Vefa’da her an yıkılma riski taşıdığını bile bile iki katlı bir barakanın üst katında birkaç arkadaşla birlikte kaldığımız doğruydu.. Ama hiçbir zaman “vefa”nın, İstanbul’da Vefa adında bir semtin adı olduğu aklımızın ucundan bile geçmedi. Vefalı insanlardık ve bunu yaparken de herhangi bir karşılık bekleme gibi basitliğe tenezzül etmedik. Elektrik sobasıyla veya kimi zaman alt katın tahtalarını birer birer sökerek, sobada kısa süreliğine de olsa ısıtmaya çalıştığımız odamızda mutluyduk. Metropolün en seçkin semtlerinde yaşıyorduk ama her yönüyle İstanbul´un ötekileri, yabancıları olarak görüldüğümüzden, Süleymaniye’de Diriliş lokalinde buluşarak bu öteki olmayı, yabancılık psikolojisini üzerimizden atmak için soba kenarında sıcak muhabbetlere dalıyorduk. Gündüz vakitleri Diriliş’te sobanın kenarında oturarak ya Satır Abdullah’ın maceralarını dinleyerek yada onun bizde donan beton bakışlarına aldırış etmeden, bize has çayımızı yudumlarken hayallerimizin en zirvelerine tırmanmak neredeyse en kutsal ritüelimiz haline gelmişti.
Dünyayı kurtarmaya dair bütün hayallerimizde gezinirken ne dünyadan ve ne de kimseden bir beklenti içindeydik. Nerede ezilen bir ulus, insan varsa yardımına koşmak, üzüntüsüne ortak olmak, imkan dahilinde yardımcı olmak karakterimizdi. Süleymaniye’deki o Diriliş ismindeki kafe türü buluşma yerinde siyah paltolu birkaç zayıf genç, bizim yeşil parkelerimize muhalefet eder gibi duruyorlardı. İlk başlardaki gizem, bakışlardaki derinlik zamanla dostluğa dönüşmüştü..
Geceleri duvarlara yazı yazmaya çıktığımız zamanlarda çoğunlukla rahat hareket edebilmek için parke bile giymezdik.. Bir gece sırtımda iki süngü hissettiğimde, güya beni nöbette bekleyen arkadaşların askerleri görüp kaçacaklarını aklımdan geçirmeyecek kadar rahat bir şekilde yazı yazıyordum. Kışa yakın günlerde beni yakalayıp Küçük Pazar nezarethanesine, ya da daha iyi bir tarifle üstü açık, zemini su dolu olan açık hava nezarethanesinde tir tir titrerken o uzun paltolu arkadaşlar ziyaretime gelmişlerdi. Onlardan biri titrediğimi fark edince üzerindeki paltoyu çıkarıp bana vermişti. O palto olmasaydı Sağmalcılar cezaevinde ne yapardım bilmiyorum.
O uzun siyah paltolular genelde kendi aralarında bizim konuşmaya cesaret edemediğimiz bir dili konuşurken çok doğaldılar. Malatya şivesiyle meclis tutanaklarına (X bilinmeyen dil) diye zapta geçen bir dille konuşuyorlardı. Birbirimizle konuşmaya belli bir süreden sonra başlamıştık. Zamanla birbirimizi iyi tartıp biçtikten sonra onlardan biriyle dost olmuştum.. Ben yanlarına gittiğim zaman, kendi aralarında konuştukları gibi konuşmuyorlardı. Ben Kürtçe bilmediğimi veya daha doğru tabirle unuttuğumu söylemiştim. Yalan da değildi. Süleymaniye, Eminönü ve Fatih’te insanlarla iyi bir diyalog kurabilen bu siyah paltolulardan biri Abdülhamit’ti.. Geceleri hep sokaklardaydık. O semtleri kurtarılmış bölgeler olarak görüyorduk. İnsanları çeviriyor, kimlik soruyor, siyasi görüşlerine dair sorular soruyorduk. Genellikle o saatlerde sokaklarda biz ve belirli yerlerde ateş yakıp çevresinde ısınan mahalle bekçileri olurdu.. Polisler genellikle Beyaz Toroslarla devriye atarlardı. Gecenin sessizliğinde onları araba gürültüsünden ve farlarından fark etmek zor değildi…
Sokaktaki bekçiler genellikle bizi tanırlardı. Selam verir geçerdik. Bize soru sormazlardı ama, kendi aralarında bizi konuştuklarını ta uzaktan bile duyabiliyorduk. Abdülhamit’i seviyorlardı. İnanılmaz bir ikna gücü vardı. Kimi zaman onların yanında oturur, ateşin başında onlara İslam’ı anlatırdı. Onlar ve esnaf camiasından pek çok insan ona “hoca” diye hitap ederdi. General Evren’in darbesine kadar genellikle Küçük Pazar’da akşam namazından sonra küçük bir camide toplanır, yatsıya kadar ve kimi zaman yatsıdan sonra da sohbet ederdik.. Cami imamı tanıdıktı, kimi zaman o da gelip muhabbetimize katılırdı.
