KEŞİŞ KEÇİ VE KEKİK-4
Gökçeada’da ilk sabahında namaz sonrası uyumamak için çok direndin. Ancak bir gün öncesinin yol yorgunluğu hepimizi teslim almıştı sanki. Kendime uyanık arkadaş bulamayınca, biraz denize ve yemyeşil dağlara, tepelere günaydınlar, biraz kaldığım odanın apart bahçesine bakan penceresinden günü karşılamaya hazırlanan bahçe sakinlerine, çiçeklere, kuşlara ve böceklere hayırlı sabahlar derken kendimi yeniden sabah serinliğinin ninnisinde uykunun kollarına bıraktım.
Kalktığımda saat dokuz civarlarıydı. İki dostumun da uyandığını ve sabah bakımları ile ilgili rutinlerini tamamlayıp salon kanepelerinde cep telefonlarından günün sosyal medya, iletişim ve haber gündemleri ile ilgili sanal dünyanın yoğun trafiğine başladıklarını gördüm. Hayırlı sabahlar, günü verene hamdolsun gibi yüksek sesle seslenerek gerçek dünyaya dönüşlerini sağlayan küçük bir dokunuş yaptım. Bu ses uyumakta olanları da kaldırmaya yetti.
Organizasyondan sorumlu dostumuzdan sabah programını sorduk. Önce köyde seçtiğim güzergâhından denize doğru bir yürüyüş sonrası yüzme molası, sonrasında açık hava balkon kahvaltısı olarak özetledi. Bir başka dost sahile araçla gitmeyi teklif etti. Hem daha az yorucu hem de günün diğer etkinlikleri için zaman kazanmış oluruz dedi. Makul karşılanan bu teklif karşısında ben sabah yürüyüşü yapmak istediğim için, öyleyse önden çıkıyorum araçla beni yoldan alırsınız dedim ve kendimi sokağa attım.
Uğurlu köyü ortalamanın üstünde büyük sayılabilecek mavi ve yeşilin gözün her karesinde iç içe geçtiği mütevazı huzur veren bir yerdi. Tahminen beş yüz hane civarında mesken vardı. Üstelik alışılmışın dışında köydeki meskenlerin bir kısmı çok katlı yarı apartman sayılabilecek yapılardı. Genelde bu konutlar dışarıdan gelenlere kiralanmak için tasarlanmış apart ve pansiyon tarzı işletmelerdi.
Gökçeada ilçe merkezindeki sohbet ettiğim camii müezzini Yusuf Hoca, satır aralarında Uğurlu köyü ile ilgili bir değerlendirme dikkatimi çekmişti. Ada köyleri içinde mütedeyyinlerin tercih ettiği, yerleştiği dindar bir köy olarak tanımlamıştı Uğurlu’yu. Genelde kimi Müslüman çevrelerin Gökçeada da tercih ettikleri öncelikli yerlerin başında Uğurlu köyü olduğunu özellikle belirtmişti. Sanırım deneyimli dostlarımız da çevrelerindeki bu tür İslami referanslardan, tavsiyelerden dolayı bu köyü tercih etmişlerdi.
Köyde abart şeklinde yeri bulunan ve deneyimli dostlarımın tanıdığı Müslüman avukatlardan biri kanser hasatlığı ile ilgili süreçte buralara geldiğini ve hastalık döneminde bu tercihinin tedavide çok olumlu etkilerini gördüğü için kendisinin gelip kalabileceği ve ticari olarak ta kısmi bir gelir sağlayabileceği küçük bir apart tesisi yaptığını ve yaz döneminde buralarda yaşadığını ifade etmişlerdi. Müslüman avukat tanıdık arkadaşın yerini de daha sonraki köy gezilerinde tesisin önünden geçerken göstermiş ve hikâyesini o zaman anlatmışlardı.
