tr usd
USD
0.06%
Amerikan Doları
48,46 TRY
tr euro
EURO
-0.02%
Euro
56,33 TRY
tr chf
CHF
-0.17%
İsviçre Frangı
59,75 TRY
tr jpy
JPY
0%
Japon Yeni
0,00 TRY
tr rub
RUB
-0.7%
Rus Rublesi
0,56 TRY
tr cny
CNY
0.05%
Çin Yuanı
7,22 TRY
tr gbp
GBP
0%
İngiliz Sterlini
65,62 TRY
tr eur-usd
EURO/USD
-0.08%
Euro Amerikan Doları
1,16 TRY
bist-100
BIST
-0.27%
Bist 100
14.112,89 TRY
gau
GR. ALTIN
0.01%
Gram Altın
6.860,79 TRY
tr btc
BTC
-0.27%
Bitcoin
4.043.312,00 TRY
tr eth
ETH
-1.36%
Ethereum
119.519,00 TRY
tr bch
BCH
-0.99%
Bitcoin Cash
13.602,56 TRY
tr xrp
XRP
-2.37%
Ripple
64,55 TRY
tr ltc
LTC
-1.5%
Litecoin
2.942,19 TRY
tr bnb
BNB
-1.07%
Binance Coin
35.693,00 TRY
tr sol
SOL
-1.3%
Solana
5.149,65 TRY
tr avax
AVAX
0.09%
Avalanche
493,70 TRY

ŞAM’DA EMEVİ CAMİİ KARŞISINDAKİ KÜÇÜK MESCİD

ŞAM’DA EMEVİ CAMİİ KARŞISINDAKİ KÜÇÜK MESCİD

Yırtık bir pasaportla gittiğim Şam’da tam da Emevi camiin karşısında küçük bir mescitte caminin içinde yer alan bekar imamın ikinci kattaki küçük odasında misafiriydim. Günde birkaç kez ezan okunduktan sonra cemaat namazı için caminin kapısı açılıyordu. Cemaat yanlış anlamasın diye aşağıya inmemem, gündüz vakti dışarı çıkmamamı tembihlemişti, ev sahibim imam. Cemaatin her halinden belli olan bir yabancıyı misafir ettiğinin anlaşılmasını istenmiyordu.. İmam eviydi ama ben yalnız kalıyordum, imam sadece günde birkaç kez cemaat namazı için geliyor, sonra ailesiyle birlikte kalmaya gitmeden halimi hatırımı soruyordu..


      İlk günlerde gündüz çıkmamaya gayret ediyordum. Bolca Kuran okuyordum. Bu durumu bir itikâf olarak değerlendiriyordum kendimce. Sonra, sıkıldım. Ne gelen vardı, ne giden. İkindi namazından sonra cemaatin son neferinin de çıktığını, ikinci kattaki pencerenin perdesinin aralığından gördükten ve kapının kapanma sesini duyduktan bir müddet sonra hızlı bir şekilde kendimi dışarı attım.

Tanımadığım bir şehre gittiğimde ilk fırsatta, şehri dolaşarak keşfetmeye çalışırım.. İlk önce çok merak ettiğim Emevi camiine gittim… Namaz kıldıktan sonra, yabancılığımı hissettirmeden her tarafı dikkatli bir şekilde inceledim. Muaviye dönemi bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Her tarafta İranlı çarşaflı kadınlar doluydu. Gruplar halinde geziyorlardı. Nerelere gittiklerini merakla, bir grubun peşine takıldım.

Şam, tarihin ciddi bir hafızasını barındırıyordu. Biraz da bu özelliğinden olsa gerek sokaklar adeta İran’ın şehirlerine benziyordu. İranlılar kafileler halinde kendilerine yakın gördükleri tarihi mekanları ziyaret ediyorlardı. Onların rehberliğinde ilk gördüğüm yer Zeynebiye idi. Zeynebiye, Kerbela’da katliama maruz kalan 72 kişiden geriye kalanlardan peygamberimizin torunu Zeyneb’in mezarının olduğu yerdi. Kerbela’dan sonra burası önem taşıyordu. Büyük bir ilgi vardı ve sanırım İranlı kadınların ilgi odağı burasıydı..

Çevresinin bütün itirazlarına rağmen Hüseyin’le birlikte Kerbela’ya giden; zulme, haksızlığa başkaldırmış kafile içinde yer alıyordu Zeynep. Kerbela katliamından sonra Zeynep, hilafet makamını sultanlığa dönüştüren Yezid’e karşı ağabeyinin ikinci kez öldürülmemesi ve kıyamındaki anlamın dillendirilmesi için bir mücadele verdi. Facianın ardından geriye kalan yaralıların bulunduğu bir kervanla İbni Ziyad’ın sarayına götürülürken Kufe halkına uyarılar ve kınamalar yönelttiği konuşmalar yaptı.

