İnsanın toplumsal bir yapı oluşturma serüvenini bilim ve din farklı şekillerde açıklar. Tarih Sosyoloji ve sosyal piskoloji gibi alanların insanı toplumsallaşma sürecini canlıların biyolojik evrimi üzerinden bir bakıma Darwin’in evrim teorisini temel ilkeleri üzerinden açıklamaya çalışır. Genel olarak yazı öncesi dönemler, Paleolitik çağ (MÖ 600.000-10.000), Neolitik çağ (MÖ 10000-5500) olarak tanımlanır. Bu dönemler daha alt bölümlere de ayrılarak incelemeler yapılır.
Dönemlerin detaylarına girmeden avcı toplayıcı ve göçebe yaşam biçimlerinin taş, kemik vb. ilk aletlerin kullanıldığı dönemlerin gelişimi içinde cilalı taşlar, delici parçalayıcı alrtler ve sonrasında ateşin kullanılması, bakır demir gibi metallerin işlenmesi yanında kimi hayvan ve bitkilerin evcilleştirilmesi gibi gelişim süreçleri bu dönemler üzerinden detaylandırılır.
Sonrası birkaç bin yıl yerleşik hayat süreci ilk mağara resimleri üzerinden yaşam tasvirleri ve M.Ö. 4000 yılları ilk yazılı tabletlerin ortaya çıkışı ile başlayan günümüze kadar geçen 6000 yıllık tarihsel kesit. Mitolojik sözlü anlatımların çeşitli yazılı malzemelere yansıması ve ilk uygarlıkların ortaya çıkışı. Asya Kuzey Afrika ve Amerika kıtalarında izleri görülen ilk devletleşmiş medeniyetler. Yaşanan süreç içerisinde Sümerlerden Babil’e, Mısır’dan Grek ve Roma’ya ve günümüze uzanan tarihsel süreç yazılı kaynaklar üzerinden daha sağlıklı bilgiler üzerinden incelenebilmektedir.
Dinsel yaklaşımlar açısından insanın tarihsel süreci daha farklı bir yaklaşım üzerinden şekillenir. Son evrensel din olan İslam ve vahiy öğretisi metodolojik olarak Hz Musa(As) ile başlayan Yahudilik ve Hz İsa(As) ile yeni bir sürece giren Hiristiyanlık dini öğretilerinin vahiy temelinde aynı kaynaktan çıktığını ve ilk insan Hz. Adem ve günümüze kadar gelen bu üç din için ortak atası Hz İbrahim (As) üzerinden bir tarihsel çerçeve çizilir.
Dinin temel yaklaşımı ilk insanın bir peygamber olduğu ve belli yaşamsal öğretiye sahip olduğu, çiftçilik ve hayvancılık yapacak bilgi ve donanıma sahip olduğu, iyi ve kötüye dair çeşitli değerler taşıdığı ve bu değerlere göre yaşadığı üzerinden tanımlanır. Bilimin evrimsel süreci ile ilk insanın peygamber oluşu arasında mutlak bir çelişki aramak gerekmez. Ayrıca son evrensel din İslam’ın Peygamberi Hz Muhammed (SAV) M.S. 571-632 dönemsel kesitleri ile ilgili hem korunmuş kitap olan Kuran-ı Kerim hemde yaşanmış olan tarihsel süreç çok geniş detayları ile nerdeyse gün be gün yazılı tarihin bir parçası olarak geniş bir müktesebat içerir. Ancak İslami müktesebatın Hz adem ve sonrası yaşanan tarihsel sürecin kronolojik akışı modern tarihin hala içinden çıkamadığı temel bir sorun olarak devam etmektedir. Bu sorunun çözülememesi kaçınılmaz olarak dinlerin kronoloji içermeyen haberlerini birer mitoloji gibi tanımlayıp bilimsel tarihin dışına itmek gibi kolaycı bir yol benimsenmesini beraberinde getiriyor. Özellikle bu durum antropoloji, sosyoloji ve sosyal psikoloji alanlarında daha katı ideolojik bir tepkisellik olarak ortaya çıkıyor.
İdeolojik tepkisellik dinlerin ortaya çıkışı ve gelişimi ile ilgili her bir disiplin kendi içinde bilimsel nesnelliği zayıflatan yaklaşımları, çeşitli uçuk kuramsal analizleri beraberinde getiriyor. Örneğin Katı bir pozivitist olan felsefeci ve sosyolojinin kurucularından kabul edilen Auguste Comte, Üç Hal Yasası olarak geliştirdiği kuramında dini inanışları insanlığın ilkel dönemi olarak tanımlar. Bu yönüyle tanrısal inanışlar somut totemik cisimlerden, doğaüstü güçler ve çok tanrıcılıktan soyut tek tanrılı inançlara dönüşüm geçirdiğini savunur. Ulaşılacak nihayi aşama bilimsel temelli seküler insanlık dini olarak tanımlayan bir kuramsal analiz yapar.
