçlandırmak yeterlidir. İşsiz kalma korkusunu sürekli canlı tutmak yeterlidir. Ve bütün bunların üzerine, örgütlü itirazı hukuki risk haline getirdiğinizde ortaya son derece etkili bir disiplin mekanizması çıkar.

“İnsanların kendi davranışlarını kendilerinin denetlemesini sağlamak.”

İşçi konuşmadan önce düşünür ‘’Bunu söylersem?”“Şunu paylaşsam?”

“Eyleme katılsam?” Ve sonunda hiç konuşmaz.

İşte iktidarın en görünmez biçimi budur.

İnsanın kendi kendisini susturması.

Bu yüzden mesele yalnızca Çakır ve Aksu’nun tutuklanması değildir.

Mesele, Türkiye’de emeğin kamusal alandaki yeridir.

İşçi konuşacak mı? Sendika konuşacak mı? Sınıf meselesi konuşulacak mı?

Sermaye ile emek arasındaki güç eşitsizliği tartışılacak mı?

Holdinglerin ekonomik ve siyasal gücü eleştirilebilecek mi?

Devletin çalışma hayatındaki denetim sorumluluğu sorgulanabilecek mi?

Bunların hepsi demokratik toplumun sorularıdır.

Eğer bu soruların cevabı “evet ama…” diye başlıyor ve her “ama”nın sonunda ceza hukuku beliriyorsa, o zaman emeğin kamusal alandaki alanı gerçekten daralıyor demektir.

Bunun karşısında sendikaların da kendisine dönüp bakması gerekiyor.

Çünkü emeğin tasfiyesi yalnızca devlet tarafından yapılmaz.

Sendikal bürokrasi de bazen emeğin siyasallığını törpüleyebilir.

İşçinin öfkesini kontrollü bir pazarlık masasına hapsedebilir.

Radikal talepleri makul sınırlar içerisinde eriterek sistemin kabul edebileceği bir dile dönüştürebilir.

Sendikayı işçinin örgütü olmaktan çıkarıp işveren ve devletle iletişim kuran profesyonel bir kuruma dönüştürebilir.

Hegemonya kavramı burada yeniden karşımıza çıkar. Hegemonya yalnızca devletin baskısı değildir. Toplumun kendi kurumları aracılığıyla mevcut düzenin sınırlarını yeniden üretmesidir.

Bu nedenle emeğin tasfiyesiyle mücadele yalnızca “devlete karşı sendika” meselesi değildir. Sendikanın kendi demokratik niteliğini de koruması gerekir.İşçinin sözünü işçiden koparmamalıdır. İşçinin öfkesini bürokratik dile tercüme ederek etkisizleştirmemelidir.

Çünkü sendikanın varlık nedeni işçinin sesini kısmak değil, onu kolektif bir güce dönüştürmektir.

Sendika bunun tarihsel örneklerinden biridir.

İşçi örgütlenmesi kapitalizmin dışında bir olgu değildir.

Tam tersine, kapitalizmin kendi içinden doğmuş bir toplumsal savunma mekanizmasıdır.

Bu nedenle sendikayı zayıflatmak yalnızca işçinin ücretini düşürmez.

Toplumun piyasa karşısındaki savunma kapasitesini de azaltır.

Ve emeğin tasfiyesi derinleştikçe toplumun bütün kesimleri daha güvencesiz hale gelir.

Bugün mesele madencidir. Yarın sağlık çalışanıdır. Sonra öğretmendir.

Sonra kurye. Sonra beyaz yakalı. Sonra küçük esnaf. Çünkü güvencesizliğin sınıfı yoktur.

Tam da bu nedenle Gökay Çakır ve Başaran Aksu dosyasını yalnızca “solcuların meselesi” olarak görmek büyük bir hata olur.

Bu mesele, iktidara yakın olup olmama meselesi de değildir.

Sendikaya üye olup olmama meselesi de değildir.

Hatta işçi olup olmama meselesi bile değildir.

Bu mesele, bir yurttaşın devlete, işverene, sermayeye veya herhangi bir güçlü aktöre karşı hakkını ararken ne kadar özgür olacağı meselesidir.

