Murat Çetin Sayımlar
Önce Allah’ın seni bir mana ile gönderdiğine gerçekten iman etmek gerekir.
Çünkü insanın yeryüzündeki bütün sahici direnişi, bütün onuru, bütün özgürlüğü ve bütün şahsiyeti bu hükmün arkasından gelir. Kendini tesadüfen dünyaya düşmüş, bulduğu gördüğü hayatın anlamı ve başkalarının verdiği kadar değeri olan; mevcut düzenin, kültürün, çevrenin ve nefsinin izin verdiği kadar yaşayabilecek bir varlık olarak gören insanın gerçek anlamda özgür olması mümkün değildir. Böyle bir insanın değeri kendisinden önce kurulmuş ölçülere, insanların kanaatlerine, iktidarların takdirine, çevresinin kabulüne, zamanın modalarına ve kalabalıkların hükümlerine emanettir. Onu yükselten de onlar olur, aşağılayan da. Ona neyin mümkün olduğunu onlar söyler, neye razı olması gerektiğini onlar öğretir, nerede susacağını, ne kadar konuşacağını, hangi haksızlığı sineye çekeceğini ve hangi zillete makul bir isim vereceğini onlar belirler, böyle olduğunu anlamadığı durumlarda bile..
Oysa insan Allah’ın kendisini bir mana ile yarattığına ve yeryüzüne bir maksatla gönderdiğine gerçekten iman ettiği anda, hayatın ağırlık merkezi değişir.
Artık mesele yalnızca “Ben ne istiyorum?” değildir. Daha köklü bir soru ortaya çıkar:
Ben niçin buradayım?
Bu soru insanı nefsinin keyfî arzularından, zaaf ve zayıflıklarından kurtardığı kadar başkalarının açık ve gizli tahakkümünden de kurtarır. Çünkü hayatının anlamını insanlardan almayan insan, hayatının meşruiyetini de insanlardan dilenmek zorunda değildir.
İnsanın gerçek onuru tam burada başlar.
Onur, gurur değildir. Kibir değildir. Kimseye boyun eğmemek adına hakikate de boyun eğmemek hiç değildir. Onur; kime teslim olunacağını, kime teslim olunmayacağını bilmektir. Allah’a gerçek teslimiyet insanı Allah dışında mutlaklaştırılmış nefsi dahil bütün otoriteler karşısında ayağa kaldırır. Çünkü Allah’ın kulu olmanın ne olduğunu bilen insan, insanların kulu olmayı reddedebilir. Hakikatin kendisinden daha büyük olduğunu bilen insan, nefsinin, cehlinin, çevrenin ve güç sahiplerinin kendilerini hakikat yerine koymalarına itiraz edebilir. Kendisine verilmiş hayatın bir emanet olduğunu bilen insan, bu emaneti korkularına, menfaatlerine veya başkalarının keyfine terk etmeyi kabul etmeyebilir.
Bu nedenle iman yalnızca insanın zihninde taşıdığı metafizik bir kanaat değildir. Sahici iman, insanın yeryüzündeki pozisyonunu değiştirir.
“Allah beni boşuna yaratmadı.”
Bu hükmün hakkıyla idrak edilmesi bile bir insanın bütün hayatını değiştirmeye yeter.
Çünkü boşuna yaratılmamışsan, boşuna yaşayamazsın.
Bir mana ile gönderilmişsen, hayatını manasızlıklara teslim edemezsin.
Bir sorumlulukla gönderilmişsen, sorumsuzluğu karakter haline getiremezsin.
Bir sınanmaya gönderilmişsen, yalnızca rahat etmeyi hayatın en büyük başarısı sayamazsın.
Sana akıl verilmişse düşünmemek masum değildir. İrade verilmişse kaçmak ve sürekli başkalarının ve zanlarının arkasına saklanmak masum değildir. Vicdan verilmişse gördüğün zulme alışmak masum değildir. Hakikati fark etme imkânı verilmişse yalana uyum sağlamak masum değildir. Gücün yettiği yerde itiraz edebilme imkânın varsa susmayı sürekli bir erdem gibi takdim etmek de masum değildir.
İşte burada insanın en büyük trajedilerinden biri başlar.
İnsan çoğu zaman yapamadığı şeylerin adını değiştirir.
Korkusuna “tedbir” der.
Ezikliğine “tevazu” der.
