Loading...
tr usd
USD
0.080%
Amerikan Doları
43,77 TRY
tr euro
EURO
-0.230%
Euro
51,74 TRY
tr chf
CHF
-0.130%
İsviçre Frangı
56,71 TRY
tr jpy
JPY
-0.010%
Japon Yeni
0,00 TRY
tr rub
RUB
-0.380%
Rus Rublesi
0,57 TRY
tr cny
CNY
0.040%
Çin Yuanı
6,35 TRY
tr gbp
GBP
-0.110%
İngiliz Sterlini
59,28 TRY
tr eur-usd
EURO/USD
-0.29%
Euro Amerikan Doları
1,18 TRY
bist-100
BIST
0.34%
Bist 100
14.275,79 TRY
gau
GR. ALTIN
2.56%
Gram Altın
7.033,43 TRY
tr btc
BTC
0.35701848170816%
Bitcoin
3.101.545,29 TRY
tr eth
ETH
0.76124502373051%
Ethereum
91.026,36 TRY
tr bch
BCH
1.1240752538214%
Bitcoin Cash
20.109,72 TRY
tr xrp
XRP
-0.29197806069081%
Ripple
61,14 TRY
tr ltc
LTC
0.040836383153485%
Litecoin
2.402,40 TRY
tr bnb
BNB
1.4458417060178%
Binance Coin
28.881,74 TRY
tr sol
SOL
1.620374777215%
Solana
3.847,10 TRY
tr avax
AVAX
-0.75855810685674%
Avalanche
424,30 TRY
  1. Haberler
  2. Genel
  3. Epstein Dosyası: Kurumsal ve Küresel Bir Ağ

Epstein Dosyası: Kurumsal ve Küresel Bir Ağ

featured
service
0
Paylaş

Mücahit Gültekin

Mossad ajanı Victor Ostrovsky’nin (Kanadalı gazeteci Claire Hoy ile birlikte) 1990’da yayınladığı Hile Yolu kitabı, yayınlandığı yıllarda büyük ses getirmişti. Kitabın isminin “Hile Yolu” olması tesadüfi değildir. Eski Ahit’teki “Aldatma (hile) yoluyla savaşa gireceksiniz!” sözüne dayanır.

Kitap, Ostrovsky’nin kapalı bir kutu olan Mossad’ın içinden verdiği kritik bilgiler sebebiyle önemliydi. İsrail bu kitabın yayınlanmaması için elinden geleni yapmıştı. İsrail’li avukatlar Manhattan Yüksek Mahkemesi’nden bir tebdir kararı çıkartarak kitabın ABD’de yayınlanmasının önüne geçmişti. Ancak bu karar sonradan bozuldu.

Kitap ilk olarak Kanada’da yayınlandı. Fakat Ostrovsky’nin hikayesini dinleyen Claire Hoy, Mossad tarafından nasıl tehdit edildiğini ve kaçırılmaya çalışıldığını kitabın girişinde anlatır. İsrail, Kanada hükümeti dahil herkese baskı yapıyordu. Her neyse konumuz bu değil. Kitapta Ostrovsky, ürpertici (kendi deyimiyle inanılmaz) bir olay anlatır. Çok kısaca özetleyeceğim:

1984 yılının bir Ağustos akşamıdır, Ostrovsky’nin Mossad’daki öğrencilik yıllarıdır. O ve üç arkadaşı bir sonraki gün verilecek bir seminere hazırlanmak için eğitim gördükleri binada mesai saatleri dışında kalmaya karar verirler.

Çalışmaya başlarlar, vakit gece yarısını geçtiğinde bir havuzun olduğu bahçeden gürültüler gelmeye başlar. Binanın ikinci katındaki pencereden bahçeye gizlice bakarlar.

Ostrovsky şahit olduklarını “Bundan sonra gördüklerimi asla unutmayacağım” diye paylaşır. Havuzun içinde ve civarında erkek ve genç kadınlardan 25 kişi anadan üryan bir şekildedir. İçlerinde daha sonra Mossad başkanı olacak olan o dönemin Mossad başkan yardımcısı da vardır. Hoşgörünüzü dileyerek, Ostrovsky’nin yazdıklarını aktarmak istiyorum: “Katılanların bazıları havuzun içinde oynaşıyor, bazıları dans ediyor, bazıları da sağda solda yerlere atılmış örtülerin üzerinde herkesin gözü önünde düzüşüyordu. Hayatımda hiç böyle bir şey görmemiştim.”