Darbe oldu… Umutlarımızın orta yerine düşen bir bomba gibi olmuştu darbe. Hepimiz dağıldık. Ülkede kalmanın imkanı yoktu. En fazla da daha önce dost bildiklerimizin renklerinin değiştiğini görmemiz, onların hızla savunduklarımızdan koptuğunu, savrulduklarını, kendilerini gizlemek için her ikiyüzlülüğe tenezzül ettiklerini, değiştiklerini görmemiz gitmemizin tek sebebiydi. Kış ayında sınırı geçtikten sonra birlikte olduğumuz arkadaşlar suyun üzerindeki buzu kırıp, abdes aldıktan sonra karların üzerinde şükür namazı kılmışlardı. Artık İslam topraklarındaydık ve muhacir olduğumuzu düşünüyorduk. Daha da garibi olmuştu, bizim arkadaşlar ilk defa yabancı bir ülke sınırında silahlı insanlar görüyorlardı ve koşup kucakladılar onları. Oysa Devrim Muhafızları diye kucakladıklarının İran rejimine muhalif Kürt milisler olduklarını bilmiyorlardı ve eğer rehberin “bunlar Şeyh İzzettin’in müritleridir, bundan dolayı sizi kucakladılar” demeseydi, rejim ajanları bahanesiyle tutuklanmamız ihtimal dışı değildi.
Birkaç ay geçmeden İran’da kalamayacağımızı anlamıştık.. İran’a medrese okuyup, insanlara yön verebilecek bir alim olmak için gelmiştik. Daha çocuk yaştaydık. Olmadı. Kendimizce kolayını bulduk.. Afganistan halkı mazlum bir halktı. Dünyanın iki süper gücünden biri gelmiş ve o mazlum halkın topraklarını işgal etmişti.. Onlara karşı savaşıp şehid olmak en kolay yol olacaktı. Oralarda uyuşturulmuş ve inkılab duygusundan uzak gelenekçi medreselerinde okumak işimize gelmezdi. Afganlı geleneksel kıyafetlerine büründük, bize bir kimlik de hazırlandı İran’dan cihada doğru hareket ettik.. Gidişimiz kolaydı. Pakistan Peşaver’de Hizb-i İslami’nin evlerinden birine yerleştik.. Günlerce değil aylarca bizi oyaladılar. Silah yardımı bekliyorlarmış.
Sabırsızdık. Biran önce bizi göndersinler diye Hizb-i İslami yetkililerinin nefesini kesiyorduk. Hızımızı alamayınca bu kez de Ziya’ul Hakk’ı İslam halifesi ve devleti İslam devleti olarak gören Mevdudi’nin kurduğu Cemaat-i İslam liderleriyle tartışarak devletin ve liderinin Amerikancı olduğu iddialarıyla onları öfkelendirmeye yöneliyorduk.
Bir müddet geçmişti ki, bizim bütün bu öfke damarlarımızı birer birer ayıklayan Abdülhamit gelivermişti. Abdülhamit dediğim şu Türkiye’de Gladyo talimatıyla Fetullah Gülenci olduklarını söyleyen polisler tarafından bir grub arkadaşıyla ağır işkenceler gören Malatyalı Abdülhamit Turgut. Neredeyse bir yıldır hiç haber almadığımız Türkiye’den bir dünya dolusu haber getirmişti.
