Kung fu ustası tek kollu kahraman Wang Yu filmleri gençlerin ana gündemi olduğu bir zamanda bizim sınıfımızda kendisini Wang Yu görmeye başlayan orta okul gençlerine oranla iriyarı olan tek kollu Ahmet vardı. Kapalı spor salonundaki karate kurslarına düzenli bir şekilde gidiyordu. Esmer sivilceli yüzü, hep agresif kavga halinde olmayı resmeden bir tablosu gibiydi. Bir kolunun olmamasının intikamını bütün insanlardan almak ister gibi nefret, öfke, kızgınlık halindeydi. Sarı şeritli şapkaların, kravatın zorunlu olduğu, yasak olan her şeyi yasaklayanların inadına yapmayı kendimize vazife bildiğimiz bir zamanda, kolsuz Ahmet okula getirdiği bağ bıçağını adeta mesaj verircesine bir süre saklamamı istedi, risk taşımasına rağmen alıp masanın gözüne koydum. Bunu bir kez daha yaptı. Üçüncüsünde kabul etmedim. Bunu okula getirmesinin yasak olduğunu, onun bu suçuna ortak olmayacağımı söyleyince öfke kusmaya başladı. Rahatsız oldu. Almam için ısrar edip üzerime yürüdü. Kolunu tuttum, diğer elimle de boğazına yapışıp duvara sıkıştırdım. Bu arada kötü bir niyetinin olmadığını söyleyip özür dileyince bıraktım. Genelde sınıftaki gençlerin çoğunu bu şekilde sindirmişti, benden de aynı şeyi bekliyordu. Sindirdiği insanlardan para alıyor ve kimi zaman da onlara okulun karşısındaki hocanın dükkanından tek sigara aldırıyordu. Okuldaki ahlaksız tavırları baştan beri beni rahatsız ediyordu. İriyarı biriydi, karatede iyi bir başarısı vardı. Bana bir yumruk veya tekme vursaydı kendimi yerde bulurdum. Bu aklıma bile gelmedi.
İnsanın beyaz perdeye yansıyan tek kolla havalarda uçmasını, tek koluyla bir orduyu mağlup etmesini içselleştirip hayaller kurması ve kendisini bu hayallerle bütünleştirmenin yerine kendi gerçeğinden kaçmaya çalışması onu mutlu etmeyeceği gibi, çevresini de mutsuz ediyordu. Olayın kahramanı ben değilim. O zamanın duygusal atmosferinde özürlü birine böyle sert tepki göstermem günlerce beni rahatsız etmedi değil. Sonra kendince benimle dost oldu. Özürlü olmasından değil, o zamanlar biraz da savunmasız gençleri ahlak dışı ilişkilere teşvik eden matematik hocası Kel Ehmo ve Asfalt Rıza dediğimiz edebiyat hocaları gibi sosyalizm etkisinde olduklarını ifade etmekten çekinmeyen hocaların teşvik etmesiyle yoz hareketler sergilemesinden rahatsız oluyordum…
Şimdi…
Tahran’da sağır dilsiz berber çırağının beni gülünç bir şekilde tıraş etmesinin ardından Emevi camiinin önündeki mescitte süren uzun bekleyişin ardından, bıyık ve sakalım artık şekil almaya başlamışta ama benim sabrım yine son noktasına taşınıyordu. Ne arayan vardı ne soran. Şam’da genellikle Kürtçe müziğin bolca çalındığı, Kürtçe kitapların sergilendi tezgahların olduğu mekanda kendimi belli etmeden ve kimseyle konuşmadan dolaşıyordum. Kimse ile konuşmuyordum, çünkü bütün diktatörlerin korkularından dolayı her insanı potansiyel düşman, tehlike olarak gördüklerini biliyordum. Arkadaşlarımı ziyarete gelmiştim, ama garip bir durumla karşı karşıyaydım. Geldiğime pişman olmuştum da eli boş dönmek istemiyordum. Gece olunca mescitte sürekli olarak yanan küçük küçük lambanın ışığında, imamın ihtiyaç duyması halinde kullanacağı küçük banyoda duş alıyor, sıcak su ile o gün giydiğim bütün elbiselerimi sıcak suyla yıkıyordum. Kaldığım odada ertesi gün akşama kadar zaten zahmetsiz bir şekilde kuruyorlardı.
Arkadaşlar, onlar da benim inatla sabretmemden rahatsız olmuş gibi öğle namazından önce geldiler. Sadece beni mescide yerleştiren arkadaş geldi gitmek üzere hazırlanmamı söyledi. Zaten hazırdım. Küçük bir valiz ve birkaç yeni aldığım parça eşya. Toparlandım. Mescitte benden geriye hiçbir iz kalmayacak şekilde toparlandıktan sonra arkadaşlar yine beni getirdikleri zaman gözlerime şeffaf bant yapıştırıp siyah gözlüğümü taktılar. Kirpiklerimin baskısıyla banttı kopardım, gözü kapalı merdivenlerden inmek hoşuma gitmiyordu. İndik ve az bir yürüyüşten sonra bir lüks araca bindik. Tam seçmesem de önde sol tarafta Suriye’nin olmayan farklı bir ülkenin bayrağının olduğunu görebiliyordum. Şoförle birlikte iki kişi daha vardı araçta.