Burada durup şu soruyu sormamız gerekiyor: Bu sadece bir “eğlence” partisi midir yoksa Siyonist oluşumun merkezi bir parçası olmak için üyelerine koyduğu bir “kural” mıdır? Nitekim Ostrovsky fazla detay veremese de daha sonra yaptığı araştırmada bu tür “parti”lerin her zaman olageldiğini, bunun yerleşik bir uygulama olduğunu öğrenir.

Bu kural nedir? Bunun cevabı Siyonist oluşumun yapısını ve neden soykırım ve katliamlarla karakterize olmuş bir yapının dünyanın güç merkezleri tarafından korunup desteklendiğini anlamamızı sağlar. Bu kural şudur: Hiçbir dini, ahlaki ve insani çizgiye sahip olmamanız gerekir. Bunları aşmanız ve “hile yolu”nun bir yolcusu olmanız gerekir. Başka türlü bu yolda yürüyemezsiniz. Başka türlü bu yolda yürüyenleri destekleyemez, onların yaptıklarını görmezden gelemezsiniz. Bu yol, en alt düzeyde insanlık vasfına sahip olanların bile yürüyemeyeceği bir yoldur. O yüzden bir sınır, bir kural, bir yasa olmaması gerekir.

Epstein dosyasında dünyanın hemen her yerinden, hemen her kesiminden isimlerle karşılaşıyoruz.

Hukukun, siyasetin, düşüncenin, sanatın, felsefenin, bilimin günümüzdeki en güçlü temsilcileriyle karşılaşıyoruz.

Bunlar dünyayı fikri ve ideolojik olarak besleyenler: Soldan ve sağdan, güneyden ve kuzeyden, aşağıdan ve yukarıdan pek çok isim. İnsanlık vasfını henüz yitirmemiş herkesi dehşete düşüren bir ağın parçası olarak karşımıza çıkıyorlar.

Epstein dosyasına ilişkin varılacak en büyük yanılgı, bunu birkaç zengin ve güçlü adamın sapıklıkları olarak görmektir. Oradaki okuduklarımız yapısal düzeninin dışına sızanlardır. Bu sızıntılar müstakil, münferid, dönemsel bir yol kazası değildir. Bu yapısal düzenin legal yapılarla etkileşimleri vardır. Herkes bu düzenin şöyle ya da böyle bir parçası haline getirilmektedir. Şimdilerde çoğumuzun unuttuğu (sızıntıların unutturulması konusunda muazzam bir işbirliği vardır) bir örnek vermek istiyorum:

2010 yılında Haiti’de meydana gelen depremi hatırlarsınız; 230 bin kişinin hayatını kaybettiği, Haiti’yi harabeye çeviren o büyük depremden bahsediyorum.

Bütün bir dünya, ülkeyi can pazarına çeviren o korkunç felakete odaklanmışken, Haiti’den ilginç bir haber gelmişti. 5 erkek ve 5 kadından oluşan 10 Amerikalı, en küçüğü 2 aylık en büyüğü 12 yaşında olan, 33 Haitili çocuğu kaçırırken Dominik Cumhuriyeti sınırında yakalamışlardı. Amerikalılar “Yeni Yaşam Çocuk Sığınağı” (The New Life Children’s Refuge) isimli bir gönüllü kuruluş adı altında örgütlenmişlerdi.

Kendi iddialarına göre, “yetim” çocukları Dominik Cumhuriyeti’ndeki bir yetimhaneye yerleştirmek istemişlerdi. Misyoner oldukları söyleniyordu. Fakat gerçekler bir kaç gün içinde açığa çıktı. Dominik Cumhuriyeti’nde böyle bir yetimhane yoktu. Haiti Başbakanı Jean-Max Bellerive bunun bir “hırsızlık” olayı olduğunu söyledi. Üstelik çocukların yetim olmadığı, anne-babalarının hayatta olduğu anlaşıldı. Amerikalılar Haiti’de yargılanıp hapse atıldı. 10 kişiden sekizi bir kaç gün sonra serbest bırakıldı. Fakat grubun lideri olan iki kişinin tutukluluğu devam etti: Laura Silsby ve Charisa Coulter.