Tarihçilerin belirttiğine göre; Şam Sarayı, zafer habercisi olan bu kervanı sabırsızlıkla bekliyordu. Yezid, öldürülenlerin kesilen başlarının sarayına getirilmesini istemişti. Esirler, sevinç gösterisi yapmak için toplanan kalabalık arasından saraya götürüldü. O gün Şam şehri zafer dolayısıyla sevince gömülmüştü, herkes Yezid’in zaferini kutluyordu. Saray erkânı özel yerlerinde oturmuş, Yezid de tahtına kurulmuş, tam bir kin, öfke ve kibir abidesi olarak esirleri görmeye hazırdı.

Esirler saraya getirilip kendileri için ayrılan yere yerleştirildi. Yezid, Peygamber ailesinden oluşan esirleri önünde duruyor görünce, Hüseyin’ın kesik başının bir tepsi içerisinde önüne konulmasını emretti.

Şayet Yezid’in bu yaptıkları bu şekilde kalsaydı, Yezid zafer kazanmış olurdu ve dünya yaşanan travmadan haberdar olmazdı. Zeyneb bu işin bu şekilde son bulmasına izin vermedi. Yezid’in sevincini kursağında bıraktı ve babası Ali’dan miras aldığı cesaret ve yiğitlikle orada hazır bulunanlara hitaben, “şu ayakta duranlar, Peygamberin kızlarıdır” diyerek söze başladı:

“Allah ve Resûlü doğru buyurmuşlardır: ‘Zulmetmekte olanlar nasıl bir inkılaba uğrayıp devrileceklerini pek yakında göreceklerdir.’ (Şuara-227).

Yezid, yeri göğü bize daraltarak, esirler gibi şehir-şehir bizi dolaştırarak bizi rezil ve kendini aziz kıldığını mı sanıyorsun? Böyle yapmakla kıymetinin arttığını mı sanıyorsun ki, bu şekilde gururla kıvranıyor ve kibir satıyorsun. Gücünün yerinde ve saltanatının muazzam olduğunu görüp yere göğe sığmıyorsun. Bilmiyorsun ki sana verilen bu fırsat, içini olduğu gibi açığa vurman içindir. Allah’ın şu buyruğunu unutmuş musun: “Kafirler kendilerine mühlet vermemizi hayırlı sanmasınlar. Biz onlara ancak günahlarını artırmaları için mühlet veriyoruz/ ömürlerini uzatıyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.” (Al-i İmran-178).

Senin kadınların, kızların, cariyelerin izzet perdesi arkasında otururken, Peygamberin kızlarını esir etmen ve onların saygınlık perdesini yıkman, seslerini boğazlarına tıkaman ve yabancı erkeklerin onları develerin sırtında şehirden şehre dolaştırmaları adalet midir?”

Medine’de ise, susmakla sürgüne gitmek arasında bir seçim yapmaya zorlandı neticede. Kardeşinin Yezid’le uzlaşmaktansa ölüme gitmesinin nedenleri üzerine konuşmaktan vazgeçmek istemeyen Zeynep sürgünü seçti. Bir rivayete göre Şam’a, başka bir rivayete göre ise Mısır’a sürgüne gönderildi.

Selahaddin Eyübi gibi Ali Şeriati’nin de mezarının bu civarda olduğunu duymuştum. Epey dolaştıktan sonra buldum, üzeri kapalı kimsenin uğramadığı unutulmuş bu mezar, yaşamında meşakkatli yalnızlığını, uğradığı haksızlıkları rivayet ediyordu aslında. Devrinin en güçlü düşünürlerinden biriydi Şeriati, toplumun bütün katmanları onun düşüncelerinden etkilenmişti. Bu tarihte benzeri az olan sahiplenmeden dolayı olsa gerek, inkılabtan sonra toplumda görünmez kılınmasına çalışmayanlar yok değildi… Dolayısıyla, düşünceleriyle bir inkılaba ağır bedeller ödeyerek yön vermiş bir aydın burada da yalnızlığa mahkum edilmişti…

Şeriati’nin daha kitaplaştırılmamış saklı kalmış konuşmalarını, yasaklanmış kitaplarını çevrenin rahatsız olmasına rağmen kitabı ilkokul çocukları gibi kaplayarak okumuştum. Yaşamı, mücadelesi işlemiş olduğu konular, gizemli mesajları yüreğimin en derinliklerinde yer buluyordu. Şeriati’nin kitapları onlarca yıldır her kesimden insanın büyük bir zevkle okudu derin analizlerdi. Endişelerinin, duygularının, ümitlerinin hayatın gerçeklerinden beslenmesi ve bunları söylerken adeta yüreğini konuşturması ve insanların ıstırabını yüreğinde hissetmesindendir ki, bugüne kadar dünyanın bütün kesimlerinde ciddi bir saygınlık sahibidir.

