Yahyâ Kemâl’in
“Şeb-i yeldâda uzar fecre kadar kıssa-ı aşk,
Tâ ki Mecnûn bitirir nutkunu Leylâ söyler.” Diye kışın uzun gecelerini tarif ettiği soğuk gecelerin yerine baharın habercisi olan ılık rüzgarların esmeye başladığı günlerde, hayatımda ilk kez vize almak için bir konsolosluğa gitmek üzere yola koyuldum. Sakalım, haki pantolonum ve ayağımdaki potinimle İranlı bir devrimci gibiydim. Elimdeki fotoğrafı koptu kopacak pasaportu görevliye uzatırken, garipsemişti. Beni baştan aşağıya süzdükten sonra;
“Şam’a neden gidiyorsun?” dedi.
-Ziyarete gidiyorum, her İranlı gibi…
Birden o buz gibi, agresif, öfkeli yüzü değişti. Tebessüm ederek “öyle mi!” dedi. Sonra halime acımış gibi masasındaki yapıştırıcıyı alarak fotoğrafımı yerine ustaca yapıştırmaya başlarken “fotoğrafının düşeceğinden bile habersizsin” derken tebessüm ederek, bana güven verici bir edanın içerisine girdi. Sonra hızlı bir şekilde vizemi onaylayarak, “bize de dua etmeyi ihmal etmezsin inş.” Dedi… Fotoğrafımın sarkıyor olması oluşabilecek hür türlü şüpheyi bertaraf etmişti. Bilmiyordum.
Çalıştığım yerden senelik iznimi aldım. Şam’a biletimi kesip hafta sonunu bekledim. Sakalsız halimi kimse görmesin istediğimden hareketten önce bir berberde kestirmeye karar vermiştim. Firdevsi Meydanı’ndan İnkılab Meydanı’na kadar son bir kez görecekmiş gibi etrafa bakınıp yürüyerek giderken Cuma günü tatili olmasına rağmen açık ve boş bir berber arıyordum ve en sonunda İnkılab Meydanı alt sokaklarında bir boş berber gördüm. İçeride küçük bir genç vardı, sağır ve dilsiz olduğunu selam vermeme el işaretiyle cevap vermesinden anladım. El işaretiyle sakal tıraşı olmak istediğimi anlatmaya çalıştım o da anlayacağım şekilde ustasının dışarı çıktığını 5-6 dakika içerisinde geleceğini söyleyince saatime baktım, daha vakit vardı. Beklemeye başladım ama ustası her halde öğle yemeğine gitmiş olmalıydı. Yarım saat geçti hala bekliyordum. Artık sabırsızlandım. Berber çırağı bu durumdan haberdardı, çok fazla birbirimizi anlamasak da bardağım boşalınca hemen bir çay daha takviye ediyordu.
Zaman daralınca işaretle makine ile sakalımı kesebileceğini söyledim, başını salladı. Berber koltuğuna oturdum, örtüyü örttükten sonra makineyi eline aldı ama sanırım ilk kez makineye dokunuyordu. Gencecik tatlı bir gençti kırmak istemedim, yoksa daha çocukluğumdan beri makas ve tıraş makinesiyle tanışmıştım. Her yol alışında sessiz şekilde tebessüm etmekle yetiniyordum. Dalmıştım ki, birden baktım bıyıklarımı da kesmiş, Şener Şen’in iflas etmiş köy ağası rolündeki görüntüsüne benzer bir görüntü oluşmuştu. Gülünç bir durumdu.
İçinde bulunduğum hal de gülünçtü..
Bir taksiye bindim Mehrabat Havaalanına vardım. Bilet, pasaport kontrolünden sonra bekleme salonunda bir süre bekleyip çayımı içtikten sonra uçaktaydım. Uçağa bindikten sonra, geride bıraktığım alıştığım rutin yaşamdan, Derbent ve Torçaldan uzaklaşmanın hüznü çöktü üstüme. Arkadaşlarım, günlük yaşantım ve ülkeyi boydan boya saran siyasi çalkantının dalga dalga büyüyen çekişmeleri. Etkilenmiyor değildik. Herkesim bizi kendisine benzetmeye çalışmasının ötesinde, onlara uymamızı biat etmemizi istiyorlardı, kimse kendimiz gibi kalmamızdan hoşlanmıyordu. İskender’e bile biat etmeyen bir kimyamızın olduğunu bilmiyorlardı.