Laure Silsby ismini şimdilik bir kenara not edin.

Fakat şu soru hiç bir zaman cevap bulmadı: “Amerikalılar çocukları ne yapacaktı?”. Ta ki, 2016 yılında Wikileaks, “Pizza Gate” skandalı olarak bilinen “Podesta e-postaları” isimli belgeleri sızdırana kadar. Skandalla ilişkili bazı isimler, gözlerin 6 sene öncesine, Haiti’deki çocuk kaçırma olayına yeniden çevrilmesine neden oldu. Bu arada Jeffrey Epstein isminin de o belgelerde geçtiğini hatırlatarak burada bir şeyi daha vurgulayalım: Bizim çok bilmiş bazı “uzmanlarımız” bunları kanıtlanamayan “komplo teorileri” olarak damgalayıp geçmişti o yıllarda. Üzerinde konuşmaya bile değer bulmadılar. Her neyse devam edelim.

Önce John Podesta’nın kim olduğunu söyleyelim: Podesta, Barack Obama’nın danışmanlarından biriydi ve 2016 seçimlerinde Hilary Clinton’un seçim kampanyasını yönetti. Daha sonra kardeşi Tony Podesta’nın başına geçtiği “lobi şirketi” Podesta Group’un başkanıydı. Hindistan’dan Gürcistan’a, Suudi Arabistan’dan Tayland’a kadar pek çok ülke Prodesta Group’la iş yapmıştı.

Podesta’nın gönderdiği maillerden birinde (mendil şifresi olarak biliniyor) bir mendil ve üzerinde pizza ile ilgili bir harita yer alıyor. Mailden bir şey anlaşılmıyor, her yöne çekebileceğiniz şekilde yazılmış. İfadelerin bir şifre olduğu anlaşılıyor.

Podesta’nın maillerinde ismi çok sık geçen bir mekan var: Comet Ping Pong Pizza. Pedofili skandalının merkez üssü ya da üslerinden birinin burası olduğu söyleniyor. Comet Ping Pong’un sahibi James Alefantis. Alefantis’in Clinton, George Soros ve John Podesta’nın kardeşi Tony Podesta ile yakın ilişkileri var. Podesta’nın maillerinde sık sık Haiti’den gelecek “peynir” ve “makarna”lardan bahsediliyor; peynirin “küçük” kız çocuğu, makarnanın ise “küçük” erkek çocuğu anlamına geldiği ifade ediliyor. Bu “pizzacı”nın bulunduğu caddede “Beyond Borders” isminde bir “sosyal yardım vakfı” var. Vakıf, Clinton Vakfı’nın bir parçası ve işe bakın ki, Haiti’deki “çocuk köleliği ve çocuklara karşı uygulanan şiddeti önlemek için!” çalışmalar yürütüyor.

İşte tam bu noktada Wikileaks belgelerinden tanıdık bir isim karşımıza çıkıyor, şu biraz önce not ettiğiniz isim: Laura Silsby.

Haiti depreminin olduğu günlerde, kimsenin dikkatini çekmese de, daha sonraları Silsby’nin Hillary Clinton ile, geçmişi 2000’li yılların başına uzanan bir ilişkileri olduğunu öğreniyoruz. Silsby tutuklandığında da, Amerika’dan kalkıp bizzat onun yardımına “Clintonlar” koşuyor.

Clinton Vakfı, Silsby’e yardım etmesi için Jorge Puello Torres isimli bir “avukat” gönderiyor ama onun da sonradan avukat olmadığı; “pedofili” zincirinin üyelerinden biri olduğu açığa çıkıyor. Torres, insan kaçakçılığı suçlarından Kostarika, El Salvador gibi ülkelerde aranıyor. Karısı El Salvador’da “çocuk cinsel istismarı” suçundan hüküm giymiş birisi. Konu Harvard Human Rights’daki bir makalede inceleniyor. İncelemeden ziyade bir “ön alma” desek daha doğru olur.