Nefsine ve zannına teslimiyetçiliğine “sabır” der.
Menfaatçiliğine “gerçekçilik” der.
Suskunluğuna “hikmet” der.
Sorumluluktan kaçışına “kader” der.
Konformizmine “uyum” der.
Güçlü karşısındaki zilletine “saygı” der.
Hakikati söylemekten kaçınmasına “fitneden uzak durmak” der.
Kendi rahatını bozmamak için kötülüğe göz yummasına “kimseyle kötü olmamak” der.
Ve zamanla yalnızca davranışlarını değil, kavramlarını da bozar. Çünkü insanın kendisini kandırabilmesi için önce kelimeleri kandırması gerekir.
Böylece büyük bir sahte değerler dünyası kurulur.
Korkaklığın ahlakı, edilgenliğin felsefesi, konformizmin bilgeliği, köleliğin adabı üretilir.
Sonra insanlar bunları birbirlerine öğretmeye başlarlar.
“Elinden geleni yapıyorsun.”
“Dünyayı sen mi kurtaracaksın?”
“Hiçbir şey yapılmıyor.”
“Başını belaya sokma.”
“Böyle gelmiş, böyle gider.”
“Sen kendi işine bak.”
“Güçlüyle uğraşılmaz.”
“Bir şey değişmez.”
“Hayatın gerçekleri bunlar.”
Bu cümlelerin bazılarında elbette hayat tecrübesinden gelen ihtiyat bulunabilir. Fakat bir toplumun temel hayat felsefesine dönüştüklerinde başka bir şey meydana gelir: İnsanlara nasıl insan olunacağı değil, nasıl küçülerek hayatta kalınacağı öğretilmeye başlanır.
İşte asıl kölelik burada doğar.
Kölelik yalnızca zincir değildir. Hatta tarihin en başarılı kölelik biçimleri zincire ihtiyaç duymayanlardır. İnsan kendisini sınırlayan hükümlere iman etmeye başladığında zincir artık dışarıda değildir; zihnin içine taşınmıştır.
Bir insan “Ben bir şey yapamam” dediği anda yalnızca bir durum tespiti yapmıyor olabilir. Kendisi hakkında bir hüküm kuruyor olabilir.
Bir toplum “Bizden bir şey olmaz” dediğinde kendi geleceğinin önüne metafizik bir duvar örüyor olabilir.
Bir insan “Güçlü olan haklıdır” dediğinde zulmü yalnızca kabul etmiyor, ona ontolojik meşruiyet kazandırıyor olabilir.
Ve bir insan “Ben kimim ki?” diye sorarken tevazu gösterdiğini zannedebilir; halbuki bazen bu soru, Allah’ın kendisine verdiği aklı, iradeyi, vicdanı, imkânı ve sorumluluğu küçümsemenin ifadesidir.
Asıl soru “Ben kimim ki?” değildir.
Asıl soru şudur ve samimice sorulmalıdır:
Allah beni niçin yarattı ve bana neler verdi?
Çünkü insanın büyüklüğü kendisinden kaynaklanmaz. İnsanın değeri kendisine verilenlerden kaynaklanır. Bu yüzden fıtri onur kibir üretmez; sorumluluk üretir. “Ben değerliyim” diyerek başkalarını değersizleştirmez. “Bana verilmiş bir emanet var” diyerek kendisini hesaba çeker.
Buradan çok farklı bir insan tipi doğar.
Bu insan korkmaz mı?
Korkar.
Kaybetmekten endişe etmez mi?
Eder.
Yorulmaz mı?
Yorulur.
Yalnız kalmaz mı?
Kalabilir.
Yanılmaz mı?
Yanılır.
Fakat korkusunu Rab edinmez.
Menfaatini hakikatin ölçüsü haline getirmez.
Kalabalığın kanaatini doğru ile yanlışın terazisi yapmaz.
Başarısızlığı değersizliğinin kanıtı saymaz.
Gücünü yalnızca sahip olduğu para, makam, çevre ve imkânla ölçmez.
Çünkü kendisini bunlardan önce başlayan ve bunlardan sonra da devam edecek olan daha büyük bir hakikatin içinde görmektedir.
Böyle bir insanın elinden malını alabilirsiniz; fakat değerini alamazsınız.
Makamını alabilirsiniz; fakat şahsiyetini alamazsınız.