Bugün işçinin hakkını savunursunuz. Yarın başka bir yurttaş kendi hakkını savunur. Hukuk ikisi için de aynı ölçüyü kullanmak zorundadır.

Bir hukuk devletinin büyüklüğü, güçlülerin haklarını ne kadar iyi koruduğuyla değil, güçsüzlerin hak arama imkanını ne kadar güvence altına aldığıyla ölçülür.

Çünkü güçlü zaten kendisini koruyabilir. İşçinin ise sendikaya ihtiyacı vardır. Sendikanın da hukuka. Hukukun da özgürlüğe. Özgürlüğün de kamusal alana. Bu zincirin herhangi bir halkası kırıldığında emek yalnızca ekonomik olarak değil, siyasal olarak da zayıflar.

İşte bu nedenle bugün sorulması gereken soru “Çakır ve Aksu suçlu mu?” sorusundan ibaret değildir.

Elbette bu sorunun hukuki cevabını bağımsız mahkemeler verecektir.

Ancak toplumun sorması gereken daha büyük bir soru vardır:

İşçinin sesini hangi noktada tehdit olarak görmeye başladık?

Çünkü işçinin bağırması bazen yalnızca bir bağırış değildir.

Bir ücretin ödenmediğini anlatır. Bir tazminatın gasp edildiğini anlatır.

Bir iş güvenliği problemini anlatır. Bir ailenin geçinemediğini anlatır.Bir bölgenin yoksullaştığını anlatır. Bir ekonomik düzenin adaletsizliğini anlatır. Ve bazen bütün bunların üst üste binmesiyle ortaya çıkan şey, bir işçinin sloganından çok daha büyük hale gelir:

Toplumun kendi vicdanının sesi.

Bugün emeğin tasfiyesi dediğimiz şey tam da bu sesi görünmez hale getirme sürecidir. İşçiyi yalnızca çalışan olarak görmek. Ama yurttaş olarak görmemek. Üretirken değerli, konuşurken sorunlu saymak. Vergi öderken makbul, hakkını isterken tehlikeli görmek. Sessizken “çalışkan”, örgütlendiğinde “provokatör” ilan etmek. İşte bütün mesele burada düğümleniyor. Oysa demokrasi sessiz işçi istemez. Demokrasi örgütlü yurttaş ister. İşçi örgütlenir. Konuşur. İtiraz eder. Pazarlık yapar. Gerekirse greve gider. Bunların hepsi modern demokrasinin tarihsel kazanımlarıdır.

Bunları ortadan kaldırdığınızda yalnızca işçinin değil, demokrasinin de alanını küçültürsünüz.

Çakır ve Aksu’nun tutuklanması bu nedenle hukukçuların, sendikacıların veya emek örgütlerinin kendi dar alanlarına bırakılabilecek bir mesele değildir.

Bu dosya Türkiye’nin demokratik hukuk devleti iddiasını sınayan dosyalardan biridir.

Mahkeme elbette suçun unsurlarına bakacaktır. Sözlerin bağlamını değerlendirecektir. TCK 216’nın koşullarının oluşup oluşmadığını inceleyecektir. İfade özgürlüğü ile kamu düzeni arasındaki dengeyi kuracaktır. Ama toplum da kendi sorusunu sormaya devam edecektir:

Bir işçinin hakkını savunan sendikacı, ne zaman “tehlikeli” hale gelir?

Cevap, “işçileri örgütlediği zaman” olamaz.

Çünkü sendikanın varlık nedeni örgütlemektir.

Cevap, “sert konuştuğu zaman” da olamaz.

Çünkü demokratik toplumda sert eleştiri özgürlüğün sınırları içinde kalabilir.

Cevap, “iktidarı veya sermayeyi rahatsız ettiği zaman” hiç olamaz.

Çünkü demokrasinin görevi güçlüleri rahatsız etmeyen bir toplum üretmek değildir.

Asıl sınır şudur: Şiddet. Açık saldırı. Somut tehdit. Gerçek ve yakın tehlike.

Başkalarının temel haklarına yönelik ağır ihlal. Bunun ötesinde kalan sert, rahatsız edici ve sınıfsal eleştiriyi ceza hukukuyla susturmak, emeğin kamusal alanını daraltır.

Asıl sorusu yalnızca “işçi ne kadar ücret alıyor?” değildi.

