Marx’ın din eleştirisinin Hıristiyanlığın Tanrı anlayışı ve yerleşik bakış açısıyla alâkalı olduğunu söyleyen Şeriati, özellikle 19. yüzyılın vahşi kapitalizm şartlarını eleştiren Marx’ın, bu koşullar içerisinde proletaryayı kapitalizme karşı direnecek olan yegâne devrimci güç olarak gördüğüne değinir. Esasında Marx, kapitalist üretkenliğin bir hayranıdır ve onun aslında temel olarak bu üretkenliği mi, yoksa devrimsel bir dönüşüm sonucu ortaya çıkmasını tasarladığı insanlığın özgürleşimini mi amaçladığı da pek açık değildir. Belki de asıl amaçladığı her ikisidir, yani aslında birbirine bağlı olarak gördüğü refah ve özgürleşme. Dolayısıyla, Şeriati’nin Ali ve Ebu Zerr örnekliğinde dile getirdiği özgürlüğün nasıl da zor ve zer’e karşıt bir kavramsallık oluşuyla, Marx’ın refah artışına dayanan bir özgürleşme kavramsallığı, çok da uyumlu değildir.
Şeriati için özgürlük özveri, aşk, fakr, fedakârlık, mücahede gibi değerlere dayanan, insanın iman yoluyla (iradi) bir değişimi ve bu anlamda maddi koşullara bir isyanı ve bu koşullardan bağımsızlaşma çabası (cehdi) iken; Marx açısından ise bu, doğrudan toplumsal-maddi koşullardaki bir değişimle, üretim araçlarının eldeğişimi ve refahın artışıyla alâkalı olarak gerçekleşecek ve daha çok maddi koşullara ilişkin bir değişimin ertesinde sağlanacaktır.
Marx, kapitalizmi eleştirmek için yeri geldiğinde dinsel söylemin diline de başvurur: “…şerefsizlik, alçaklık, zavallılık, kölelik, zillet; kısaca bütün bayağı nitelikler. Bu alçalışı reddeden proletaryanın cesaret, kendine saygı, gurur ve bağımsızlık arzusuna ekmekten daha çok ihtiyacı vardır.” Marx’ın bu çelişkili söylemini de eleştirir Şeriati: “Dinin her zaman savunduğu bu ahlâkî değerlerin ve manevi faziletlerin, böylesine bir aşk ve heyecanla, bunları belli bir ekonomik sistemden ve üretimsel altyapıdan kaynaklanan fazlalıklar olarak gören, hepsini hiçbir kutsallığı olmayan değişken şeyler olarak ilan eden aynı Marx tarafından dile getirildiğine şahit oluyoruz. Nasıl oluyor da burada, bu manevi değerleri ekmekten daha üstün görüyor? … Bu, dine karşı acımasızca bir saldırıda, dinin silahlarını ödünç almak değil midir?”[1]
İslam açısından düşünsel altyapı tevhid (tevhidi dünya görüşü)’dir; yani maddi değil manevi bir ilkedir. Tabii bu maddilik ve manevilik kavramları da tartışmaya açıktır. Asıl olan belki de paradoksal bir bakıştır; yani maddedeki manayı, manadaki maddeyi idrakte. Üretim kaynakları ise Allah tarafından “bütün halklar için yaratılmıştır.”[2] Dolayısıyla sahiplik, emek yoluyla ortaya çıkan bir emanettir. Kaldı ki bir başka sosyolog, Max Weber, Marx’ın iktisadı ve üretim araçlarını yerleştirdiği altyapıya, Marx’ın karşısında olduğu bir olguyu yerleştirir: Protestanlığı, daha doğrusu Kalvinizm’i. Ona göre kapitalizmi ortaya çıkaran Kalvinist dindarın çileciliği, sabrı ve tutumluluğu üretime yöneltmesi, Tanrı’nın beğenisini ve takdirini bu yolla kazanma arzusudur. Oysa Marx’a bakarsanız, durum tam da tersidir. Yani Kalvinizm’i ortaya çıkaran aslında kapitalizmdir. Belki de daha doğrusu, tarihteki her olayı belli bir anlayış çerçevesinde okumaktan vazgeçip, eşzamanlı gelişmelere dikkat çekilmesidir.