Şeriati, tarihi birçok olayı anlatırken okuyanı adeta o olayların içine çeker. Zeyneb’in Emevi Sarayında Yezid’e karşı dik duruşunu anlatırken de aynı ruh hali bütün boyutlarıyla canlıdır. Zeynep, kardeşinin canıyla vermeye çalıştığı mesajı, dik durarak, şahitlik yaparak tarihe not düşüyordu. Saltanat, dini yozlaştıran zihniyetin karşıtlarının kahramanıdır Hüseyin aynı zamanda… Muaviye’nin hilafeti oğluna bırakmasıyla halifelik kurumunun bir hanedan niteliği, bir saltanat örtüsü olarak algılanmasına, İslam ritüelinden sapmaya itiraz ediyordu, Hüseyin. Bu nedenle de kendisini başlatmış olduğu bu muhalif duruş için destekleyen Küfe halkının davetini ciddiye alarak hac tavafını yarıdan kesip başladığı bu eylemin, bir ölüm yolculuğu olabileceğini bile bile yola çıkmıştı…  Küfe’ye doğru hareket ederken, Küfe halkı çoktan temsilcisi Müslim’i bir başına bırakmış, dünyevi güç, saltanat, iktidarın ve zorbalığın safına geçmişti.

Kerbela Faciasının kahramanı Hüseyin ise, bu faciayı dünyaya duyuran ses Zeynep oldu. Anlamın açıklanması yolunda ne mekân engeline takıldı ne de tehditlere boyun eğdi. Kerbela meselesini anlatmak geride kalanların, süre tanınanların borcuydu.

“Kader bazen bize oyunlar oynar. Her daim sayısız şeyler; taşlar, ağaçlar, nehirler; hayvanlar böcekler, sürüngenler ve insanlar var eden yaratılış fabrikası, bazen mizah perdesini aralar ve istisnai durumları yaratır. Bir şiir yazar; incelikli bir sanat ve mahir fırçasıyla şaheser bir tablo yaratır.. Tek kelimeyle denilebilir ki; bu cüzlerin hepsi, tek başına bir karaktere sahiptir.

Kaderin sanatkar elleri, sanki bu sahneyi mutlak bir irade ile tertip etmiş ve tarihin haiz olduğu ehemmiyet vurgulansın diye hikayeyi ziyadesiyle etkili kılarak, oyunun tüm karakterlerini işte bu kemalâttan seçmiştir.

Hikaye tercih hakkındadır; insanoğlunun ifade ettiği anlamın en mühim tezahürü… Fakat nedir bu tercih? Hepimiz gündelik yaşantımızda, iş hayatımızda, arkadaşlıklarımızda, ailemizle olan ilişkilerimizde ve benzer birçok mevzuu hakkında çeşitli tercihler yapmakla karşı karşıyayızdır.

“İyi ve kötü’’, “hayır ve şer’’ arasında eşitlik gözeterek bu hikayenin kahramanını, hikayenin ortasında sahneye koymamıştır. Buna karşılık kahraman şer ordusunun başıydı. Diğer taraftan bu oyunun yönetmeni onları (hikayenin kahramanlarını) daha etkili kılmak için hikayesinde büyüleyici, esrarengiz simgeler bulmak zorundadır. Bir tarafta Promete, diğer tarafta birtakım şeytanlar mı olmalıdır? Bu, hikayeyi haddinden fazla esatiri (mistik) kılacaktır. Spartaküs ve Krasios? Hayır… Bu hikayeyi milli yapacak ve ona muayyen bir sınıfa özgüymüş havası verecektir. Peki ya İbrahim ve Nemrud? Musa ve Fravun? İsa ve Yahuda? Hayır… Yine birçok insan için bunlar, metafiziksel (doğaüstü), sıradan, alelade insanlardan farklı ilahi kişiliklerdir.

Bunları kahraman olarak değerlendirmek hikayenin etkisini azaltır. İnsanların, onların hayatlarındaki örnek alınacak davranışları takip etmesi ve düşünmesine değil de onlara hayran olmasına sebep olur. Bununla birlikte hikayenin temel amacı, insanın -mizacı icabı hakikate, iyi ve güzele doğru- değişebilme kudretini öğretmek, göstermek; sıradan ve hatta günahkar insan için bile kendi sosyal, ailevi ve ait olduğu sınıfsal bağları reddetmesinin nasıl mümkün olabileceğini, ilahı değişimi, dönüşümü ifşa etmektir.