Kalabalığını dağıtabilirsiniz; fakat hakikatiyle kurduğu ilişkiyi dağıtamazsınız.
Onu yalnız bırakabilirsiniz; fakat yalnızlığı onun yanlış olduğunu ispatlamaz.
Onu küçümseyebilirsiniz; fakat sizin küçümsemeniz onun ontolojik değerini azaltmaz.
Onu alkışlayabilirsiniz; fakat alkışınız da değerini artırmaz.
İşte özgürlük budur.
Özgürlük insanın istediği her şeyi yapabilmesi değildir. Özgürlük, insanın değerinin ve kararlarının merkezini başkalarının elinden geri almasıdır. Nefsinin elinden de, kalabalığın elinden de, iktidarın elinden de, modanın elinden de, korkunun elinden de.
Bu yüzden Allah’a kulluk ile özgürlük birbirinin zıddı değildir. Tam tersine, Allah’a sahici kulluk insanın başka kulluklardan kurtulmasının en köklü imkânıdır.
Allah’ın önünde eğilen insanın, ilahlaştırılmış güçlerin önünde eğilmesi gerekmez.
Hakikate teslim olan insanın yalana teslim olması gerekmez.
Fıtratına sadık kalan insanın bozulmuş normları kutsaması gerekmez, gizli ve açık olarak..
Ve işte böyle bir insan itiraz edebilir.
İtiraz, huysuzluk değildir.
İtiraz, sürekli karşı çıkmak değildir.
İtiraz, kendisini merkeze koyarak dünyayla kavga etmek değildir.
Hakiki itiraz, var olan ile olması gereken arasındaki mesafeyi görebilecek bir vicdana sahip olmaktır. Yanlışa yanlış diyebilmek, zulme zulüm diyebilmek, sahteyi sahte olarak teşhis edebilmek ve bedeli bulunduğu halde hakikatin yanında kalabilmektir.
Bunun için insanın önce nefsine, korkularına, cehline, zayıflıklarına itiraz edip içindeki putları yıkması gerekir.
“İnsanlar ne der?”
“Bana ne olur?”
“Yalnız kalırsam?”
“Kaybedersem?”
“Beni dışlarlarsa?”
“İtibarım zarar görürse?”
“Düzenim bozulursa?”
” Ya da bunların, kendine bile itiraf edemediği örtük inançlarına..”
Bunların hepsi anlaşılabilir insani endişelerdir. Fakat kararın nihai ölçüsü haline geldikleri anda insanın efendilerine dönüşürler.
Ve insan çoğu zaman köleliğini efendisinin adını söylemeden yaşar.
Modern insanın trajedilerinden biri budur.
Kendisini özgür zannederken kabul görmek için yaşar. Kendisi olduğunu zannederken var saydığı kimlikleri tüketir. Kendi kararlarını verdiğini zannederken çağın korkularıyla, arzularıyla, genel kabulleriyle, ürettiği zaaf ve sorunlarla, ideolojileriyle ve statü ölçüleriyle düşünür. Çevresi ya da nefsani zanları tarafından kendisine sunulan başarı modellerini ya da çözüm yollarını kovalar, kendisine gösterilen mutluluk biçimlerini satın alır, kendisine öğretilen korkularla ürker.
Sonra bütün bunların adına “kendi hayatım” der.
Oysa insanın kendi hayatına sahip olabilmesi için önce kendi varlığının manasını başkalarından geri alması gerekir.
Ve bu geri alışın en köklü cümlesi şudur:
Ben kendimin eseri değilim. İnsanların da eseri değilim. Beni Allah yarattı.
Bunun hemen arkasından ikinci hüküm gelir:
Öyleyse varlığımın manasını da yalnızca korkularımın, zanlarımın ve insanların hükümleri belirleyemez.
İşte şahsiyet burada başlar.
Şahsiyet, insanın toplumdan kopması değildir; toplumun içinde kaybolmamasıdır. İnsanları küçümsemesi değildir; onların hükümlerini mutlaklaştırmamasıdır. Gücü reddetmesi değildir; gücün hakikatin yerine geçirilmesine izin vermemesidir. Kendi aklını ilahlaştırması değildir; kendisine verilmiş aklı kullanma sorumluluğunu kabul etmesidir.
Böyle insanlar olmadan onurlu toplum kurulamaz.
Çünkü onurlu toplum, onursuz bireylerin toplamından meydana gelmez.