Şeriati, Marksizm’le İslam arasında, idealler açısından bazı benzerlikler oluşundan hareket ederek her iki anlayışı birbirine karıştıranları da eleştirir. Çünkü bu ideallerle ideolojileri karıştırmaktan başka bir şey değildir. Beri yandan Şeriati, kendi dönemsel koşullarıyla bağıntılı olarak, İslam’dan olduğu kadar Marksizm’den de birer ideoloji olarak söz eder. Oysa Marksizm açısından ideolojik bir tanım pek de olumlu bir yaklaşım değildir ve kuşkusuz aynı şey İslam için de geçerlidir. Marksizm kendisini bilimsel bir öğreti olarak tanımlarken, İslam ise Din’dir. Gerçi ideolojileri aslında bir yanlış bilinç olarak gören Marksist ortodoksi günümüzde itibarını büyük ölçüde yitirerek, yerini ideolojilere olumlu bir değer atfeden bir Marksist kuşağa (Gramsci, Poulantsaz, Castoriadis, Balibar…) bırakmıştır. İslam açısından da dinin güncel yorum ve anlayışları, sözgelimi İslamcılık, Nurculuk, Selefilik birer ideoloji olarak görülebilir. Yine de her iki yaklaşım açısından da ideoloji, sorunlu bir tanımlamadır.
Şeriati’nin bir başka hassasiyeti ise İslam’ın yerel, kültürel, tarihsel bir din olarak anlaşılmasına dairdir. Bir Şii olmasına rağmen Şiiliğe karşı da keskin ve radikal eleştiriler getirir. Kurumsal ve otoriter dinî anlayışları sevmez ve bunu Dine Karşı Din olarak tanımlayarak eleştirir. Çünkü dinin özgürleştirici niteliği, kurumsal din tarafından bir tehdit olarak algılanarak baskılanmaya çalışılır. Mistik, anarşist, devrimci bir söylem ve aşk dolu bir dünyanın heyecanıyla, bu heyecana uygun kişilikler etrafında yeni bir söylem oluşturmaya çalışır. İran İslam Devrimi üzerindeki etkisi aşikâr ama sınırlı olsa da, bu etki hâlâ sürmektedir. Çünkü toplumsal ve düşünsel devrim, otoriter ve kurumsal bir iktidar değişimi ve oluşumu tarafından önü kesilemeyecek bir sürekliliktedir. Bu tür bir anlayış tarafından sınırlandırılan devrim ise gerçekleştiği andan itibaren ölmeye başlar; oysa müminlerin devrimci cehdi, süreklilik arz eden bir tutum olmalıdır.
Günümüze gelecek olursak: İran, her ne kadar (ve doğal olarak) başlangıcındaki o devrimci süreçten uzaklaşmış olsa da, emperyalizme karşı duruşunu hâlâ sürdürmekte. Bir açıdan da buna mecbur çünkü sömürgeci güçler, özellikle de İsrail-ABD emperyalizmi ve müttefikleri, İran gibi sömürgecilik karşıtı bir gücün yok edilmesinin ya da iddialarından vaz geçmesinin peşindeler. Sorun zaten temelde bir cephe savaşımının bütünlüğü içerisinde okunmadığı takdirde tam olarak anlaşılamaz. Özellikle de İran’ın da dahil olduğu Çin-Rusya ittifakının stratejik duruşu, öteden beri Batılı sömürgeci güçlerin bölgedeki çabalarına bir tehdit olarak algılanmakta. Nitekim Çin-Rusya-İran ittifakına karşı Mısır, Türkiye ve Suud’un başını çektiği on iki ülkeden oluşan bir Sünni Blok, ABD-İsrail ittifakıyla yakınlaşan bir cepheleşmeyle, yaşanılan saldırılar ve yıkımlar nedeniyle İran’ı kınarken, ABD ve İsrail hakkında tek bir laf etmedikleri bir açıklamayla, cephelerini belirten utangaç bir girişimde bulundular.
