ABD-Siyonist İsrail küresel barbarlığının İran İslam Cumhuriyetine yönelik saldırıları ile başlayan savaş bir ayını tamamladı. Savaşın bileşenleri arttıkça, sürece doğrudan veya dolaylı dahil olan ülkeler arttıkça 3. Dünya savaşı tanımlamaları bir abartı olmaktan çıkıp tüm insanlık adına tehlikeli bir gerçekliğe doğru hızla eviriliyor.
Savaşa dair politik söylemler, ülkelerin siyasi duruş ve tepkileri yeni polarizasyonları üretip derinleştirirken yeni bir dünyanın geleceğine dair belirsizlikleri arttırıyor. Dünya halkları nezdinde ise her geçen gün ABD-Siyonist İsrail blokunun dur durak bilmeyen haydutlukları karşısında daha sistematik, felsefi, siyasi, kültürel, sanatsal her boyutta tepkilerin nitelikli hale gelmesi ile beraber yalnızlaştırılarak ortak insanlık vicdanında mahkum ediliyor. Ortak insanlık kaygısı artık dünya artık eskisi gibi asla olamayacak. Gelecek belirsizliği ortak korku ve endişeleri de arttırıyor.
Kuşkusuz bu kaygıların merkezinde artık akli melekeleri yerinde olmadığı her geçen gün gittikçe netleşen Trump ve Netanyahu gibi şizofrenik ve paranoyak kişiliklerin tüm insanlığı nükleer savaşın küresel yok oluş eşiğine sürükleme tehlikesinin yer aldığını söylemek mümkün. Nitekim herkesin gündeme getirmeye çekindiği bu çıplak gerçekliği ilk kez Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dmitri Medvedev İran ile İsrail arasında nükleer bir savaşın her geçen gün daha bir kaçınılmaz hale geldiğini ifade ederek tüm insanlık için olası bir tehlikeyi tüm dünya ile paylaştı.
Çin savaş sürecinde kendi kadim medeniyetinin öğretileri ışığında; ‘Düşmanın yanlış yapıyorsa bırak yapmaya devam etsin’ yaklaşımını benimsedi. Ancak ilk kez nükleer silah kullanımıyla ilgili çok açık ve net bir tavır ortaya koyarak İsrail’in Nükleer silah kullanmasının asla kabul edilemeyeceğini, tüm Ortadoğu’nun nükleer silahtan arındırlmasını ve İsrail’in nükler silahlarının Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) kontrolüna alınması gerektiğini ifade eden açıklamalarıyla İsrail’in durdurulmasına yönelik net bir duruş ortaya koydu.
Atom bombasının üretilmesine fiziğe getirdiği yeni açılımlarla katkı sunan Albert Einstein’e atfedilen bir anekdotta: “ 3. Dünya savaşını bilmem ama 4. Dünya savaşı taş ve sopalarla olur.” Diyerek nükleer bir savaşın tüm yeryüzünü yok edecek etkileri olacağına dair çarpıcı bir tanımlama getirir.
2. dünya savaşını bitiren Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının tüm kenti ve çevresini dakikalar içinde yok etmesi deneyimi tüm insanlık hafızasında silinmez izler bırakması, olası bir dünya nükleer savaşının tüm yeryüzü ve insanlık için doğuracağı imha edici sonuçları bir trajik distiopya olarak birçok konu uzamanı tarafından gündeme getiriliyor.
Nükleer başlıklı silahların insanların kitlesel ölümlerine yol açmasının ötesinde tüm yeryüzünde yaşamı devam ettirebilmenin vaz geçilmez unsurları olan hava, su ve toprak gibi canlı ekosisteminde onarılmaz kırılmalara neden olması yeryüzündeki biyolojik yaşam koşullarını yok edeceği öngörülüyor. Nükleer silahların üç kademeli etkisinden bahsedilebilir. İlk patlama anında meydana gelen ve deprem etkisi yapan şehirlerin yıkımına yol açan ses ve sarsıntı etkisi. İkinci olarak patlama ile meydana gelen yüksek ısının neden olacağı yanma ve büyük yangınların oluşma etkisi. Üçüncü olarak on yıllara yayılan toprak su ve havada kalıcı kirlenmelere yol açan radyasyon etkisinden söz edilebilir.
Dünyada nükleer başlık sahibi devletlerin bilinen stoklarına bakıldığında tüm yeryüzünü birkaç kez yok edebilecek bir kapasiteye ulaştığı görülüyor. SSCB’nin dağılması sonrası tek kutuplu dünyanın özellikle ABD-İsrail merkezli sömürü, yağma ve yayılmacılığının stratejik hazırlıkları bağlamında ve buna karşı diğer ülkelerin önlemleri düşünüldüğünde toplam nükleer başlık sayısı için kesin bir rakam vermek imkansızlaşıyor. Son dönem Türkiye, İran İslam Cumhuriyeti gibi ülkelerin nükleer enerji çalışmaları kapsamında nükleer silah teknolojilerine ulaşma ve üretme kapasitesinin envantere yansıyan karşılıkları da belirsizliğini koruyor.
Sayıları resmiyet kazanmış nükleer silah başlıkları ile ilgili istatistikleri bakıldığında dünya nükleer silah kapasitesinin yarısından fazlası ABD-İsrail bloku ve stratejik destekçilerinin elinde bulunuyor. Kalan kısım Rusya, Çin, Kore gibi ülkelerde bulunuyor. İran ve Türkiye gibi ülkelerin nükleer silahı olmadığı resmiyette kabul ediliyor.