İçimde ta uzaklardan gelen tarifi imkansız bir sıkıntı var. Türkiye’de uzun süre gençleri birbirine vurdurarak bu algıyla darbe geleneğini yeniden sahneleyen generallerin ceberut bir atmosfer inşa etmelerinden dolayı İran, Pakistan ve ardından Afganistan yolculuğunda her ülkede meydana gelen daralmadan dolayı ülkeden ülkeye dolaşmak zorunda kalmıştım. İran’dan gittiğimiz Afganistan’da bize anlatılanların tamamının yalan olduğunu gördükten sonra, oraya gelen Mavera ekibinin, olayı olduğu gibi aktarması için ricada bulunmuştuk. Erdem Beyazıd’ın aralarında bulunduğu grup Türkiye’de piyasaya yeni sürülmüş bir aracın reklamını İran ve Pakistan’da çekmek, aracın Kevir ve Pakistan’ın çöl ile sarp dağlarından nasıl geçtiğini reklam haline getireceklerdi, bu arada gelmişken Afganistan’daki cihadı yerinde görüp dergiye malzeme yapmak için gelmişlerdi. Hem Afganistan gerçeğini olduğu gibi aktaracakları ümidi ve uzun süredir haber alamadığımız darbecilerin nefesini kesmeye çalıştığı ülkeden haber alma ihtimalimiz doğmuştu. Uzun uzun muhabbetler ettik, sorular sorduk. Darbecilerin toplumun nefesini kesip, nasıl baskıyla sindirmeye çalıştıklarını, nobran uygulamalarını uzun uzun anlatıyorlardı. Ümit kırıcı, hayallerimizi, onurumuzu ayaklar altında ezen bir süreçti. Uzun sürmemesini temenni ediyorduk.
Ülkedeyken buralarla ilgili gerçek olmayan haberlerle duymuştuk. Pakistan olayını çabuk bitirdik. Cemaati İslami’nin bazı temsilcilerimiyle görüşmemizde, bize “Ziya’ul Hakk’ın bir İslam rehbri olduğunu, devletin İslami yöntemlerle yönetildiğini” söylemesi garibimize gitmişti gayri ihtiyari “darbecidir, ABD emrinde hareket ediyor… Yönetimin İslam ile hiçbir alakası yoktur. Toplumun halini gördük, İslam böyle bir adaletsizliği asla kabul etmez. Kaç kez çamur gibi akan su ile yol kenarında buldukları bir kutu ile yıkanan kadınlar gördük, insanlar sefalet içerisinde” dediğimizde fazlasıyla rahatsız olmuşlardı. Afganistan’da Himalaya Dağları’nın yükseklerine tırmanıp, günlerce yürürken az çok geldiğimiz ülke konusunda yeterince bilgi sahibi olmuştuk. Yurt dışına çıkma imkanı olmayanlar Sovyetlerin ağır bombardımanına rağmen, üç beş keçisiyle kerpiçten evinde kalmaya devam ediyordu. İki-üç gün yürüyüşten sonra bir köyün zenginine misafir olduğumuzda yiyecek imkanına sahip olmuştuk. Dağlardan düz ovaya indikçe büyük büyük tarlalar vardı. Ekilmişti ancak buğday değildi, kurumuş anızdan anladığımız kadarıyla afyon tarlalarıydı. Peki bu tarlalar kimin? Halkın olamazdı, çünkü hepsi sefalet içerisindeydi. Evine misafir olduklarımız bir grubun önüne en fazla bir iki tabak patlıcan veya bamya koyduklarında yüreğimizin nasıl incindiğini tarif etmek zor.
