Birkaç yıl önce Berçelan Yaylası’na giderken, Koçanıs Kilisesini ilk kez görmüştüm. Daha önceleri Botan beylerinin toplanan vergilerinden oluşan hazinesini saklayacak kadar yakın diyalog içerisinde olduklarını okumuştum. O bölgedeki bütün aşiretlerin barış içerisinde yaşamasının, misyonerlerin bölgeye gelmesiyle, Fransız, İngiliz ve Rus misyonerlerinin Nasturiler üzerinde rekabete girişmesiyle birlikte Osmanlı İmparatorluğunun dağılmaya yüz tutmasıyla yabancı güçlerin Nasturiler üzerinde politika yürütmesiyle kesintiye uğradı. Nasturiler giderek bölgeye hakim olmayan başlayan Rusların verdikleri sözlere inanırken, diğer yandan Osmanlı da aşiretleri korkutarak ve tehdit ederek alan hakimiyetini kaçırmamaya çalışıyordu.
Geliyê Tiyarê ulaşılması zor vadilerle, dağlık alanlarla anılan bir bölge olmakla birlikte bu bölgede yaşayan savaşçılarla ünlüydü. Osmanlı bazı Arap ülkelerinden toplayıp “seyit borsası”ndan şecereler verip Kürt bölgelerine gönderdikten sonra beylerin ve aşiret ağalarının otoritesi büyük oranda kırılmış, toplum nezdinde onlar büyük itibar kazanmışlardı. Nasturi dini liderlerin Botan mirlerini ziyareti sırasında bu sözde seyitlerin onları karşılarken yün eldiven giyerek onlarla tokalaşmaları ve onları toplum içerisinde necis olarak tanıtmaları da garibime gitmişti…
Koçanıs’ta bulunan zamanının sanat eseri olan kilise, korunmadığı için büyük oranda yıkılmış. Definecilerin Van Çaldıran Kobik ve Şengali köylerindeki tarihin mekanlarının başına gelen vahşilik burada da sergilenmişti. Tarihi bir öneme haiz bu bölge ve kilise sahipsizlikten dolayı adeta tahrip edilmişti. Sonrasında konu ile ilgili bazı makaleler okudum. Özellikle Gelîyê Zîlan savaşçılarının kahramanlıkları ve yaşadıkları bölge fazlasıyla ilgi çekiciydi. Sarp kayalar derin vadiler büyüleyici efsane bir görüntü sergiliyor…
Hunergeha Welat’ın son çalışması olan ve Koma Cudi’nin seslendirdiği Evdîşo stranı hayli çarpıcı hikâyesiyle insanı adeta yaşanmışlıkların tam orta yerine kadar götürüyor.. O stranı dinlerken insanın duygulanmaması imkansız.
Evdîşo stranın hikâyesi Geliyê Tiyarê (Tiyar vadisi) bölgesinde geçiyor. Bu bölge Hakkari Yüksekova, Çukurca üçgeninin ortasında, Cîlo dağları silsilesinin güneyinde 55-60 kilometrelik derin bir vadidir. Vadi cennetin dünyaya bıraktığı parçası olarak bilinir. Başından sonuna kadar bir köy gibi görünse de Şortê, Tîyar, Gise, Berîç, Hêşet, Zawîte, Tuxub, Mezrê, Güzereş, Xan ve Pîrî Tovê köylerinden oluşuyor. Yöreye has pirinçten tutun, incir, nar, susam, dut ve cevize kadar her türlü meyve ve sebze mahsulünün bulunduğu bir vadi.
Zap vadisinin tamamında olduğu gibi bu bölgede de ipek böceği üretimi yapılmış. Ve üretilen ipeklerle de ünlü gümüş simli Tiyar kesrevanı dokunmuş. Çekilen klipte de görüldüğü üzere kadınların başlarına taktığı kofinin üstünde 7 renkten oluşan püskülün bağlanması yani kesrevan kimsesiz kaçan ya da Wan şehrine olan özlem gibi anlamlara sahip.
Birçok şiir ve türküye konu olan Geliyê Tiyarê yaşanan çatışmalardan dolayı üç kez insansızlaştırılmış. İlki 1915, ikincisi ise 1924 yılında gerçekleşir. O yıllarda üst düzey bir komutan vurulur, vali esir alınır. Yoğun geçen savaş sonrası bölge ikinci kez insansızlaştırılır. Üçüncü insansızlaştırma doksanlı yıllarda yapıldı. 1990’lı yıllarda köy boşaltmaları, yakmaları operasyonlarında bölge insanına, oradaki sivil yöneticilere bile sorulmadan kelebeklere, kuşlara “Yürü Kurdo” denilerek bölge boşaltılır. Son dönemde bu savaşlardan birini konu alan Evdîşo stranı da fazlasıyla ilgi çekici. Nasturi tarihinden bazı okumaların bir özeti ancak bu kadar kısa olabilirdi!