Haiti’de tutuklanan Silsby Clintonların girişimleriyle hapisten çıkarılıyor. Sonrasında tahmin edilebileceği gibi serbest bırakılıp Amerika’ya geri dönüyor. Soyadını “Gayler” olarak değiştiriyor ve dahası çocuk kaçırma olaylarında “ihbar hizmeti” veren Alertsense isimli bir firmada çalışmaya başlıyor! Bu arada Hillary Clinton’ın Haiti’ye olan ilgisinin çok önceden başladığını, 1998’de George Soros’la Haiti’ye bir ziyaret gerçekleştirdiğini de belirtelim.

Şimdi Haiti meselesine bir nokta koyalım ve 1996 yılının Belçika’sına gidelim. Sanırım 20. Yüzyılın en korkunç “çocuk tecavüzü ve cinayeti” vakalarından biri olan “Dutroux Vakası”na bakalım. Daha sonraları belgesel ve filmleri de yapılmıştır. Bu vakanın da bir yerinde “Clinton” isminin karşımıza çıktığını görüyoruz.

Marc Dutroux ismindeki bir adam karısı ve suç ortağı Michel Lelievre ile 1996’da Belçika’da 6 kız çocuğunu kaçırdı, evinin mahzenine kapadı ve onlara aylarca tecavüz ettikten sonra bunların dördünü öldürdü. Polis Dutroux ve suç ortaklarını yakaladı. Belçika’da aylarca “Beyaz Yürüyüş” adıyla Belçika tarihinin en kalabalık yürüyüşleri düzenlendi.

Sonra ne oldu biliyor musunuz? Dutroux hapishaneden kaçtı. Evet, yanlış duymadınız kaçtı. Bunun üzerine Adalet Bakanı, İçişleri Bakanı ve Jandarma Bakanı istifa etmek zorunda kaldı. Sonra tekrar yakalandı. Peki ya sonra? Karısı şartlı salıverildi ve Michel Lelievre denilen adam ise erken tahliye oldu. 2020’de ise Marc Dutroux’un tahliyesi için psikiyatrik değerlendirme raporu istendi.

1996’daki vahşet Dutroux’un ilk vahşeti değildi. 1986’da karısıyla birlikte 3 çocuğu kaçırıp, tecavüz etmişler ve yine tutuklanmışlardı. Fakat sadece 3 yıl sonra mahkeme salıvermişti Dutroux ve karısını.

Dutroux vakasının ayrıntılarına girmiyorum ama şu kadarını söylemekle yetineyim: Bu dava tahmin edersiniz ki Belçika’yla sınırlı değildi. Uluslararası bir pedofili ve “tecavüz cinayetleri” şebekesiydi. Dahası The Guardian’ın yazdığına göre bu davayla bağlantılı 20 potansiyel tanık gizemli bir şekilde ölmüştü. Belçika başkanı Dehaene, ABD “Ulusal Kayıp ve İstismar Edilen Çocuklar Merkezi”ne başvurmuş ve onlardan yardım istemişti. Bu başvuru üzerine Uluslararası Kayıp ve İstismar Edilen Çocuklar Merkez (ICMEC) kuruldu. ICMEC’in lansmanı Hillary Clinton ve Tony Blair’in eşi Cheire Blair tarafından 1999’da Washington’da yapıldı.

Söylediğimiz gibi, Dutroux vakası da uluslararası bir çetenin işiydi. Bu davadaki önemli isimlerden biri de iş adamı Jean-Michel Nihoul idi. Bu adam The Guardian’a verdiği bir demeçte elinde “Belçika’daki hükümeti devirebilecek bilgiler” olduğunu söyledi. Nihoul “çocuk kaçırma” suçundan beraat etti. Uyuşturucuyla ilgili suçlardan ise “5 yıl” ceza aldı. 2005’te şartlı tahliye ile serbest bırakıldı.

Konudan uzaklaşmak istemiyorum ama burada şöyle bir soru daha ortaya çıkıyor: Çocuk kayıpları neden bu kadar fazla?

2009’da Ukraynalı felsefe profesörü Vyacheslav Gudin basına düşen bir açıklamasına bakalım. Gudin açıklamasında 15 Ukraynalı çocuğun “evlatlık” edinilip İsrail’e götürüldüğünü ve orada “yedek parça” olarak kullanıldığını öne sürmüştü. Bu iddialar BM raporlarında da yer aldı ancak “antisemitizm” olarak yorumlandı. İsrail gazeteleri de bunu “antisemitizm dalgası” olarak yorumladı.