Köyü ikiye bölen ana bulvardan dümdüz ve doğrusal olarak uzanan, sahile doğru hafif eğimli yoldan yürümeye başladım. Güneş bir mızrak boyundan fazla yükselmişti. Güneş ışınları görünen bölge ışık aralığı olan 400-700 nanometre dalga boyu aralığı veya 430-750 Tera Hertz frekans aralığındaki tüm ışınları içinde bulundurduğu gibi daha düşük enerjili kızıl öncesi ve yüksek enerjili mor ötesi ışınları da içerir. Yerküre atmosferi bir-Ozon tabakası filtre görevi görerek özellikle canlı tüm organizmaları için ölümcül etkileri olan radyasyon seviyesindeki yüksek enerjili ışınları absorbe eder. Sabah ve akşam güneşi 2700 Kelvin seviyesindeki düşük enerjili ışıklarla düştüğü coğrafyaları buluştururken, en tepede öğlen saatlerinde ise 6500 Kelvin renk sıcaklığında soğuk veya mavimsi beyaz yüksek enerjili ışınlarla canlı yaşam zincirindeki en kritik misyonu üstlenir. Sıcak beyaz düşük enerjili ışınların henüz kaybolmadığı sabah güneşinin hala kızıla yakın ışıklarını içeren ışın huzmeleri tam arkamdan sırtıma doğru sabahın serin esintileri ile beraber vuruyordu.
Genelde alışveriş ve ihtiyaçlar için mekânlar bu bulvar üzerindeydi. Birkaç yüz metre yürüdükten sonra hemen sağımda bir çay bahçesi, solumda bir köy kahvesi ile karşılaştım. Sandalyeler masa üstüne ters konulmuş ve mekânlar henüz açılmamıştı. Biraz ileride köyün tek camisi sonrası açık havada kapalı köy ürünleri ile ilgili tezgâhlar hala üstleri bezlerle örtülmüş kavanoz ve şişelerin bulunduğu kaldırım kenarı tezgâhlar, daha ileride birkaç lokanta, market, kasap ve fırın gibi işletmeler vardı.
Fırın ve yeme içme yerleri sabah hazırlıklarını yapmış ve tek tük müşterilerini de konuk etmişlerdi. Yanından geçtiklerim arasında göz göze geldiklerimizle bir sabah selamlaşması ve hafif tebessümlerin ben de oluşturduğu ilk duygu yabancı biri olduğumu, birkaç günlüğüne tatil için gelenlerden biri olduğumu derinlemesine hissettirmişti. Nede olsa köy küçük bir yerdi ve herkes birbirini az çok tanıyordu. Dolayısıyla yabancı olanlar giyim kuşamlarından, konuşma şekillerinden, yürüyüş ve çevreye verdikleri tepkilerden çok açık bir şekilde hemen fark ediliyor ve anlaşılıyordu.
Köy çarşı bölgesini geride bırakıp sahile doğru ilerlediğimde hala araç bana ulaşamamıştı. Bulvarın bittiği yerin tam karşısında küçük bir iskele uzantısı yaklaşık denize yirmi beş otuz metre kadar uzanıyordu. Bulvarın bittiği yerde yo tam bir T oluyordu. Doksan derece açı ile bulvarı kesen asfalt tek şeritli yol sahile paralel uzanıyordu.
İskelenin sağ tarafında kumsal bir alanda hiç kimse yoktu. Yoldan iskele ve sahile geçen toprak alanın başladığı yerde askeri bölge tabelalarından birinin asılı olduğunu gördüm. Bölgeye girişin yasak olduğunu anladığım bu levhaya ve sağına soluna konulmuş birkaç duba ve çekilen şerite bir anlam veremedim. Sağa sola baktığımda kumsal olarak görülen iskelenin sağında kalan alanın dışında diğer yerler kayalık ve yüksek tepelik bölgelere doğru uzanıyordu.
Kumsal geçip geçmemek ile ilgili bu kısa süreli tereddütlü hal uzun sürmedi. Arkamdan bir jandarma erinin hızlı adımlarla bana doğru gelmeye başladığını ve seslendiğini gördüm. Bende asfalt yolun karşısına geçerek ona doğru yöneldim. Bulvar yolunun bittiği yerde sola doğru biraz ileride İnşaatı devam eden içinde tek katlı önceden yapılmış eski bir yapının da bulunduğu bölgenin etrafı tel örgülerle çevrilmiş ve özerinde küçük dikdörtgen askeri bölge levhalarını olduğunu gördüm. İnşaat sahasının girişinde başka bir jandarma eri nöbet halindeydi. Diğeri ile yan yana geldiğimizde, sanırım benim tatilcilerden biri olduğumu anladığından oldukça kibar bir şekilde iskele bölgesine girişin yasak olduğunu, buranın askeri güvenlik bölgesi ilan edildiğini ve kumsal alanın kapatıldığını söyledi. Kumsalın kapatılmasının yeni bir olay olduğunu jandarmanın bilgilendirme için kullandığı ifadelerden anlamıştım.