O geldikten sonra artık acelemiz kalmamıştı. Birkaç arkadaş bir an önce cihada gidip şehit olma arzusuyla derin derin hayallere dalsa da biz genelde rahattık. Bahattin Yıldız’da sevda yarası kokan donan bakışları bile sabahlara kadar süren muhabbetimize engel olamıyordu. Geceleri biraz serin olduğundan üzerimizde sürekli çalışan pervanelerin altında oturabiliyorduk. Gündüz dayanılmaz bir sıcak vardı..
Sonra Hindistan sınırındaki İspingard denilen bir kasabaya götürdüler bizi. Silahlarımızı sınırda teslim ettiler. Günlerce tırmandığımız dağların Himalaya Dağları olduğunu, dönüşte oksijenin güneşin doğmasıyla birlikte tükendiği zirvelerden geçerken öğrenecektik..
Dünya elbette bizim hayal ettiğimiz dünya değildi. Bunu yaşayarak öğreniyorduk. On yıl gibi uzun zorunlu sürgünden sonra İstanbul’a döndüm. İlk gördüğüm insandı Abdülhamit Turgut.. Şehzadebaşı’nda karşılaşmıştık. İkimiz de inanmıyorduk. Onca badireden sonra henüz dipdiriydik. Hayat eskisi gibi kolay değildi. Haftada bir iki gün pazarlarda defolu veya vitrin kalıntısı iplik veya giyecek satarak geçinebildiğimiz günler geride kalmıştı. Her şey pahalıydı…
Derken yine agresifleşen bir siyasi atmosferin orta yerinde bulduk kendimizi. Sincan’da yürütülen tanklar ve 28 Şubat postmodern darbe. Veya başka bir isimle münafık üreten süreç.. Birçoğumuz bu ülkeye kabus gibi çöken zulüm cenderesinden geçti.. Ağır darbeler aldık ama başeğmedik. Abdülhamit’in imtihanı bu kadar kolay değildi. Kontrgerilla/Gladyo onu bizden daha ciddiye alıyordu. Örgütlemede, ikna etmede ve sözü büyük ustalıkla söylemede onun üzerine yoktu. Ülkenin en üst kademelerindeki insanları etkilediğinin farkındaydılar. Dahası kendisini bu ülkenin efendisi olarak gören Milliyetçi Hareket Partisinin en başındaki adamı ciddi bir şekilde etkilemişti. Onun milliyetçilikten kopması GLADYO ekibini öfkelendirmiş olmalı. Onu bir grub arkadaşıyla birlikte gözaltına aldılar, günlerce akla hayale gelmedik işkenceler yaptılar.
O ve arkadaşları gibi insanlar onurlarından dolayı ağır işkence görürken, 28 Şubat patronlarının korku, konum veya gelecek üzerinden ayar çektiği bazı kişiler ve kesimler de yok değildi. Onlar 28 Şubat ile birlikte kirlendiler. Onların yüzünden 28 Şubat’a karşı direnç gösteren insanlara vefasızlık gelenek haline geldi. Ahmet Kaya, Ahmet Altan gibi vicdan sahibi onurlu insanlar zulmün karşısında direnç gösterdikleri bir zamanda, zulme boyun eğilmeyeceği, zalime başkaldırılması gerektiği iddiası ile ortaya çıkanların birer birer çözülmesine şahid olduk. 28 Şubatı 1997’ye kadar olan zamanı bir süreç olarak düşündüğümüzde, sürecin daha başlarındaydık. 1990, 91, 92’li yılları birçoğumuz hatırlar. En zor yıllardı.
Abdülhamit Turgut direncin sembolüydü. General Kenan Evren darbesinden önce onu Kürt milliyetçisi olarak lanse edenlerin, 28 Şubatla birlikte kirlenmesi ve etraflarını kirletmeleri hayatın bir cilvesinden başka bir şey değildi. Abdülhamit’i uzun süre sudan bahanelerle içeride tuttular.