Şehirden çıktık. Yol arkadaşlarım kendilerine konuşmayı haram kılmış gibi sesleri çıkmıyor. Önde oturan iki kışının kimi zaman fısıltı şeklinde konuştuklarını duyuyordum, kimi zaman arkaya dönüp işaretleşiyorlardı da. Onlara inat ne yaptıklarını, nereye gittiğimizi, neden bu durumda olduğumuzu sormuyordum bile. “Ne olacaksa, olacak!” diyordum içimden. “Tavşan dağa küsmüş…” misali gibi boykottaydım. Sessizlik ruhumu dinlendiriyordu. Isız çöllerde ilerlediğimizi bazen başımı yukarı kaldırdığımda görebiliyordum. Uzun bir yolculuktan sonra çevrenin bol gürültülü olduğu askeri araçların çevreye serpiştirildiği bir noktaya geldiğimizde, ne olacağını bekler durumdaydım, araca yanaşıp bir şeyler sordular benim duyamayacağım tarzda Arapça cevap verildikten sonra, bir belge gösterildi. Geçiş izniyle birlikte kısa bir süre sonra yeniden bir kontrol noktasında benzer bir uygulama yapıldı. Bir ülkeden bir ülkeye sessizce geçiyorduk. Birkaç kontrol noktasından geçtikten sonra yağmurun çiselemeye başladığını sileceklerin ara sıra çalışmasından görebiliyordum, siyah gözlüklerimin gerisinden.
Belli bir süreden sonra araç durdu. Şam gibi bir şehre geldiğimizi zannetmem, gözlüklerin altından arkadaşlarıma hissettirmeden çevreye bakınca son bulunca kapı açılmış iniyorduk… Yerler ıslaktı. Araç gitti, iki kişi ile toprak yolda yürümeye başladığımızda yağmur çiseliyordu. Eski İstanbul yağmuruna benziyordu. İstanbul’da kimi zaman günlerce buna benzer yağmurlar yağardı. Güneş yüzü göremezdik. Şemsiyesiz ve tedbirsiz bir şekilde bilinmeze doğru gidiyorduk. Omuzlarım, başım, ayaklarım ıslanmaya başlamıştı. Gençliğimden beri bu durumdan dolayı ciddi sıkıntı çekiyordum. Günlerce başım ağrıyor, kendime gelemiyordum. Arkadaşlarım bu duruma yabancılık çekmiyorlardı. Toprak yol bitti, bu kez bir tepeden yukarıya doğru patika gibi bir yoldan yürüyorduk. Ağzımdan tek kelime itiraz ifadesi çıkmamasına özen göstererek bu durumu adeta protesto ediyordum. Islanan elbiselerimin içinde kimi zaman terliyor ve kimi zaman da rüzgarın baskısı altında kalıyordum.
Şam’da az buçuk da olsa karar verdiğimde geri dönmediğim için pişman olmama ramak kalmıştı. Az da olsa o bantların arkasından görebildiğimi tahmin ediyorlardır, ancak onların bu önlemi sadece benim onların yüzlerini görmemem için yaptıkları kesin. Konuşmuyorlar ve sadece gerektiğinde birbirlerinin kulağına bir şeyler fısıldıyorlar. Onlar konuşurken görebildiğim kadarıyla etrafa bakıyorum. Derin bir vadinin yüksek tepelerinden yukarı doğru yürüyoruz. Aşağılarda tek katlı, çatılı bir yapının dışında görüş alanımda ne ağaç ve ne de ev vardı. Yalnız küçücük bir ev. Rüzgar vurdukça titremeye başladım bile. Belli bir süre yürüdükten sonra bu kez aşağıya inmeye başladık. Yerler çamurdu düşüp daha fazla ıslanmamak için gayret gösteriyordum. Aşağı indikten sonra bu kez geri döndük. Geriye doğru gidiyorduk. Bunun tek bir anlamı vardı. Beni yormak ve zorluklara alıştırmak gibi bir niyetleri olmalıydı. Aşağı patika yoldan o gördüğüm tek katlı evin önüne geldik. Kapıdaki kilidi açıp içeri girdiğimizde boş bir eve geldiğimizi anlayabiliyordum. Demir kapılar, içeride yöneldiğimiz tarafta mazgallı demir kapı. Burası kesinlikle zindan olmalı. Tamam da ben ne suç işledim ki!.