Denize girilebilecek en yakın kumsal alanın nerede olduğunu sordum. Jandarma bulvar yolunun bittiği yerden sağa doğru uzanan yolu işaret ederek birkaç kilometre uzaklıkta kumsal bir alanın bulunduğunu söyledi. Bende yürüyüş mesafesinde bir yer var mı diye sordum. Bu kez sol tarafı işaret ederek ilerideki sahil bölgelerine bakabilirsiniz dedi ve ayrıldık. Sahile paralel yolun solundan yürümeye devam ettim. Bir yandan da köyün turizm potansiyeli için hayati bir öneme sahip kumsalının neden kapatıldığını, askeri bölge ilen edildiğini anlamaya çalışıyordum. Uğurlu köyü için köye en yakın sahilin askeri yasak bölge ilan edilmesi buraya yönelik turizmin büyük bir yara alması anlamına geldiğini görmek için kâhin olmaya gerek yoktu.
Bu iç diyaloglar eşliğinde sahile paralel yürüyüşüm devam ederken nihayet dostlar araçlarıyla bana ulaştılar. Araca bindim ve jandarma ile ilgili olup biteni özetledim. Deneyimli dostlar bu durumun yeni bir düzenleme olduğunu, daha önce köye en yakın bu kumsalda denize girdiklerini bilgisini paylaştılar. Benimle aynı değerlendirmeyi yaparak bu kumsalın, askeri bölge ilan edilerek yasaklanmasının köyün gelişimine ve turizm gelirlerine çok büyük olumsuz etkileri olacaklarını belirttiler.
Komplo teorileri ile arası iyi olan dostum, bu olayın Uğurlu köyüne rağbet eden dindar kesimleri hedef alma ihtimalinden söz etti. Onların ayaklarını buradan kesmek ve uzaklaştırmak için böyle bir düzenlemeye gitme ihtimali hiçte yabana atılır bir analiz olmadığını söyleyebilirim. Eski Türkiye refleksinin bir görüntüsü gibi algılanan bu konunun sözüm ona laik seküler kesimlerin her fırsatta özellikle deniz, tatil kültürü üzerinden yer yer tezahür ettiğini zaman zaman tatil sezonunda sahil bölgelerindeki yaşam alanlarında hala karşılaşılabiliyor. Köy ile ilgili siyah haşema ve tesettür mayolarla gruplar halinde sahili işgal ettikleri gibi anekdotlar dolayısıyla diğer tatilcilerin bu bölgeleri tercih etmediklerini deneyimli dostlardan biri konu ile ilgili değerlendirmenin haklılığına kanıt olması için anlattı.
Toplumsal değişimin, özellikle Türkiye gibi sosyokültürel polarizasyonların derinleştiği ülkelerde oldukça ağır seyrettiği söylenebilir. Bu polarizasyonların en önemlilerinden biri dinadarlık-sekülerlik zemininde ortaya çıkan yaşam tarzları üzerinden ilişkilere yansıyan gerilimlerdir. Bir arada yaşam kültürünün, bir başka kesimi ötekileştirmeden, sosyal empatinin yüksek düzeyde geliştirilmesi gerekliliği aşikârdır.
Araçla aynı yönde biraz ilerledikten sonra kısmen deniz girilebilecek bir yere doğru asfalttan ayrılarak toprak zeminde ilerledik ve müsait bir yerde par ettik. Etrafta kimseler yoktu. Şortlarımızı giydik terliklerle denizin kıyısına kadar ilerledik. Ancak sahil oldukça taşlıydı ve yürünmesi çok zordu. Suyun keskinleştirdiği ve kayganlaştırdığı kayalar üzerinde yürümek yaralanma riskini artırıyordu. Yüzmeyi iyi bilen dostlardan biri açılarak sahilden sonraki derinliği ölçtü ve buranın yüzme bilmeyen bizler için riskli olacağını söyledi. Ancak ben bu aşamaya kadar geldiğim yerden suya girmeden çıkmak istemedim. Şartları zorlayarak ve çok dikkatli ve yavaş hareket ederek yaklaşık bir on metre ilerleyerek suya dalmayı başardım. Deniz suyunun ilk soğukluğu sonrası berrak ve oldukça temiz sularına sırt üstü uzanarak bir süre kaldım. Karadeniz’den Akdeniz’e akarak Cebelitarık’ta Atlas, diğer adıyla Atlantik okyanusla buluşur. Küçük ara denizlerin okyanusa gidildikçe tuzluluk oranı gittikçe artar. Dolayısıyla tuzlu suyun öz kütlesi büyüdükçe kaldırma kuvveti artar. Ayrıca kuzeyden güneye inildikçe denizlerin hırçınlığında da azalma görülür. Bu durum Ege denizini tatil için daha tercih edilir kılar. Ayrıca Ege bölgesinin coğrafi özel farklılığı Saroz gibi körfezlerde karadan denize akıntıları daha yoğunlaştırdığı için kendi kendini temizleyen sular olma ünvanını alarak tercih katsayısını arttırır.