Korkak insanların kurduğu kurumlar cesur olamaz.
Sorumluluktan kaçan insanların oluşturduğu sistemler adil olamaz.
Menfaatini ve rahatını hakikatin önüne koyan insanların oluşturduğu davalar erdemli olamaz.
Sürekli başkalarının ne diyeceğini hesaplayan insanların meydana getirdiği kültür özgür olamaz.
Ve kendisini değersiz gören insanların oluşturduğu toplum, eninde sonunda kendisine efendiler üretir.
Bu yüzden insanın ayağa kalkması siyasal bir meseleden önce ontolojik bir meseledir.
İnsana yalnızca haklarını öğretmek yetmez.
Ona önce kim olduğunu hatırlatmak gerekir.
Çünkü kim olduğunu idrak etmeyen insan, hangi hakkının gasp edildiğini de anlayamaz.
Niçin yaratıldığını idrak etmeyen insan, ne uğruna yaşayacağını bilemez.
Ne uğruna yaşayacağını idrak etmeyen insan, ne uğruna bedel ödeyeceğini bilemez.
Bedel ödemeyi göze alamayan insan ise zamanla elinde bulunan bütün değerleri pazarlık konusu yapmaya başlar.
Önce küçük bir taviz verir.
Sonra tavizine gerekçe üretir.
Sonra gerekçesini düşünceye dönüştürür.
Sonra düşüncesini ahlak haline getirir.
En sonunda kendi düşüşünü savunmaya başlar.
Bakarsın kaçışına saklanışına çözüm, erdem demeye başlamış.
İnsan böylece yalnızca köleleştirilmez; kendi köleliğinin teorisyeni haline gelir.
Trajedinin en ağır tarafı budur.
Çünkü dışarıdaki zalimden kurtulmak mümkündür. Fakat insanın içinde kurulmuş zalim, insanın kendi sesiyle konuşmaya başlamışsa kurtuluş çok daha zordur.
Bu nedenle hakiki özgürleşme önce bir hatırlamadır.
İnsan kendisini hatırlar.
Fıtratını hatırlar.
Nereden geldiğini hatırlar.
Kime ait olduğunu hatırlar.
Niçin gönderildiğini hatırlar.
Kendisine verilenleri hatırlar.
Ve bir gün hesaba çekileceğini hatırlar.
O zaman hayat yeniden ciddileşir.
Çünkü insan artık dünyayı yalnızca başına gelen olayların toplamı olarak görmez. Kendisine verilmiş imkânlarla ne yaptığı sorusunun cevabı olarak görmeye başlar.
İşte itminan da burada aranmalıdır.
İtminan, hiçbir sıkıntının bulunmaması değildir. Her şeyin istediğin gibi olması değildir. İnsanların seni takdir etmesi, güçlü olman, zenginleşmen, yenilmez hale gelmen hiç değildir.
İtminan, varlığının merkezinin yerine oturmasıdır.
Kim olduğunu anlamak.
Kime ait olduğunu anlamak.
Niçin yaşadığını anlamak.
Neyi kaybettiğinde gerçekten kaybetmiş olacağını anlamak.
Neyi koruduğunda her şeyi kaybetsen bile aslında her şeyi kaybetmediğini anlamak.
Böyle bir insan dünyada yenilebilir fakat çökmeyebilir.
Kaybedebilir fakat değersizleşmeyebilir.
Yalnız bırakılabilir fakat terk edilmiş olmayabilir.
Acı çekebilir fakat anlamsızlığa düşmeyebilir.
Çünkü onun nihai ölçüsü dünyanın verdiği sonuç değildir.
İşte gerçek güç de budur.
İnsanların üzerinde tahakküm kurabilmek değil, insanların tahakkümünden kurtulabilmek.
Herkesi susturabilmek değil, korkuya rağmen hakikati söyleyebilmek.
Hiç düşmemek değil, düştüğünde ne adına yeniden kalkacağını bilmek.
Her şeyi elde etmek değil, elde ettiklerinin seni satın almasına izin vermemek.
Ve gerektiğinde kaybetmeyi göze alabilecek kadar neyi kazanmak istediğini bilmektir.
Bunun karşısında başka bir hayat vardır.
İnsan kendisine verilmiş hakiki manayı reddeder ve onun yerine insanların ürettiği sahte manaları kabul ederse zamanla kendisi de sahteleşir.
