Sayın okuyucumuz bildiğiniz üzere “İslâm NATO’su metaforunu ilk kullanan kişi Merhum Erbakan Hoca’mızdır. D-8 bünyesinde oluşturulmak istenen “İslâm Savunma Gücü projesinden söz ederken iyi anlaşılsın diye “İslâm NATO’su” söylemini dile getiriyordu.
Hatırlayacağınız üzere 15 Haziran 1997 yılında 8 Müslüman ülke liderlerinin bir araya gelmesiyle İstanbul Çırağan Sarayı’nda D-8 (Ekonomik İşbirliği Teşkilatı) kurulmuş oldu. Bu yapının bünyesinde “Ortak Savunma Gücü” projesi de mevcuttu. Bu proje aslında kısa vadeliydi. Erbakan Hoca’mızın hedefinde D-60 ve D-160 projeleri de vardı. Bunları aşama aşama hayata geçirmeyi planlıyordu. D-60 ile Avrupa Birliği örneğinde olduğu gibi bütün Müslüman ülkeleri tek bayrak altında birleştirmeyi hedefliyordu. Akabinde ise kurumsal manada yeni bir “Birleşmiş Milletler” tesis etmek için antiemperyalist ülkelerle konsorsiyum oluşturmak istiyordu. Dünya insanlığına huzur ve güvenlik getirecek bu proje başta büyük şeytan ABD ve Siyonist çete olmak üzere küresel şer güçleri son derece rahatsız etmişti. Çünkü bu projeler onların işgal ve sömürü düzenlerini sonlandırmak için tasarlanmıştı. Hemen düğmeye basıp içimizdeki alçak piyonlarını devreye soktular. Onlar da (her ne kadar “generel” sıfatını taşıyor olsalar da) birer “emir eri” olarak tankları sokağa indirip “28 Şubat Postmodern Darbesi”ni yaptılar. Bu şekilde D-8 ve D-8 bünyesindeki “İslâm Savunma Gücü” projesi rafa kaldırılmış oldu…
Müslüman kamuoyumuzun bilinç ve erdem sahibi kesimi “İslâm Birliği” ve “İslâm Savunma Gücü” hayali ile hep bir beklenti içerisinde oldu. 26 Marta 2015 tarihinde ekran ve gazetelere bir manşet düşmüştü: “İşte İslâm Ordusu’nun muhteşem görüntüleri.” Ekranda 34 Müslüman ülkenin katılımı ile oluşturulan tören geçidi “İslâm Ordusu” olarak lanse ediliyordu. Bu haber günlerce medyayı meşgul etti. TV kanallarında bu ordu hakkında geniş kapsamlı oturumlar düzenlenip emekli generaller ve işin uzmanı kişiler analitik yorumlar yapıyor ve bu yapı sayesinde bölgemize huzur ve güvenlik geleceğinden söz ediliyordu. Açıkçası günler süren bu haber ve yoprumlar beklenti içerisindeki kamuoyumuzu bir hayli sevindirip heyecanlandırmıştı. Bu sevincin nedeni, başta Filistin olmak üzere nice İslâm beldelerinde zulüm gören, katliamlara maruz kalan insanlarımıza artık sahip çıkılacağı umuduydu. Fakat, bir de ne görelim! Suudi Arabistan’ın öncülüğünde kurulmuş bu ordunun hedefi Siyonist katil çeteyi bitirip Filistin’deki zulme son vermek değil, hedef Yemen’miş.
Öylesine ironik bir durum ki, teşkil edilen bu ordu meğerse Siyonist çete ve ABD gemilerine Ba’bul Mendeb’i kapattı diye (ABD ve Siyonist çete adına) Yemen’e saldırı hazırlığında. Niyet ve hedef Yemen’e saldırı olunca, bu yapıdan birçok Müslüman ülke “Biz neden kardeş ülke Yemen’e saldıralım?” diyerek geri çekilmek durumunda kaldı. 34 ülkeden geriye 9 Arap ülkesi kalmıştı. “ABD ve Siyonist çetenin emir eri Suudi Arabistan” yedeğine aldığı 8 Arap ülkesi ile Yemen’i bombalamaya başladı. Yemen, bildiğiniz üzere dünyanın en fakir ülkelerinden biri. ABD ve Siyonist çete emretti diye bu ülkeye saldırmak dünyanın en kahpece tutumundan başka bir şey değildi. Bu saldırı ve katliamlar tam 8 yıl sürdü. Ne yazık ki, bu süreçte hiçbir Müslüman ülke Suudi alçaklığına “dur” demedi. İran’ın mühimmat yardımı olmasaydı Yemen gösteremeyeceği mukavemetten dolayı tamamen yer ile yeksan olurdu. İran yardım etti, Yemen direndi ve Suudi Arabistan 8 yılın sonunda pes ederek geri çekilmek zorunda kaldı.
Aradan yıllar geçti. Bir de baktık ki, 31 Temmuz 2026 tarihinde TV kanalları ve gazete manşetleri 14 Müslüman ülkenin katılımı ile yeni bir “İslâm Ordusu’ndan söz ediyor. Suudi Arabistan’ın öncülüğünde kurulan bu yapı, Türkiye, Pakistan, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Mısır, Ürdün, (Suudi Arabistan’ın kontrolündeki) Yemen, Bangladeş, Nijerya, …