Mevcut bilgilere göre, Rusya 6255 adet, ABD 5550 adet, Çin 350 adet, Fransa 290 adet, İngiltere 225 adet, Pakistan 165 adet, Hindistan 156 adet, İsrail 90 adet ve Kuzey Kore 40 adet nükleer başlığa sahip. Sayıların farklı istatistikler kaynaklara göre küçük değişiklikler gösterdiğini ayrıca belirtmek gerekir.
Nükleer silah başlıklarına sahip olmanın yanında bu başlıkların fırlatılması ile ilgili teknolojilerde nükleer silah gücünün bir başka göstergesi. Havadan nükleer başlık taşıyan füzelere göre modifiyeli uçakları birçok ülkenin elinde var. Denizaltılar üzerinden fırlatma teknolojilerinde ise ABD öne çıkıyor. Karadan fırlatma teknolojilerinde İsrail’in 4500 km İran İslam Cumhuriyeti’nin yaklaşık aynı mesafelerde fırlatma teknolojileri olduğunu savaş sürecinde görmüş olduk.
Nükleer silahların kullanıldığı bir savaşın tüm insanlık adına geri döndürülemez yıkıcı sonuçlar doğuracağı bir çok ülkeyi tedirgin etmesine karşın ABD-İsrail barbarlığına karşı BM ve benzeri kuruluşlar üzerinden yapılan uyarı ve kınamaların hiçbir somut sonuç oluşturmadığını belirtmek gerekir.
Gelinen aşamada İsrail ve ABD’nin dolaylı veya doğrudan dillendirmeye başladığı Nükleer silah kullanma tehditleri karşısında Rusya ve Çin başta olmak üzere gösterilen söylem ve tepkiler nükleer bir savaşı bir distopya olmaktan çıkarıp savaş sürecinin küresel boyutlarda nükleer bir savaşa dönme olasılıklarını dikkate almayı zorunlu hale getiriyor.
Hiçbir yasal ve ahlaki zemini bulunmayan ABD-İsrail’in İran İslam Cumhuriyetine saldırganlığının durdurulması için küresel çapta açık net siyasi çabaların, yaptırım ve politik, diplomatik adımların atılması gerekiyor. Özellikle nükleer silah kullanımı ve İran’a karasal işgalin başlatılması ile bölgesel savaş bir adım daha küresel bir savaşa doğru evirilecektir.
Savaşın durdurulmasının temel stratejisi ABD-İsrail blokunun siyasi olarak yalnızlaştırılması üzerinden şekillendirilmelidir. Bu sorumluluk öncelikle Türkiye başta olmak üzere tüm körfez ve Ortadoğu ülkelerinin sorumluluğunda olduğunu görmek gerekir. Bir örümcek ağı gibi her tarafı sarmış olan ABD askeri üstleri ve yerleşkeleri, radar ve izleme yerleşkeleri derhal kullanıma kapatılmalıdır.
Savaşla gündem dışı kalan Gazze soykırımına yönelik süreç İsrail’in sınır tanımaz zulum kararları ile devam ediyor. Şindilerde sözüm ona parlementolarında Filistinli mehkumları(!) idam etmenin yolunu açan yasal bir düzenlemeye gidildiğini duyurması, hukuk, ahlak ve vicdan tanımayan İsrail’in yeni bir pervasızlığı olarak tarihe geçecek. Daha Önce gerekirse nükleer silah kullanabileceğini ifade ederek tüm dünya için sözüm ona İran İslam Cumhuriyetini suçlsdıklarından daha büyük bir tehlike olabileceklerini tüm dünyaya ve insanlığa göstermeye devam ediyorlar.
İslam coğrafyalarının halkları ve yönetimleri vahyin evrensel adalet ve özgürlük ikliminde ilke ve değerleri üzerinden yeni bir evrensel kurtuluş paradigmasına odaklanmaları bu zillet halinin tek odaklanılması gereken çık umududur. Bu İslam’ın yeni Ortadoğu devriminin ancak her alanda yeni bir İslami paradigma ile mayalanabileceğinin altını çizmek gerekir. Gazze ve Filistin halkının, Yemen’in ve İran İslam Cumhuriyet’nin savaş süresince ortaya koyduğu izzetli duruş evrensel İsla devriminin yeniden tüm insanlık için en güçlü çıkış ve umut olduğunu göstermiştir. Siyasal bir çıkmaz, düşünsel bir kafa karışıklığı içinde olan diğer Müslüman coğrafyanın mezhep ve etnik polarizasyonları rehabilite eden izzetli yeni bir anti emperyalist, anti sömürgeci ve anti Siyonist cephe oluşumuna adakları kaçınılmazdır. Şu durum artık net olarak görülmelidir, yaklaşık iki asırdır küresel isitkbara boyun eğen, onu taklit ederek kurtuluş uman, tüm boyutlarıyla sömürülmekten başka bir sonuçla karşılaşılmamıştır. İslam’ın evrensel adalet ve özgürlük merkezli ikliminden uzaklaşıp küresel istikbara yakınlaştıkça zavallığımızın, mustazaflığımızın, izzetsizlik ve köleliğimizin daha fazla derinleştiği gerçekliği ile yüzleşmenin kaçınılmaz olduğu zamanlardan, ağır imtihanlardan geçiyoruz. Tek çıkış yolu kitabın ifadesiyle ekini ve nesli ifsat eden tüm yeryüzünü bir sömürge coğrafyasına dönüştüren küresel istikbar düzene karşı ortak bir devrimci diriliş paydasında buluşmaktan geçtiğinin altı çizilmelidir.