Erdem Beyazıt ve ekibine bu gerçekleri anlatmakla yetinmiyorduk, savaşın içinde olan komutanlarla, halkla görüşme imkanı oluşturuyorduk. Celalabad halkının büyük kesimi yoksuldu, şehrin derebeylerinden büyük kısmı şehri terk etmişlerdi, hasat zamanında gelenlerin dışında bir de sürekli operasyonların baskısı altında olan kale gibi bazı mahallelerde tek tük toprak ağaları kalmıştı. Sürekli operasyon altındaydılar, buna rağmen Sovyetlere koruculuk yapmak onlara kazandırıyordu, hayatları tehlikede olsa da. Mavera ekibi bütün bunları görerek, yaşayarak derin bir bilgiye sahip oldular, notlar aldılar, fotoğraflar çektiler, döndüklerinde tam da bunun aksine şeyler yazdılar. Afganistan Destanı diye tamamı yalana, hayale dair paylaşımlar yaptılar. Tersini yapabilirler miydi? Kolay değildi, eleştirenler anında aforoz ediliyordu. Hakikati anlatmak kolay değildi. İran, Pakistan, Afganistan ve yeniden kaçakçıların yardımıyla yeniden Zahadan sınırlarına ulaşmak pahalı, riskliydi. Hapsedilmek pahasına ülkeye dönmeye karar vermiştim. Tahran’daki arkadaşlar buna izin vermediler ve kaldım. İlk yıllar güzel geçiyordu, sonra siyasi hesaplaşmalar, çekişmeler bizim de rahatımızı bozuyordu. ABD ve Suudi Arabistan yöneticileri, inkılabçılar konusunda ağır baskı yapıyorlardı.
Bir yolculuk yapma kararı verdim. Şam’a kalmak için değil, Tahran’da tanıdığım bazı insanları ziyarete gidiyordum. Bir de Şam, ziyaretçiler dolayısıyla Tahran gibiydi. Seyyar satıcıların çoğu Farsça cümleleri konuşuyorlardı. Hava alanından sonra ilk girdiğim otelde, odayı gösterdiler parayı bıraktım, kimlik istediler pasaportu uzattım o zaman yabancı olduğumu anladılar ve boş oda olmadığını söylediler. Sebebini anlamasam da birkaç otel gezdikten sonra şansıma meydana bakan ferah bir oda düştü. Hiç kimseyi tanımıyordum. Elimde bir telefon numarası vardı, aradım ama cevap yoktu. Hangi gün geleceğimi bildirmiştim ama arayan soran yoktu. Aslında ankesörlü telefondan aramanın dışında bir tercihim de yoktu.
Neyse… Birkaç parça elbisemin bulunduğu çantamı bırakıp, dışarıya kalabalıklara karıştım. Acil ihtiyacım olan yemek ve çay olayını hallettikten sonra sokaklarda gezinmeye başladım. Şam’a gelmeden, muhaberat konusunda uyarmışlardı. İstibdat rejimleri genellikle istihbarat, ajan, insan satın almak veya toplumda herkesin birbirinden şüphelenmesi tarzıyla ayakta kalmaya çalışırlar. Ancak, bu durum Orta Doğu’da biraz daha fazla abartılır, ilkelcedir. Şam’da tek başınasın alıp seni kaçırsalar, kaybetseler kimin ruhu duyacak? Bu tür saçma düşünceler olmasa bu gezim keyifli olacak. Yine de umursamıyorum, korkacak bir durumum olmadığına adım gibi emindim. Geç saatlere kadar özellikle meydanın çevresindeki alanlarda dolaştım durdum. Sonra ayaklarımda derman kalmayınca otele döndüm. İlk önceleri benimle Arabça konuşan resepsiyondaki görevli pasaportumu gördükten sonra benimle artık Türkçe konuşmaya başlamıştı. Onunla biraz oturup çay içtik. O sordu ben de cevapladım.
Aradan birkaç gün böyle geçti. Aradığım telefon numarasında kimseyi bulamıyordum. Ben de şehri iyice kolaçan etmeye başladım. Yorulunca sinemalardan birine girdim. Bir köy filmi. Salon doluydu. Sonuna kadar Arapçadan anladığım kelimelerle izlemeye başladım. Aileler de vardı. Film bitince arkamdan biri seslendi, “özür dilerim siz Türkiyeli misiniz?” Fesih Türkçe ile konuşan takriben 35 yaşındaki gence dönüp, “evet!” dedim. Tanıştığımıza memnun olduğunu söyledi kalktık. “Size bir çay ikram etmek isterim, sizin ekmeğinizi çok yedim!” dediğinde bunun beni bırakmayacağını anladım.