Diğer dostlar burada sahilin olası risklerini düşünerek suya girmediler. Kısa bir süre sonra daha uygun bir yer bulmak ve orda denize girmek için tekrar yola çıkarak geldiğimiz yönün ters istikametinde, Jandarma erini tarifi ile gösterdiği tepenin arkasında, yaklaşık beş kilometre uzaklıktaki kumsalı olan sahile gitmeye karar verdik. Yaklaşık ilk bir saatimiz boşa gitmişti. Biraz keyfimizi kaçıran Gökçeada’daki bu ilk sabahımızın programını aksatmadan uygulamaya kararlıydık.
Tarif edilen kumsal alan araçla tırmanarak yol aldığımız tepeden sonra geliyordu. Bir süre sonra kumsal alanı sahildeki şezlong ve şemsiyelerin olduğu, küçük bir kafe benzeri tesisin bulunduğu yerleri görünce tarif edilen yere geldiğimizi anladık. Aracı uygun bir yere park ederek ipince sarımsı kumun bulunduğu alandan denize doğru suya girmek için ilerledik. Sabahın serinliği kendini yazın sıcağına bırakmaya başlamıştı artık.
Düzensiz bir küçük plaj izlenimi veren bu alanın bir kısmında ücretli hizmet veriliyordu. Şezlong ve şemsiye kiralama, deniz sonrası duş alma gibi hizmetler için belli bir ücret ödemen gerekiyordu. Ancak bu hizmetlerden yararlanmak istemiyorsan kendi malzemelerinle uygun bir yerde, hiçbir ücret ödemeden denize girebiliyordun.
Etraf oldukça sakindi. Eski tip küçük bir minibüs, biraz daha uzağında bir karavan, birbirinden oldukça uzak aralıklarda birkaç arkadaş ve aile grubu denize girmek için gelmişlerdi. Kafe bölgesinde görevli olduğu belli olan gençten bir personel, birkaç masa ve müşteriler için sandalye vardı. Biz de gözlerden olabildiğince uzak bir yerde yaklaşık yarım saatlik deniz etikliğimizi tamlayarak tekrar köye yöneldik.
Kahvaltı için köy fırınından deneyimli dostumuz özel bir köy ekmeği sipariş etmek istedi. Fırıncı genç hazırda olmayan ekmeği ancak on dakika sonra pişirilebileceğini söyleyince kabul ettik ve fırının çevresinde küçük voltalarla sipariş ettiğimiz ekmeğin çıkmasını bekledik.
Aparata geldiğimizde saat on bir sularıydı sanırım. Sırayla duşlar alındı. Kalanlar hızlıca çayları ocağa koydu. Omlet için yumurtalar kırıldı. Zeytinler, peynirler, domates ve salatalık sövüşleri, biraz yoğurt ve tahin pekmezle kahvaltılar yapıldı. Kahvaltı süresince günün programının detayları hakkında koordinasyondan sorumlu dostumuzdan detay bilgiler dinledik. Program da iki Rum köyüne gidilecekti. Özellikle özgün aroması ve çeşitli hastalıklara iyi gelmesi ile meşhur kırmızı, siyah dutları kendi ağaçlarından tadılacak, yine Haziranın en güzel sürprizlerinden bir olan kabuklu çiğ bademler ağaçlarından toplanarak kırılacak ve yenilecekti. Otantik Rum evlerinin ve metruk kilise kalıntılarının bulunduğu Şahinkaya köyünden sonra Saroz körfezinin eşsiz engin maviliğini Tepeköy adıyla anılan başka bir Rum köyüne gidilerek, seyir terasına dönüştürülmüş derme çatma bir tepeden Gökçeada’nın Ege denizi ile binyılları bulan hikâyesinin bir parçası olarak zaman ve mekana şahitlik edecektik.
Devan etmek umuduyla…