Abdülhamid Turgut yaşadıklarını şöyle özetliyordu: “12.3.1990 günü Fatih Kadınlar Pazarı’nda bir çay ocağında oturuyorduk. Bu esnada bir takım kişiler başımıza dikildi. Bizi dışarı çıkardıktan sonra silâh tehdidiyle başımıza çuvallar geçirildi. Arabada da başımız zorla koltuklar arasına sıkıştırıldı. Bilmediğimiz bir meçhule doğru götürüldük.
Nihayet varacağımız yere geldik. Orda bizi çırılçıplak soydular. Tabiî görülmemiş hakaretler, inanç ve değerlerimize karşı en alçakça küfürler. Cinsi sapıkların tavırlarıyla davranmalar, bizi, insanlığımızı ve inancımızı rencide ediyordu. Bu durum bana bin defa ölmeyi o hale tercih etmeme sebep oluyordu. Neticede sorgu için betona sırtüstü yatırılırken bir yandan da elektrik vermek için kabloları edep yerlerime ve diğer organlarıma bağladılar.
İlk soru, “Çetin Emeç’i neden öldürdünüz?.. Muammer Aksoy’u vuran gerillalarınız ve silâhlarınız nerede?.. Senin İran’a bağlı Hizbullah Ümmet Örgütü’nün lideri olduğunu biliyoruz. Şurada şunu yaptın, burada filanlarla görüştün, şu konuşmaları yaptın, şu ülkelere gittin” diyerek, iddia ettiklerini sözde bu delillerle kabul ettirmeye çalışıyorlardı. Ardından, daha cevap vermeme fırsat bırakmadan üzerime serptikleri buzlu sularla birlikte cereyan şokuna başladılar. Bir yandan da birkaç kişi birden ayakkabıları ile birlikte üzerime çıkıp beni tekmelemeye başladılar. Bu hâl devam ederken bir ara fasıla vererek, “haydi cevap ver, Emeç ve Aksoy ikilisi de Amerikan yapısı koltlarla vurulmuş. Bu silâhları nereden aldınız ve bu emri kim verdi söyle!” deyince, ben, “tamam biliyorum söyleyeyim!” dedim; “bu silâhları ve emri casusluğuyla meşhur, Amerika’nın Türkiye Büyükelçisi verdi. Eylemi de İsrail ajanlarıyla siz yaptınız!” deyince, beklemedikleri bu cevap karşısında boğazıma ayakkabısıyla içlerinden biri basarak, “biz kimiz?” dedi. Ben de “siz Mossad ve CİA’nın uşağı’siniz, size ve onlara lânet olsun!” diye haykırdım. Boğazıma ve karnıma baskılarını, darbelerini arttırdılar. O hâlde bayılmışım.
Kendime gelip uyandığımda bir odada sedye üzerinde bağlı vaziyette olduğumu anladım. Sanki bir ormandaymışım gibi bir his vardı içimde. Çünkü bir yandan kuş sesleri, bir yandan yırtıcı hayvan sesleri, bir yandan da yılan hışırtıları çok yakın mesafeden ve canlı bir şekilde duyuluyordu. Diğer odalardan normal bir uzaklıkta feryatlar geliyordu. O ân gelen feryat ve diğer seslerin yapma, psikolojik baskı için olabileceği aklıma geldi. Tüm bunlarla korku vermek istedikleri açıktı.
Bu esnada yakınımda hiçbir insan sesi ve nefesi hissedilmiyordum. Ben o vahşi hayvan seslerine dikkat edince, kuş, aslan, kaplan seslerinin sabit bir tekrar içerisinde olduğunu, bunların dışında köpek ve yılan seslerinin gerçek olduğunu sürünme ve yaklaşan seslerinden anladım. Zaten çok geçmedi, ayağıma doğru yaklaşan yılanı hissettim. Bu ürperti esnasında baygınlık ve dilimin kilitlenmesi hâli hasıl oldu. Bir ân kendime gelmeye çalıştığımda, yılanın boynuma saldırdığını ve beni boğmaya çalıştığını anladım. Tekbirler dolu ağzımdan sanki ateş çıkıyordu. Aniden boynumu saran, yüzümü yalayan yılan garip bir ses çıkararak boynumdan çözülüp benden uzaklaşmaya başladı.