Daha derin bir soru vardı:

İnsan kendi hayatının üretim koşulları üzerinde ne kadar söz sahibidir?

Bu soru bugün hala geçerlidir. İşçi çalışıyor ama söz söyleyemiyorsa; üretim yapıyor ama karar veremiyorsa, vergi ödüyor ama hakkını ararken korkuyorsa;

örgütlenebiliyor ama örgütlenmesinin bedelinden çekiniyorsa; o zaman mesele yalnızca düşük ücret değildir. Mesele yurttaşlığın niteliğidir.

Çünkü ekonomik eşitsizlik siyasal eşitsizliği de üretir.

Siyasal eşitsizlik ise zamanla demokratik eşitsizliğe dönüşür.

İşte emeğin tasfiyesi böyle tamamlanır. Önce işçinin pazarlık gücü azalır.

Sonra örgütlenme gücü. Sonra kamusal görünürlüğü. Sonra sözü.

En sonunda da kendi hakkını savunma cesareti.

Geriye yalnızca çalışan bir beden kalır.

Ve belki de kapitalizmin en çok istediği şey tam olarak budur:

Çalışan ama konuşmayan insan.

Fakat demokrasi bunun tersini söylemek zorundadır.

İnsan yalnızca çalışan bir beden değildir. İşçi yalnızca üretim faktörü değildir. Sendika yalnızca toplu sözleşme bürosu değildir. Hak aramak yalnızca ekonomik faaliyet değildir. Ve emek yalnızca piyasanın konusu değildir. Emek, aynı zamanda toplumun siyasal ve ahlaki meselesidir.

Bu yüzden bugün asıl mücadele yalnızca iki sendikacının özgürlüğü üzerinden yürütülen bir mücadele değildir.

Asıl mücadele, işçinin kamusal bir özne olarak kalıp kalmayacağı mücadelesidir.

Çünkü işçinin susturulduğu yerde yalnızca emek susmaz.

Toplum susar. Ve toplum sustuğunda geriye kamu düzeni değil, yalnızca sessizlik kalır. Oysa sessizlik her zaman barış değildir.

Bazen yalnızca korkunun başka adıdır.

Son olarak hukukumuz ise;

İNCE ÇİZGİ NEREDE? YARGI NASIL AYIRIYOR?

Yargıtay’ın emsal kararlarına göre 4 başlık:

Sendikalar; Hedef: Patron, şirket, devlet politikası, yasa Hedef ise suç değil

TCK 216’da ise; Halkın bir kesimi. “Zenginler”, “dindarlar”, “bir bölge halkı” açıklamada yer alırsa suç.

Sendikalar; açıklaması önemlidir. “Hakkımızı istiyoruz, denildiğinde suç değil

TCK 216; açıklamasında “Onlar düşman, onlara karşı ayaklanın” denildiğinde suç.

Sendikalar; Amacımız: Hak almak, sorunu çözmek olmalı denildiğinde suç değil

TCK 216; açıklamadaki Amaç Kutuplaştırmak, çatışma çıkarmak ise suç

Sendikalar; Yöntemi ise Grev, yürüyüş, basın açıklaması, pankart olması durumunda suç değil

TCK 216; Yöntemde “Şunları linç edin”, “şu gruba saldırın” çağrısı durumunda suç kapsamında değerlendirilir.

Bu konuda AİHM’nin kararına da bakmakta yarar vardır.

AİHM Türkiye hakkında birçok kararda dedi ki: “İşçi eylemlerinde yapılan sert eleştiri bile ifade özgürlüğüdür. Doğrudan şiddet çağrısı yoksa TCK 216 uygulanamaz.” AİHM içtihatlarında: “Siyasi ve sendikal konuşmada abartı, sertlik olabilir. Doğrudan şiddet yoksa suç değildir.”

Av Mesut DEĞER

EMEĞİN TASFİYESİ
0

Tamamen Ücretsiz Olarak Bültenimize Abone Olabilirsin

Yeni haberlerden haberdar olmak için fırsatı kaçırma ve ücretsiz e-posta aboneliğini hemen başlat.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

H24 Haber ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

KAI ile Sohbet Et

KAI ile Haber Hakkında Sohbet

Yapay zeka asistanı
Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.