EVDÎŞO
Herê b, Evdîşo
Her yom her yom her yome
Herê b, Evdîşo
Hey heya mamê tome
Herê b, Evdîşo
Şer ket deşta qendome
Herê b, Evdîşo
Mino golê gamêşa
Herê b, Evdîşo
Şûr ji kalanî kêşa
Herê b, Evdîşo
Şîna me û wana j, mêja
Herê b, Evdîşo
Geliyê Tiyarê kûre
Herê b, Evdîşo
Şeşxana lûre lûre
Herê b, Evdîşo
Berano
Hana Evdîşo dûre
Herê b, Evdîşo
Geliyê Tiyarê tenge
Herê b, Evdîşo
Şeşxana ringe ringe
Herê b, Evdîşo
Evdîşo mam û birazî
Herê b, Evdîşo
Evdîşo şing şinga şûrê tazî
Herê b, Evdîşo
Şer xweş kirin evrazî
Herê b, Evdîşo
Evdîşo mam û kurin
Bi tirkî li hev du dixurin
Herê b, Evdîşo
Xencer zirha nabirin
Doğu Süryânî veya Asurî kilisesi olarak da bilinen Nestûrîlik (Nestorianizm) akımına adını veren Nestûr, 382 yılında Roma İmparatorluğu’nun Kommagene eyaletinin Germanikeia (Maraş) şehrinde doğmuş, öğrenimini Antakya İlâhiyat Okulu’nda tamamladıktan sonra papaz ve vâiz olarak çalışmıştır. İyi bir hatip olan Nestûr, Anadolu’nun çeşitli yörelerinde “sapkınlar”a karşı verdiği ateşli mücadeleyle tanınmış, 428’de İmparator II. Theodosios tarafından İstanbul patrikliğine tayin edilmiştir.
Nestûr’un fikirlerinin kaynağı, eğitim gördüğü ve döneminde oldukça popüler bir konuma sahip bulunan Antakya İlâhiyat Okulu’dur. IV ve V. yüzyıllarda Hristiyan dünyasında güçlü etkinliğiyle tanınan iki entelektüel merkez mevcuttu. Bunlardan biri olan ve antik Mısır kültürü ile Yeni Eflâtunculuk’la beslenen İskenderiye okulu Kitâb-ı Mukaddes’in sembolik ve bâtınî bir perspektiften yorumunu ön plana çıkarırken daha çok geçmişindeki Aristocu gelenekten beslenen Antakya okulu literal yorumu tercih etmiştir.
Nestûrîliği diğer Hristiyan mezheplerinden ayıran farklılıklar literatürdeki pratikle ilgili olmaktan ziyade doktrin açısından olan farklılıklardır. Buna göre monofizit Hristiyanların ileri sürdüğü gibi Îsâ tek tabiatlı (sadece tanrı) değildir. O hem tanrı hem insandır (çift tabiatlı, diofizit). Meryem’in durumu noktasında diğer kiliselerden farklı bir çizgi izlenir. Katolik, Ortodoks ve monofizit kiliseleri Meryem’i tanrı doğuran/taşıyan (theotokos) olarak imtiyazlı bir yere koyarken Nestûrîler, Meryem’i Mesîh ya da insan doğuran/taşıyan (christokos/anthropotokos) diye adlandırır. Nestûrîliğin doktrin açısından geleneksel kiliseden ayrıldığı noktalardan biri de aslî günah konusudur. Nestûrîler, Tevrat’ı literal yorumlayarak insanın doğuştan günahkâr olduğu tezine karşı çıkarlar. İlk insan çifti bir günah işlemişse bile bu nesilden nesile sirayet eden bir günah türü değildir. Ayrıca Nestûrîliği mahkûm ettirdiğinden dolayı Efes Konsili’ni (431) ve kendilerinin katılımı dışında yapılan -İznik (325) ve İstanbul (381) konsilleri dışındaki- konsilleri tanımayan Nestûrîler evlerinde ikon, resim, heykel gibi nesneler bulundurmazlar.