Bu durum karşısında elimde olmadan içime doğan, sevinç, coşku ve yüzüme yansıyan tebessümü görmüşler ki, hemen kin kusan bir edayla “hiç sevinme bu küçük acemiydi; şimdi büyüğünü görürsen gülersin!”… Biri böyle derken, diğeri çaresizliğin ve yenilginin öfkesi içinde, “ulan bu şeriatçılar yılandan da beter, yılan da bunlardan kaçıyor!” dedi. Ve ardından, “hele bundan nasıl kurtulacaksın?” diyerek bir köpeği üzerime saldılar. Nerem ağzına geliyorsa, ısırıyordu; fakat, kıskaç gibi sıkıp ezerken, dişleri batmıyordu. Beni ezmesine ve çok acı vermesine rağmen yılanın dehşetini vermiyordu. Ondan sonra gerçekten de zorlamalarına rağmen, bilemiyorum köpek yorgun mu düştü ne, bir daha bana saldırmadı.
Biraz sonra gelip, “onları da çok ezmişler ve hep konuşturmuşlar. Onlar da herşeyi söylemiş, itiraf yasasından faydalanmak istediklerini talep etmişler. Yani seni yakmışlar.
Yalnız yol bitmemiş; onlar sana kadar gelmişler, önemli olan senden sonrası, bunu mutlak istiyorlar. Tabiî yanlış anlama, ben istemiyorum. Ötekiler, seni biraz ezenler istiyor. Benim nöbetime az kaldı; onlar yine gelirler. Ben onlara, ikinci merhale işkence yaptım ama yine konuşmadı, derim. Bu sefer onlar, üçüncü ve son merhaleyi uygularlar. Ben de mani olamayacağım için, bir Müslümanın ırzına tecavüz edilir, tırnağı çekilir. Daha da konuşmazsa, bir ormanda vurulup bırakılır. Bu hâle düşmeni istemiyorum. şimdiye kadar hep böyle olmuş. Polisten, resmiyetten habersiz, yalnızca MİT’in yakaladıkları, ya konuşmuşlar veya öldürülmüşler; üçüncü bir şık yok. Bunları da benden duymuş olma. Artık benim zamanım bitti, gizlice geliyorlar. İyi düşün; Şer’an da zaruret mazerettir. Bana sorarsan, herşeyi doğru konuş, belki kurtulursun. Konuştukların diğerleriyle tezat olmasın. Artık ben gidiyorum, bir diyeceğin var mı?” dedi. Ben de, “ahirette buluşuruz!” dedim. O çıktıktan hemen sonra bir başkası gelerek, “seni kim buraya getirdi, senin işini şimdiye kadar niçin bitirmemişler?” diyerek beni şiddetle yere attı.
Ayağımdan tutup çekerek götürmeye başladı. Beni o hâlde merdivenlerden indirip havasız bir yere götürdü. Bu arada Allah’a, Peygamberimize ve zevcelerine küfretti ve “haydi seni ölümden kurtarsınlar!” dedi. Ben de, “beni çoktan kurtarmışlar; bize intikal ettirdikleri vahdet inancı sayesinde sizin gibi olmaktan ve ruhen ölmekten kurtarmışlar ve bir Allah’a kavuşmam kalmış !” dedim. O esnada tabancanın mekanizmasını şakırdatarak sözde mermi sürme imajını veriyordu ve şakağıma dayayarak “haydi şehadetini getir, son saniyelerini yaşıyorsun!” dedi. Ben de, “ben yıllar önce şehadetimi getirdim ve iman etim; asıl şehadetini getirip iman etmesi gereken sensin!” deyince, “ulan seni” deyip bir el üzerime ateş etti. Tabiî bana isabet etmedi. Zaten baştan beri bu yaptıklarının numara olduğunu sanki biri haber vermişçesine kalbim mutmaindi. Bu ve benzeri durumlar tam üç gün devam etti. Daha sonra Siyasî şubeye götürüldük.