İçerisi dışarıdan daha soğuk. Beton duvarlar ve demir kapılar buz gibi bir bir zemin oluşmasına yetiyor bile. Titremem giderek hızlanıyordu. Bir sürü ince battaniye örttüler, sonra benimle konuşarak beni mescide yerleştiren arkadaş konuşmak zorunda kaldı. Çünkü bu titreme riskli sürecine çoktan girmişti bile. Çenemden durdurulması mümkün olmayan sesler gelmeye başladı. Durumumu sordu. Titrediğimi, başımın ağrımaya başladığını anlattım. Birkaç dakika sonra limon ile birlikte sıcak çay getirdiler. İçeri soğuktu. Birkaç ilaç verdiler, ne olduğunu bilmeden içim. Bir bardak içinceye kadar çay soğudu ama ben yine de ılık da olsa limon sıkarak birkaç bardak çay içtim. Limonun varlığından çıkardığım sonuç buranın uzun bir süre kullanılmamış olmasının imkansızlığıydı. Geldiğimizin haber verilmesiyle boşaltılmış olmalı. Bana dinlenmemi söyleyip gitti. Ortam yine sessizliğe boğuldu, bir farkla. Lavabo çeşmesinden damlayan su teneke üzerinde kurşun sesi çıkarıyordu. Romanlarda okuduğum ses tam da buydu. Başımı battaniyenin altına gömüyordum nefes alamayacak hale geliyordum. Bir ara damlaların ritminde anlamlar imal ederek dalmaya ve uyumaya çalıştım. Kısa zaman dilimlerinde geçerli oluyordu ama uzun sürmüyordu. O gece çok zor geçti. Üzerime bir sürü battaniye örtüyorlardı ama ben rüzgara karşı direneceğini zanneden bir yaprak gibi titriyordum. Hiç birimizin aklına aslında ateşimin olduğu ve örtülen bu battaniyelerin o ateşi daha da azıttığı gelmiyordu.
Sabah namazından sonra zengin bir kahvaltı sıcak çay çaydanlığıyla birlikte geldi. Toparlanmaya başlıyordum. Burada bu halde kaç gün kalacağımı bilmiyordum. Her hâlükârda tek sığınağım battaniyelerin altıydı. 3-4 gün sonra yeniden hareket halindeydik. Neredeyse yarım gün yürüdükten sonra, konağımıza ulaştık. Saray gibi bir yere geldik. Saray dediğime bakmayın, canlı barınamaz. Geldiğimiz yerde hava fazlasıyla sertti. En azından çamurda yürümekten kurtulmuştum. Tam bana göre diyemiyorum ama… Bir çukur kazmışlar, duvarlarını taştan örerek tek oda ve küçük bir salon yapıp üstünü kapatmışlar. İçeride mazotla çalışan küçük bir soba var ama o küçücük odayı ısıtamıyor. Yeniden titreme başladım. Benimle ilgilenen o tanıdık ses bir sürü battaniye taşımaya başladı. Orada da hiçbirimiz titremenin asıl sebebinin ateşimin yükselmesi olduğunu düşünemedik. O gece orada zorbela kaldım. Ertesi gün beni oradan daha üst taraflarda, odası da sobası da oldukça büyük bir yere götürdüler. Burada rahat edeceğimi söylüyorlardı.
Buraya rahat etmek için gelmemiştim aslında. Bu yeni mekanda battaniyeye ihtiyaç olmadan oturabiliyordum. Duvarlar yine taştandı ama soba sürekli yanıyordu.
Dışarı çıkmam, tuvalet için dışarı çıktığımda başımı kaldırıp etrafa bakmam yasaktı. Zaten gözbağımı sadece uyurken çıkarabiliyorum. Çıkıştan yukarıya kaldığım yere biraz uzak mesafeye eski usul bir tuvalet yapıp çevresini ve üstünü branda ile kapatmışlardı. Orada her zaman bidon içerisinde ılık su vardı. Zannedersin boru bağlamışlar ama öyle değil. Bu işle görevli olan bunu düzenli kontrol ediyor olmalı. Kaç tane olduğunu bilmiyorum ama fena değildi. Şöyle göz altından görebildiğim kadarıyla her taraf nerdeyse kar altında. İpi tutarak oraya gidiyor ve sonra aynı şekilde dönüyordum. Kaldığım yerin yakınında banyo için yaptıkları bir yerde de sürekli ılık su vardı.
Kaç gün kalacağım ve ne için kaldığım belli değildi. Sorduğumda sadece sabretmem gerektiğini söylemekle yetiniyorlardı. Güzel yemekler, düzenli sıcak çay, meyveler ve hepsinden önemlisi derin bir sessizlik vardı. Gece rutin olarak belli aralıklarla top atışları oluyordu. Nerede olduğumu bilmediğimden bu top seslerine de çok anlam veremiyordum. Bütün bu yaşadıklarım kesinlikle bir rüya olmalıydı ve rüyanın ardından ne geleceği meçhuldü.
(devam edecek)