Bir kahveye oturup çay içmeye başladık. O sordu ben cevap verdim ve sıra benim sorularıma geldi. Toplumun durumunu sordum, herkesin memnun olduğunu söyledi. Sonra azınlıkları, Kürtleri sordum. “Önemli bir nüfusları var, anladığım kadarıyla çoğunlukla Baas Partisi’ni destekliyorlar. Peki, komünizm enternasyonal bir düşünceyle bütün ulusların hür iradeleriyle kendi geleceklerini tayin edebileceğini söylemiyor mu?”
“Öyle de Baas Partisi’nde bir ayrımcılık söz konusu değil. Partide istedikleri gibi yükselebilirler. Siyasi kariyer sahibi olabilirler de!”
“Neyse ben aslında bunları sormak istemedim. Normal sıradan halk, diğer uluslarla eşit şartlarda yaşayabiliyorlar mı? Peki Suriye’nin herhangi bir geliri yok, misal olarak Şam’ın varoşlarında da dolaştım ne bir fabrika ve ne de bir atölye gördüm. Zeynebiye’yi ziyarete gelen İranlıların bıraktığı para bir ülkeyi yönetmeye yetmez ki?”
“Haklısın. Ancak İran para, petrol ve ihtiyaç olan ürünler konusunda çok cömert davranıyor. Hafız Esad’ın Saddam Hüseyin ile birlikte hareket etmemesi için bunu yapmak zorunda. Aynı şekilde İsrail gizli bir şekilde yardım ediyor. İsrail olmasa askerin masraflarını karşılama gücüne sahip değil Hafız Esad… Bu zaafından dolayı gücünü istihbarata dayandırıyor. İnsanları satın almada çok mahirdir. Bir evde kardeş kardeşe, koca karısına güvenmez…”
Bir sürü sosyal yapıyı, etnik ve inanç mozaikini ve toplumun rejimden memnun olma durumunu sordum. Verdiği cevaplar sıradandı. Bir şeyler anlatıyordu. Türkiye’de okuduğunu ve Türkçeyi oradan bildiğini söyledi. Sonra, birlikte biraz dolaştık. “Vaktin olursa yine görüşelim. Ben İstanbul’u çok seviyorum…” derken beni kaldığım otele kadar getirmişti. Birkaç gün böylesine garip olaylar yaşadıktan sonra en sonunda ümidimi kesip geriye dönmeye karar verdiğim bir zamanda, aradığım numaraya ulaştım. Kaldığım oteli söyledim. ‘Biraz sabretmemi, acil bir durum yoksa birkaç güne kadar gelebileceklerini’ söyledi. Bana düşen sabırdı. Nasıl bir hata yapmıştım. Tahran’da biri bizi görmeye çalışsa en fazla yarım saatte ulaşıyordu..
Ertesi gün tam da hava yolları bürosuna gidip dönüş bileti sorduktan sonra, otele döndüğümde bana bir not bıraktıklarını öğrendim. “Yarın erkenden seni almaya geleceğiz” diye not yazmışlar… Haydi hayırlısı. Tahran’da tanıştığım Mesut gelmişti. Selamlaşıp kucaklaştık. Sonra kirpiklerimin üzerine şeffaf bir bant çekip, gözüme renkli bir gözlük taktılar. “İhtiyaten!” diyordu. Tahran’dan buraya kadar gelmişim, hoş olmayan bir karşılama, bir de böyle bir saçmalık. Araba ile sokaklarda biraz dolaştıktan sonra Emevi Camii önünde bir mescide girdik. İkinci katta imama ait odaya çıktık. Gözlükten, banttan kurtulduktan sonra, camii imamı ve mesut ile biraz sohbet ettik. Küçük bir buzdolabında kahvaltılık gibi malzemeler vardı. Birlikte küçük bir kahvaltı yaptıktan sonra. Mescid ile ilgili nasıl davranmam gerektiğini anlattılar. Önemli olan kimsenin benim gibi bir misafiri fark etmemesiymiş. Mescid imamı genellikle namaz vakitlerinde kapıyı açıyordu. Bana da bir anahtar verip gittiler. Kararımı vermiştim, bekleme çok uzarsa biletimi kesip geri dönecektim. Sokaklarda tek başına dolaşmak, sosyal yapı konusunda bir bilgi sahibi olmama yarıyorsa da yalnızlık sıkıntı vermeye başladı..
(devam edecek)