Bir başka girişim ise yaşanılan bu hengâme içerisinde, insana bu da nereden çıktı dedirtecek bir ziyaret. Hâlâ Rusya karşısında bir ölüm kalım savaşı veren Ukrayna başkanı ve İsrail muhibbi Zelenski’nin, Hakan Fidan’ın eşliğinde Suriye’yi ziyareti. Ziyaretin sebebi silah ticareti olarak açıklansa da, bunun sözü edilen cephenin kavileştirilmesiyle ilgili olduğu ortada. Nitekim Suriye eşzamanlı olarak, İsrail’le savaşan Hizbullah’la irtibatın kesilmesi bâbında, Lübnan ile sınır kapısını kapattı. ABD-Türkiye işbirliğinin alayişle iktidara taşıdığı devrimci Şara’nın İsrail karşısındaki bu tutumu ise oldukça manidar. İran’ın emperyalist güçler karşısında adeta bir ölüm kalım savaşı verdiği ve asla pes etmediği bir süreç içerisinde İsrail karşısındaki bu tutum, sadece askerî korkularla izah edilebilir mi?
Bir taraftan Boğaz’ın kuzeyine bir NATO üssü kurmaya çalışan Türkiye’nin güneyinde de bu Kuzey-Güney hattını adeta Doğu ile Batı arasında bir duvar çizgisi çekercesine inşası, öte taraftan da dine karşı din gibi bir işlev görmekte değil mi? Zira bu tür hegemonik girişimlerle de geriletilmeye çalışılan Şii blok, ABD-İsrail ile işbirliği içerisinde olan Körfez ülkelerine karşı da verilen, sömürgecilik karşıtı savaşımın ön cephesi. Öyle ki İran, devrim öncesinde neredeyse ABD tarafından yönetilmekte olan bir ülkeyken, şimdilerde bu emperyal sömürgeciliğin baş hasmı konumunda. ABD ise bu kaybın acısını bir türlü hazmedemediğinden olacak ki sürekli olarak İran’a karşı saldırılarda bulunup duruyor.
Son beş yüz yıldır ABD-Avrupa blokunun yani sömürgeciliğin tasallutu altında kalan dünya ülkeleri, henüz tam olarak özgürleşemediği gibi, sömürgecilikle tam olarak da hesaplaşabilmiş değil. Yeni sömürgecilik, daha çok da ABD-İsrail’in Siyonist işbirliğiyle, özellikle de İslam dünyası içerisinde derin bir yarık oluşturarak, bölge ülkeleri arasında sömürgecilik ve Siyonizm karşıtı bir inisiyatif oluşumunu engelleme peşinde. Buna yönelik sürdürdükleri strateji ise özellikle de Körfez ülkelerini ve onların petro-dolarlarını ellerinin altında tutarak, öte yandan ise Suud, Mısır ve Türkiye gibi ülkeler aracılığıyla bir tür ideolojik (Sünni) blok oluşturarak, bölgedeki hiçbir karşı inisiyatifeizin vermeyecek bir gerilimi sürdürme çabası içindeler.
Mahcup bir eda ile de olsa Sünni Bloka destek veren Türkiye, bir taraftan Rusya karşısındaki Ukrayna ile ilişkilerini güçlendirirken, öte taraftan ise bölge üzerindeki hegemonya kavgası bâbında, Suriye’de İsrail’e karşı sürdürdüğü taktik bir mücadelenin çelişkisini paranteze alarak, Şii atağı savuşturmaya dönük bir strateji inşasına da çalışmakta. İran her ne kadar bölgeden çekilmiş olsa da, Lübnan Hizbullah’ı hâlâ direniş kapasitesini koruyor. Bu durum ise bize ister istemez Şeriati’nin dine karşı din tanımlamasını hatırlatıyor. Şeriati için bunun prototip örneği ise Ali-Ebu Zerr karşısındaki Muaviye-Amr b. Âs birliğidir.
