BİR İNSANA NE KADAR TOPRAK YETER?
Hırsın sonu mezar, dünyanın sonu hesap!
Tolstoy’un İnsan Ne ile Yaşar? adlı eserinde anlatılan Pahom’un hikâyesi, insanın bitmek bilmeyen hırsını ve dünya malına olan tutkusunu anlatan ibretlik bir öyküdür.
Pahom, daha fazla toprağa sahip olmak ister. Kendisine, güneş doğarken yürümeye başlayıp batmadan başladığı yere dönerse yürüdüğü bütün toprakların kendisine verileceği söylenir. Yola çıkar; her gördüğü verimli araziye göz diker. Biraz daha ister, biraz daha ilerler. Fakat daha fazlasını elde etme hırsı, onu ölümün eşiğine sürükler.
Güneş batarken bütün gücüyle koşar, başladığı yere ulaşır ama yere yığılır ve ölür. Ardından kendisine bir mezar kazılır.
Bütün ömrünü toprak kazanmak için harcayan Pahom’a sonunda yalnızca bir mezar yeri yeter.
Peki, biz bu ibretten ne kadar ders çıkarıyoruz?
Yiyemeyeceğimiz kadar erzak, giyemeyeceğimiz kadar kıyafet, kullanamayacağımız kadar eşya, oturamayacağımız kadar ev biriktiriyoruz. Daha fazlasına sahip olmak uğruna ömrümüzü tüketiyor, sahip olduklarımızın kıymetini unutuyoruz.
Kur’an-ı Kerim, Tekâsür Suresi’nin 1 ve 2. ayetlerinde bu gerçeği şöyle hatırlatır:
“Çoklukla övünmek, sizi kabirlere varıncaya kadar oyaladı.”
Bu ayet, mal ve mülk yarışı içinde ölümü unutan insana açık bir uyarıdır. Çünkü insanın gözü doymazsa dünyanın bütün serveti bile ona yetmez.
FON YOLSUZLUKLARI: HIRSIN VE TAMAHIN AYNASI
Ne yazık ki fon yolsuzlukları ve kamu kaynaklarının kötüye kullanılmasıyla gündeme gelen olaylar, insanın hırsını, tamahını ve çıkar uğruna neleri göze alabildiğini bir kez daha yüzümüze vurdu. İnsanların emanet edilen imkânları nasıl kişisel çıkarlarına dönüştürebildiğini görmek, hepimiz için acı bir ibrettir.
Asıl mesele yalnızca ne kadar para kazanıldığı değil, o paranın hangi yolla kazanıldığıdır.
Kamu malı emanettir, insanların alın teri emanettir, başkasının hakkı emanettir. Bu emanetlere göz dikmek; adaleti, vicdanı ve toplumsal güveni yaralamaktır. Birilerinin servetine servet katması uğruna başkalarının hakkı zedeleniyorsa orada yalnızca ekonomik bir kayıptan değil, aynı zamanda ahlaki bir çöküşten de söz etmek gerekir.
Elbette iddialarla kesinleşmiş suçları birbirinden ayırmak, herkese hukuk çerçevesinde yaklaşmak gerekir. Ancak hangi makamda bulunursa bulunsun, hiç kimse hesap vermekten muaf tutulmamalıdır.
Mal, makam ve menfaat uğruna hak ve hukukun çiğnendiğine, dostlukların bozulduğuna, insanların vicdanlarını susturduğuna şahit oluyoruz. Kimi çıkarı için doğruluktan uzaklaşıyor, kimi kazanmak uğruna başkasının hakkını görmezden geliyor.
Oysa Kur’an-ı Kerim, Nisâ Suresi’nin 135. ayetinde adaleti titizlikle ayakta tutmamızı, kendimizin aleyhine bile olsa doğruluktan ayrılmamamızı emrediyor.
Bir insan dünyada her şeyi kazanabilir; ama vicdanını, merhametini ve doğruluğunu kaybetmişse gerçekte ne kazanmıştır?
NİMETİN KIYMETİNİ BİLİYOR MUYUZ?
Bir de Allah’ın bize verdiği nimetleri düşünelim. Sağlığımız, ailemiz, başımızı sokacak bir evimiz, soframızdaki ekmeğimiz… Bunların kıymetini ne kadar biliyoruz?
İbrâhim Suresi’nin 7. ayetinde Rabbimiz şöyle buyurur:
“Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım.”
Bizden daha iyi durumda olanlara bakıp elimizdekileri küçümserken, bizden daha zor şartlarda yaşayanları hatırlıyor muyuz? Çocuğuna bir lokma ekmek bulamayan anneleri, başını sokacak bir çadır arayan aileleri, savaşın ve yoksulluğun ortasında hayata tutunmaya çalışan insanları düşünüyor muyuz?
Bizim sıradan gördüğümüz nimetler, başkasının en büyük hayali olabilir.
Şükür, yalnızca dilimizle “Elhamdülillah” demek değildir. Nimetin kıymetini bilmek, israftan kaçınmak, paylaşmak ve ihtiyaç sahibini unutmamaktır.
Enfâl Suresi’nin 28. ayeti de mallarımızın ve çocuklarımızın birer imtihan olduğunu bildirir. Demek ki sahip olduklarımız yalnızca birer nimet değil, aynı zamanda sorumluluktur. Önemli olan ne kadar kazandığımız kadar, nasıl kazandığımız ve kazandıklarımızla ne yaptığımızdır.
Dünya malı kötü değildir; fakat onun uğruna haksızlığa düşmek, kul hakkı yemek ve vicdanı susturmak büyük bir kayıptır. Helalinden kazanalım, çalışalım, ailemizin ihtiyaçlarını karşılayalım; ancak dünya hırsının bizi esir almasına izin vermeyelim.
Çünkü bir gün bütün evler, tapular, makamlar ve servetler geride kalacak. Bizimle ne kasalarımız ne de biriktirdiğimiz mallar gelecek.
Sonunda hepimiz toprağa döneceğiz. Geride bıraktığımız ise ya hayırla anılan bir ömür ya da hesabını vermek zorunda kalacağımız bir hayat olacaktır.
Öyleyse daha fazlasını biriktirmek uğruna ömrümüzü tüketmeyelim. Allah’ın nimetlerine şükredelim, adaletten ayrılmayalım, kul hakkından sakınalım ve ihtiyaç sahipleriyle paylaşalım.
Unutmayalım: İnsanın dünyadaki büyüklüğü, sahip olduğu malın miktarıyla değil; taşıdığı vicdan, gösterdiği merhamet ve bıraktığı iyiliklerle ölçülür.
Bir insana sonunda bir mezar kadar toprak yeter. Asıl mesele, o mezara varmadan önce nasıl bir insan olduğumuz ve Allah’ın huzuruna neyle çıkacağımızdır.
Vesselam