Gudin’in iddiaları İsveç’te yayınlanan bir gazetenin İsrail’in Filistinli çocukları öldürüp organlarını çaldığını öne süren haberi yayınlamasından sonra ortaya atılmıştı. İsveç’in en büyük günlük gazetelerinden biri olan Aftonbladet’de Donald Boström tarafından yayınlanan makale 1980 ve 1990’larda Batı Şeria ve Gazze’de İsrail tarafından yakalanan birçok çocuğun cesetlerinin “eksik” olarak ailelerine teslim edildiğini ortaya koyuyordu.

İsrail hükümeti bu yazıyı “antisemitizm” olarak tanımladı. Fakat İsrail Adli Tıp Enstitüsü baş pataloğu Yehuda Hiss verdiği bir demeçte İsrail’in cesetlerin organlarını çaldığını itiraf etmişti. Bu arada Gudin’in verdiği rakamların bununla sınırlı olmadığını da belirtelim. Ona göre önceki yıllarda Ukrayna’da 25 bin çocuk kaybolmuştu.
*
Epstein dosyası felsefi bir ilkeye dayanan yapısal bir düzenin yansımasıdır. Siyaset, uluslararası ilişkiler, ekonomi, cinsel istismar, cinayet ve her nevi iğrençliğin bütünleşik bir şekilde döndüğü bir dosyadır bu. Bu ilkeyi kavradığımızda yeryüzünün bu dosyayla uyumlu bir şekilde yapılandırıldığını fark edebiliriz.

Bu ilke “hile yolu”na itiraz kabiliyetini var eden bütün insani/ahlaki değerlerin aşama aşama yok edilmesidir. Bu “hile yolu”yla işbirliği içinde olan geniş bir ağ var. Bu ağın devletlerin de dahil olduğu legal bir mekanizma olduğunu bilmeliyiz. Bir yeraltı örgütünden söz etmiyoruz. Sadece ilişkilerden de söz etmiyoruz.

Artık şunun farkına varmalıyız: Riyakar bir düzende yaşamıyoruz. Batı’yı “şöyle diyorsunuz ama böyle yapıyorsunuz” şeklinde eleştirmekten vazgeçmeliyiz. ABD ve onun başında bulunduğu kolektivite budur: Yaptıkları ve yapacakları konusunda açık ve nettir. Herkes bir yönüyle bu kolektiviteye dahil edilmiştir.

Dark Waters filminde kimya devi DuPont’a karşı mücadele veren Robert Bilott’un söylediği gibidir durum. Bizi korumakla görevli olanların görevini biz yanlış anlamışızdır: “Bu sistem hileli. Bizi koruyacağını sanmamızı istiyorlar, ama bu bir yalan!”

Gazze soykırımını yapanlar, destekleyenler ve bir şey yapabilecekken izleyenler bu kolektivitenin parçasıdır. Bunlar birbirlerinden ayrı değildir. Devlet adamı, filozof, bilim adamı, insan hakları örgütü, hatta “muhalif” olarak gördüğümüz isim ve kurumların bazıları, belki de pek çoğu “Epstein”le simgeleşen işleyişin bir parçası haline getirilmiştir. Netanyahu’nun savaşın başlarında Arap liderlere “Tahtlarınızı korumak istiyorsanız sessiz kalın” tehdidini bu dosyayla birlikte anlamalıyız. Bu tehdidin sadece Arap liderlerle sınırlı olmadığını tahmin edebilirsiniz. Bunlara karşı durma iradesi göstermelerinin mümkün olmadığı bir pisliğin parçasıdır artık onlar.

İmam Humeyni ABD’ye “Büyük Şeytan” dediğinde ne söylediğini çok iyi biliyordu.

Tek şansımız vicdanı ölmemiş insanlıkla bu yapıya karşı birlikte savaşmaktır.
Mücahit Gültekin

Epstein Dosyası: Kurumsal ve Küresel Bir Ağ
+ - 0

Tamamen Ücretsiz Olarak Bültenimize Abone Olabilirsin

Yeni haberlerden haberdar olmak için fırsatı kaçırma ve ücretsiz e-posta aboneliğini hemen başlat.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

H24 Haber ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Bizi Takip Edin