Kuşkusuz ki günümüzde ne İran tam olarak Şeriati’nin düşündüğü anlamdaki bir devrimciliğin temsilcisi ne de örgütlenmeye çalışılan Sünni Blok tam olarak Muaviyeciliğin bir temsilcisi. Nitekim Ali Şeriati de günümüz İran rejimi açısından tam anlamıyla makbul biri olmadığı gibi, Türkiye’de de hiç kimse çocuğuna Muaviye ismini koymaz. Ama tarihsel cepheler her daim ilk-örnekliğine uygun olarak tezahür etmeyebilir. Dolayısıyla da çarpıtılmış bir çerçevede de olsa ideolojileştirilmiş iki dinî bakış tarihsel savaşımlarını sürdürmekte. Ve bu savaşımdaki ideolojik bakış açısı bir yana İran, sömürgeciliğe karşı savaşımını da ısrarla sürdüren bir bölge ülkesi olarak her türlü desteği hak ederken, sömürgeci İsrail-ABD saldırganlığının yanında yer alan Sünni Blok, Suriye’yi de bu bloka dahil etme peşindeki taktik önceliğiyle, işgal altındaki Filistin halkına karşı ilgisini vakıflar ve cemaatlerin istihdam edildiği bir yardımlaşma çabasıyla sınırlı tutarak, İsrail’in Filistin’e karşı sürdürdüğü saldırıları görmezlikten gelmekte.
Bu cepheleşmedeki ideolojik açıdan yegâne istisnai durum, İsrail karşısındaki savaşımını hâlâ sürdüren Filistin halkının Sünniliği. İşte bu istisnai durum da, istisnanın görmezlikten gelinebileceği değil de belirleyiciliği bâbında, kendilerini Sünni olarak tanımlayan bloku hizalayanın gerçekte Sünnilikleri olmayıp, sömürgeciliğe ram oluşları olduğunu ortaya koymakta. Esasında ise ülkelerini hedonizmin ve köle emeği sömürüsünün merkezi haline getiren Körfez ülkelerinin dinî hiçbir meşruiyetleri olmadığı gibi, Suud da Sünni değil Vahhabi’dir. Ve yine Suud-Körfez sermayesi, ABD kapitalizminin başlıca fonlarından birisidir. Türkiye’nin yüz yıldır içerisinde bulunduğu ikiyüzlülük ise ortada.
Bu iç karartıcı günlerde, bir özgürlük muştusu olarak yüreğimizi ferahlatan küresel SUMUD filosu, Filistin halkına bir destek olarak yeniden yola çıkma hazırlığı içinde. İlk seferinde, Türkiye de dahil bazı Müslüman ülkeler, maalesef, bu filonun limanlarına bile uğramasına ve kendi limanlarından hareket etmesine izin vermediler. Gerek SUMUD filosunun gerekse ABD karşısındaki İran’ın en büyük destekçisi ise sosyalist ve Katolik İspanya oldu. Nitekim filonun hareket noktası da İspanya. Bir barış elçiliği ve özgürlük muştusu olarak yola koyulan ve tıpkı dalgalar gibi hiç usanmaksızın diri tutulan bu heyecana yürekten katılırken, her seferinde de olsa bu bir türlü ereğine varamayan ama yine de geri durmayan bu seferlere katılanları ve bunu örgütleyenleri sevgi ve minnetle anıyor, onları coşkuyla bekleyen ama hiçbirinde de karşılayamayan Gazze halkının bu kez o beklenen sevinci yaşamalarını diliyor, bu vesileyle onları en derin şükranlarımla selamlıyorum.
[1]Ali Şeriati, Marksizm ve Diğer Batı Düşünceleri, Düşünce Y. s. 76-77.
[2]Ali Şeriati, İslam ve Sınıfsal Yapı, Fecr Y. s. 112, 114.