Sahte özgürlüklerle teselli olur.
Sahte güçlerin arkasına saklanır.
Sahte saygınlıklar satın alır.
Sahte kimliklerle kendisini büyütür.
Sahte başarılarla boşluğunu örter.
Sahte kalabalıklarla yalnızlığını gizler.
Sahte cesaret gösterileriyle korkularını perdeler.
Ve giderek kendisine ait olmayan bir hayatı, kendisinin zannederek yaşamaya başlar.
Belki çok şey kazanır.
Belki nispeten rahat eder.
Belki alkışlanır.
Belki makam sahibi olur.
Belki kendisini önemli hissettirecek insanların arasında yaşar.
Fakat insanın içindeki o sessiz soru kaybolmaz:
Bütün bunların içinde ben neredeyim?
İşte o soru bir gün mutlaka gelir.
Dünyada gelebilir.
Bir kayıp anında gelebilir.
Bir yalnızlıkta gelebilir.
Bir hastalıkta, bir yenilgide, bir ölüm haberinde, bir aynanın karşısında, bir gecenin ortasında gelebilir.
Yahut insan onu hayatı boyunca bastırmayı başarabilir.
Fakat ölümle birlikte artık bastırılamaz.
Çünkü bütün sahneler kapanır.
Unvanlar düşer.
Kalabalıklar dağılır.
Mazeretler anlamını kaybeder.
İnsanın üzerine giydiği bütün sosyal kostümler çıkarılır.
Ve insan hakikatin karşısında yalnızca kendisi olarak kalır.
İşte büyük hüsran, insanın o anda gerçeği ilk defa görmesi değildir yalnızca.
Asıl büyük hüsran, aslında görebilecek imkâna sahip olduğu bir hakikati ömrü boyunca görmemeyi tercih ettiğini fark etmesidir.
Kendisine akıl verilmişti.
Vicdan verilmişti.
İrade verilmişti.
İşaretler verilmişti.
Hakikat hatırlatılmıştı.
Fakat o korkusunu seçmişti.
Konforunu seçmişti.
Kalabalığı seçmişti.
Menfaatini seçmişti.
Kendisini kandırmayı ve kaçışı seçmişti.
Ve bütün bunları yaşarken bunun adına “hayat” demişti.
Oysa hayat başka bir şeydi.
Hayat, insanın kendisine verilmiş manayı keşfetmesi, o manaya sadakat göstermesi ve bütün dünyanın karşısında dahi olsa hakikatin tarafında durabilecek bir şahsiyete dönüşmesi için verilmiş büyük bir imkândı.
Bu yüzden başlangıç cümlesine yeniden dönmek gerekir:
Önce Allah’ın seni bir mana ile gönderdiğine gerçekten iman etmek gerekir.
Sonra o manayı aramak gerekir.
Sonra onun gerektirdiği insan olmaya çalışmak gerekir.
Sonra korkularla yüzleşmek gerekir.
Sonra sahte değerleri sökmek gerekir.
Sonra insanlardan alınmış ölçülerle Allah’ın verdiği ölçüleri birbirinden ayırmak gerekir.
Ve nihayet insan, kendisine verilmiş hayatın karşısına geçip şu soruyu sormalıdır:
Bana verilen bu varlıkla ve imkânlarla ne yaptım?
Belki insanın yeryüzündeki bütün onur mücadelesi, bütün özgürlük arayışı, bütün direnişi, bütün itirazı ve bütün şahsiyet inşası bu soruya vereceği cevabın içinde saklıdır.
Çünkü Allah’ın kendisini bir mana ile gönderdiğine iman eden insanın artık kendisini anlamsız yaşamaya hakkı yoktur.
Köleliği kader diye kabul etmeye hakkı yoktur.
Korkaklığı hikmet diye kutsamaya hakkı yoktur.
Zilleti tevazu diye yüceltmeye hakkı yoktur.
Hakikatten kaçışını hayatın gerçekleri diye meşrulaştırmaya hakkı yoktur.
O, insan olmak zorundadır.
Özne olmak zorundadır.
Şahit olmak zorundadır.
Kendisine verilen aklı, iradeyi, vicdanı ve imkânı kullanmak zorundadır.
Çünkü bir mana ile gönderilmiş olmak yalnızca büyük bir şeref değildir.
Büyük bir mesuliyettir.




