Türkiye’de darbe sonucunda gelişen olayların yurt dışına yansıyan kısmından belli haberlerle durumun ne olduğunu anlamaya çalışıyorduk. Ümit ettiklerimiz, gerçeklerimizle uyuşmuyordu. İran’da belirsizlik içerisinde beklemekten başka çaremiz kalmamıştı. MSP (Hizb-i Selama) görüşünü benimseyen arkadaşlarımızın daveti üzerine, Mehmet Güney Tahran’a gelmişti. Bizim görüşlerimize muhalif olanlar, gelir gelmez yabancı bir ülkede olmanın psikolojik etkisiyle onu da yönlendirmişlerdi. Kaçınılmaz görüşme ortamlarında, bize karşı önyargılı baktığını ifadelerinden ve konuşmalarında rahatlıkla okuyorduk. Çok az görüşüyorduk. İran’a gelirken, Tahran’daki arkadaşlarla ilgili bilgilenme seansından geçtiğine inanıyorduk. İran’a yolculuktan önce, bize karşı önyargılarla dolmuş bir şekilde geldiğinden, darbe öncesi MSP karşıtı düşünceler sergilediğini ve neden şimdi böyle bir değişim gösterdiğini soramıyorduk bile. Bizimle birlikte olan arkadaşları da yanlarına çekmek istiyorlardı. Beş on kişi arasında, Milli Görüş veya karşı görüş rekabeti başlamıştı. Aslında dışarıdan bakıldığı zaman fazlasıyla komik bir rekabetti, ancak meselenin ileriye dönük uzantıları düşünüldüğünde, hayali bile bir seri sorunlarla birbirine düğümlenmiş bir projeyle karşı karşıya olduğumuzu anlatmaya yetiyordu. Gizli ve açık görüşmelerle daha önce diyalogda oldukları insanları çağırıyorlar, geçmiş hukuklarını öne sürerek onların MSP karşıtı kanattan kopmaları için her yola başvuruyorlardı. Statükonun başarılı olduğu tek alan da bu oluyordu. İnsanları birbirleri aleyhinde kışkırtmayı iyi beceriyorlardı.
Biz kendi halimizdeydik, onların görüşmeleriyle, talepleriyle veya kırılmış bir çizgide duruşlarıyla ilgilenmiyorduk artık. Zira Türkiye’de yaşadıklarımız burada da tekrarlanıyordu. Tarih tekerrür ediyordu. Türkiye’de biz meydanlarda sabahlara