İslam tarihi birçok tezat örnekleriyle doludur. Farklı farklı simalarda, çehrelerde olmasına rağmen, tarih boyunca yan yana, iç içe varolan Habil ve Kabil’den itibaren başlayan bu iki ana istikamet İslam döneminde de devam etmiştir. Üç halife zamanında başgösteren kargaşa ve sonrasında Sıffin ve Cemel olaylarında katliama dönüşen savaşlar ders olmadı. Yezid b. Muaviye’nin halifeliği döneminde meydana gelen ve Harre Vakası sebeplerinden, bardağı taşran son damla olarak nitelendirebileceğimiz diğer bir olay da Kerbela faciasıdır. İslâm Tarihinde, İslâm toplumunu derinden sarsan ve yüzyıllar boyu tesirleri devam eden bir olay da Kerbela faciası, maruf olduğu üzere Hüseyin’in ailesiyle birlikte katledilmesi olayıdır.

Şimdi bu iki istikamet, akım İslam elbisesi giymiş lakin, ironik bir şekilde, kahramanımız en vahim akıbetleri içinde barındıran bu iki zıt istikamet (Yezid tarafında kalırsa elde edeceği ve koruyacağı dünyalık; aksi tercihte Hüseyin’e iltihak ederse kazanacağı ahiret ve şeref) arasında tercih yapmakla karşı karşıyadır.

Bu hikaye hakikaten yazar tarafından yaratıldıysa O’nun dehası ve sanatı takdir edilmelidir. Bu kahramanın ismi nedir? Tarihi bir şahsiyet olarak ismi değil, onun oynadığı rol önemlidir. Çünkü onun ismi, ailesinin beğenisine göre, O’nun için ailesi tarafından tercih edilmiştir. Öte yandan hikaye, maharetli bir yazar tarafından yaratılmış madem, o halde kahramanın icra edeceği role ve kahramana münasip bir isim seçecektir.”

            Sadece Kerbela olayını anlatırken, Yezid’in sarayında Zeyneb’in dik duruşunu canlandırırken de tarihte Fravun’un zulmü altında ezilenlerin, çağlar boyunca zorbaların kırbaçları altında feryad edenlerin acılarına ortak oluyor, yüreğinden kopan ifadelerle yaşananları, yaşanmışlıkları dillendirirken, tarihteki bütün mazlumların ıstırabını, acılarını adeta yüreğinde yoğurarak edebi ifadelere yüklüyordu. Yalnızlığa terk edilmiş olsa da Şeriati ile Zeynep arasında tarihi bir bağ vardı.

            Şam’ın sokaklarını dolaşıyordum. Nerdeyse her tarafta kitap tezgahları doluydu ve aynı şekilde birçok yerde Kürtçe müzik sesleri, işporta tezgahlarından yükselen sesler ve kalabalıkların çıkardığı gürültü adeta bu kültür seremonisine eşlik ediyordu. Tanıdık seslerdi. Okumaya bolca zamanım vardı birkaç kitap aldım. Sonra tarihi kapalı çarşısında dolaştım. İlgimi çeken o kadar çok şey vardı ki! Ancak sürecim muammaydı. İyice yorulduktan sonra acıktığımı fark ettim. Bir lokantaya girdim. Çok kısa kelimelerle kuru fasulye, humus ve bulgur pilavı istedim. Tandır ekmeği ile öğle ve akşama yetecek kadar karnımı doyurdum. Yabancı olduğumu hissettirmemeye çalışıyordum. En çok muhaberatın gereksiz yere beni rahatsız etmesinden çekiniyordum, ama aslında çoktan beri mercek altındaydım.


Mescitte çay yapma imkanım olmadığı için, seyyar çayhanelerde doyasıya bardağın yarısı toz şekerle dolu olan katran gibi çayları içtim. Akşam olmak üzereydi, biraz meyve aldıktan sonra mahalle aralarında uzun bir yolculuğa çıktım. Geçmişe dair kalıntılar, yapılar hoşuma gitmeye başlamıştı. Beni rahatsız eden takibin olmadığını anladıktan sonra Emevi camiinden mescidin yolunu buldum ve kapıyı açarak mekanıma ulaştım…

ŞAM’DA EMEVİ CAMİİ KARŞISINDAKİ KÜÇÜK MESCİD
0
Haber Bülteni
Bültenimize Katılın

Tamamen Ücretsiz Olarak Bültenimize Abone Olabilirsin

Yeni haberlerden haberdar olmak için fırsatı kaçırma ve ücretsiz e-posta aboneliğini hemen başlat.

Abone olarak Gizlilik Politikası metnini kabul etmiş olursunuz. İstediğiniz zaman abonelikten çıkabilirsiniz.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

H24 Haber ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

KAI ile Sohbet Et

KAI ile Haber Hakkında Sohbet

Yapay zeka asistanı
Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.