Bu yönüyle modern bilimin dine karşı tepkiselliğinin kırılma noktası İslam ve diğer dinlerin insanlığın tarihsel gelişimine yönelik tarihsel bulguların dinlerin tarihsel gelişim verileri ile örtüşmesine yönelik akademik derinlikli çalışmalara odaklanmaktan geçer. Evrim teorisi dinin temel öğretileri ile açık bir çatışma ve çelişki içermez. düşünen, konuşan ve belli ilke ve değerler ile yaşayan insanın öncesinde biyolojik olarak geçirdiği evrelere yönelik din daha metaforik bir yaklaşımı tercih eder ve bunu temel bir sorun olarak görmez. Hz Adem (As) ilk peygaber ve ilk insanın mevcut tarihsel yaklaşımlar üzerinden M.Ö. 8000-1000 dönemi ile ilk toplumsal yaşam, alet kullanma, bitki ve hayvan evcilleştirme ve konuşma dönemlerinde yaşadığı, Yazılı sayfalar vahiy edilen ortak ata Hz. İbrahim (As) M.Ö 2000-1800 lü yılarda yaşadığı Harran ve Filistin bölgelerindeki toplumların inançları ile ilgili değişim süreçlerinin örtüşmesinden, anlatılan mitolojik öykülerin ortak simgeselliklerinden yola çıkılarak tanımlanabilir.
Antropoloji üzerine çalışanlar özellikle 17. yüzyıl sonrası başlayan Amerika, Afrika ve Avustralya gibi coğrafyalarda yaşayan sözüm ona ilkel-Kastedilen batı dışı yaşamları inceleyerek yazı öncesi döneme dair analizler yapmaya çalışır. Kolonyal sömürgecilik dönemlerinde askerlerin, denizcilerin ve din adamlarının günlükleri üzerinden dağınık olarak aktarılan bilgiler bizzat sosyolojik, sosyal psikoloji alanlarında çalışma yapan ve bir çok boyutta bu kabilelerin yaşam tarzlarını, inanış ve kültürlerini, siyasal ve toplumsal yapıları üzerinde elde ettiği bulgularla yazı öncesi ilk insan gruplarının gelişimlerini açıklamaya çalışırlar.
Bu çalışmalar içerisinde Fransız antropolog Pierre Clastres ezber bozan yaklaşımları ile farklılık gösterir. Clastres özetle ilkel yaşam forumlarının zannedildiği gibi insan türünü gelişimin ilk ve primitiv formasyonları olarak görmez. Gerçekte derinlikli bakıldığında daha karmaşık bir toplumsal yapının özellikleri eşitlik, adalet ve özgürlük iklimlerinin korunmasına odaklanmış toplusallıkları sosyal psikoloji üzerinden açıklamaya çalışır.
Clastres’in sosyal psikoloji zemininde öne çıkardığı temel yaklaşım ise evrensel değerlerin ekolojik uyumluluğu üzerinden korunmasına odaklı toplumsal yapının en gerilim üreten tehdidi olarak iktidar ergin’in oluşmasına geçit verilmemesi seklinde değerlendirir. Yani bilimsel olarak ilkel görülen toplumsal yaşam forumlarının gerçekte iktidar erginin oluşmasını engelleyen mekanizmalar üzerinden bir toplumsal yaşam formuna sahip olduklarını savunur.
Bu durumun insanlık tarihinde değişim evrelerinin ürettiği ve logaritmik olarak kendini gülü kılan ve insan türünü her geçen gün daha ağır sömürü ve yoksullaşma koşullarına mahkum eden iktidar erginin daha güçlü kopleks yapısallaıklara toplumsal yaşam karşısında örgütlenmesini bir gelişmişlik olarak görmez. Aksine gittikçe artan bir varoluş tehdidi olarak tanımlar.
Clastres’in bu yaklaşımlarının niteliksel olarak insanlık tarihinin ilk toplumsal yaşam forumlarının vahiy ikliminde nebevi bir terbiye ile şekillendiğini gösteren güçlü bir pencere açar antopoloji, sosyoloji ve sosyal psikolojiye.
Bu açılıma yönelik analizleri bir sonraki yazıya bırakalım.

