İnsanı hakikatten uzaklaştıran en büyük engel çoğu zaman cehalet değildir. Çünkü cehaletin ilacı bilgidir; insan bilmediğini öğrenebilir, yanlışını düzeltebilir. Fakat hakikatten uzaklaştıran şey gaflet olduğunda mesele yalnızca bilgi eksikliğinden ibaret olmaktan çıkar.
Gaflet, bilgiyle değil, yüzleşmeyle aşılabilecek bir hâle dönüşür. Bu sebeple insanı asıl durduran şey, hakikati hiç duymamış olması değil; hakikatin kendisinden isteyeceklerini sezdiği anda, ondan uzaklaşmayı tercih etmesidir.
Gaflet yalnızca hakikatten habersiz olmak değildir. Hakikati önemsememek, ciddiye almamak, nefsin arzularını hakikatin önüne geçirmek, zanları bilgi yerine koymak, korkuları hikmet, konforu denge, ertelemeyi sabır, teslimiyetsizliği akılcılık sanmaktır. Kafasını kuma gömerek tehlikenin ortadan kalktığını zannetmek, dünyayı olduğu gibi değil, görmek istediği gibi okumak, gerçeğin yerine işine gelen yorumu tercih etmektir. En ağır şekli ise hakikati fark ettiği hâlde hiçbir şey yapmamaktır. Çünkü insan çoğu zaman hakikati inkâr etmez; onun hayatını değiştirmesine izin vermez.
Hakikat insandan yalnızca yeni bilgiler istemez. Yeni bir duruş, yeni bir bakış, yeni bir hayat ve çoğu zaman yeni bir pozisyon ister. İşte gaflet, insanın mevcut pozisyonunu koruyabilmek için geliştirdiği görünmez savunma sistemidir. Bu yüzden gafletin tek bir rengi yoktur; sayısız tonu vardır.
Kimi insan bilmediği için gaflettedir. Kimi bildiğini zannettiği için. Kimi “Ben zaten biliyorum.” diyerek arayışını bitirdiği için. Kimi “Henüz zamanı değil.” diyerek hakikati geleceğe ertelediği için. Kimi de “Şartlar oluşsun.” diyerek hiç gelmeyecek bir günü beklediği için. Kimisi korkusuna tedbir adını verir, kimisi tembelliğine sabır, kimisi konforuna istikrar, kimisi teslimiyetsizliğine akılcılık, kimisi menfaatine sorumluluk, kimisi de suskunluğuna hikmet der. İsimler değişir, gerekçeler değişir, hikâyeler değişir; fakat gaflet aynı kalır.
Gafletin en tehlikeli tarafı, insanın onu fark edememesidir. Çünkü gaflet önce aklı değil, vicdanı uyuşturur. Önce rahatsızlığı azaltır, sonra soruları, ardından arayışı ve en sonunda hakikatin çağrısını… Zamanla insan bulunduğu yeri hakikat zannetmeye başlar. İşte gafletin en büyük başarısı budur: İnsanı aldatırken ona aldanmadığını düşündürmek.
Bu yüzden gaflet bazen cehalet şeklinde değil, meşguliyet şeklinde ortaya çıkar. İnsan ömrü boyunca hazırlanır ama bir türlü yola çıkamaz. Bazen inkâr değildir; sürekli ertelemektir. “Yarın başlarım.” diyerek yıllarını tüketir. Bazen günah değildir; oyalanmaktır.
Hakikati konuşur, tartışır, okur, dinler; fakat yaşamaya gelince geri çekilir. Bazen düşmanlık değildir; sessiz kalmaktır. Yapması gerekeni bildiği hâlde yapmamak, söylemesi gerekeni bildiği hâlde susmak, atması gereken adımı sürekli geciktirmektir. Bazen bilgisizlik değildir; bilgiyle yetinmektir. İnsan hakikati öğrendiğini zanneder; oysa hakikat öğrenilmek için değil, yaşanmak için vardır.
Gaflet bazen “dinin”, bazen ilmin, bazen iyilik yapmanın, bazen başarının, bazen makamın, bazen itibarın, bazen ailenin, bazen geçimin, bazen korkunun, bazen güvenlik arayışının arkasına gizlenir. İnsan bunların hiçbirini kötü niyetle yapmayabilir. Fakat bütün bunlar, hakikatin gerektirdiği değişimi ertelemek veya mevcut pozisyonu korumak için kullanılmaya başlandığında, gaflet yeni bir elbise giymiş olur.
Aslında gafletin tonları saymakla bitmez. Bilmeme gafleti, bildiğini zannetme gafleti, araştırıyorum gafleti, çoğunluğa uyma gafleti, meşguliyet gafleti, konfor gafleti, alışkanlık gafleti. İtibar gafleti, makam gafleti, başarı gafleti, aileyi mazeret yapma gafleti, geçimi mazeret yapma gafleti. Korkuyu tedbir sanma gafleti, zannı bilgi sanma gafleti, nefsi akıl sanma gafleti, duyguyu hakikat sanma gafleti. Erteleme gafleti, sessiz kalma gafleti, sorumluluğu başkasına bırakma gafleti. Sürekli öğrenip hiç yaşamama gafleti, mükemmel zamanı bekleme gafleti. Kendini istisna görme gafleti, ölümü uzak görme gafleti. Hakikati kendi hayatına uydurma gafleti, kaçışını perdeleyen şöhreti erdem kılıfında koruma gafleti… Bunların her biri aynı hastalığın farklı yüzleridir.
Belki de bunların en tehlikelisi, insanın gaflette olmadığını zannetmesidir. Çünkü insanı hakikatten uzaklaştıran şey çoğu zaman hakikati inkâr etmesi değil, hakikatin gerektirdiği bedeli ödemek istememesidir. Bunun için bazen cehaleti, bazen bilgiyi, bazen dini, bazen bilimi, bazen sevgiyi, bazen korkuyu, bazen sorumluluğu, bazen de özgürlük söylemini kullanabilir. Yeter ki bulunduğu yer değişmesin.
İşte bu yüzden gaflet basit bir unutkanlık değildir. Gaflet, hakikatten kaçışın en incelikli biçimidir. Kendini kandırmanın, oyalanmanın, yüzleşmekten kaçmanın ve mevcut pozisyonu korumanın görünmez stratejisidir. Cehalet hakikati göremez; gaflet ise çoğu zaman hakikati gördüğü hâlde gözlerini kapatmayı tercih eder.
Belki de insanın kendisine sorabileceği en ağır soru şudur: Ben gerçekten hakikati göremiyor muyum; yoksa hakikati gördüğüm anda terk etmek zorunda kalacağım mevcut pozisyonumu koruyabilmek için kendime yeni bir gaflet mi üretiyorum?