O zamana kadar hangi arkadaşlar yakalanmış, kaç kişi var, kim ne konuştu belli değil. Birinci şubede ise, yine muttaki şahısların sorgu ve denetimi sürüyordu. Ve çok zaman sorgucu ve işkenceci polislere kızıp küfrediyorlardı; “Böyle sorgu mu olur!” diye. Muttakiler kızınca işkenceci polisler daha şiddetli işkence yapıyorlardı. Daha sonra, “haydi konuşun, biz de Müslümanız; ne yapalım biz de emir kuluyuz!” diyorlardı. Ben de onlara, “işte farkımız bu; biz Allah’ın kuluyuz siz ise emir kulusunuz!” diyordum. Müslümanlıklarını ispat için işkenceye besmele ile başlıyor, oruç olduklarını ima ediyor ve hatta bir akşam şiddetli işkenceden sonra biri diğerine, “gel sen devam et, ben teravih namazına yetişeyim!” deyip gitti.
Tekrar ettikleri işkenceler genelde Filistin askısı, cereyan, dondurucu ve tazyikli su, boğma ve burma taktikleriyle beraber her çeşit dövmeden ibaretti. Bu hâl kimimize şiddetli, kimimize ise daha az idi. İşkenceciler, “biz hakiki Müslümanız, milliyetçiyiz, sizin gibi ümmetçi değiliz, biz Ehli Sünnet mensubuyuz, sizin gibi Hizbullahçı değiliz. Siz yaptıklarınızı dış kaynaklı Humeynicilerden ve Seyid Kutuplardan alıyorsunuz. Biz fetvalarımızı, hatta sizi yakalayıp sorgulama fetvasını bile Diyanet İşleri Başkanı, Fethullah Hoca ve Menzil şeyhinden aldık. Siz, dini bozan, aşırı, fitneci ve Ehli Sünnete aykırı olduğunuz için cezalandırılmanız dinen vacipmiş… Daha önce Şeyh Said ve Said Nursî de sizin gibi fitne çıkarınca o zamanın gerçek alimleri ve şeyhleri fetva vermiş, devlet de onları cezalandırmış!” diyordu.”
Sonrasında öğrendik ki kayıt dışı ve bilinmeyen bir yerde akla hayale gelmeyen işkencelere maruz kalmışlardı. İlk baskını MİT yapmış olsa da sorgularını CİA veya Kontrgerilla yapmıştı. On yedi gün boyunca gece gündüz yılan ve köpek gibi vahşi hayvanların da dahil edildiği korkunç işkencelere maruz kalmıştı. Ülkenin muhafazakâr cemaat mensuplarının işkenceci polislerini ilk Abdülhamid Turgut’tan duymuştu Türkiye. Ama İslamcı mahallede kimse bu tehlikeyi duymak ve görmek istememişti.
Sonra. Sonrası daha can yakıcıydı. 13 Nisan 1992 yılında doğduğu topraklar olan Darende´ye yakın bir yerde, şaibeli bir trafik kazası sonucu şehadet şerbetini içmişti. Evet bu normal bir kaza değildi. Hâlâ da üzerinden sis perdesinin kalkmadığı şaibeli bir kaza olarak hafızalarımızda kalmaya devam ediyor.
Benzer bir olayla ceza evinden yeni çıkmış bir akrabamı kaybetmiştim. Bundan dolayı bunun bir komplo teorisi olduğunu söylemek gülünç olur. Evet. Bazı insanlar vardır ki bütün dünya unutsa insan unutamıyor. Misal olarak Abdülhamit Turgut, Şehmus Durgun, Metin Yüksel, Remzi Pekdemir, Filit Girişen, Bahattin Yıldız, Salih Günaydın ve benzerleri gibi.
Abdülhamit Turgut’un ölüm yıldönümünde birlikte yaşamış olduklarımız ve çoğunu burada yazamadığımız yaşanmışlıklar bir filim şeridi gibi gözümün önünden kayıp gitti. Tıpkı onun yaşamdan kayıp gitmesi gibi. Ruhunun şad olmasını diliyorum, güzel kardeşim…
یعقوب اصلان




