Siyasi süreçlerin başarısı, toplumsal sorunların çözümü ve sağlıklı bir geleceğe doğru adımlar atabilme becerileri ile doğru orantılı olarak ölçülür. Değişimin kaçınılmazlığı geleceğe dair planlama, strateji ve derinlikli analizler yapılmasını beraberinde getirir.
Siyasal partiler üzerinden gelişen demokratik yönetim sistemlerinin yaşadığı en riskli gerilim iktidarda kalma refleksi ile ilke ve değer merkezli erdemli siyasetin temel etik ve doğrularını eşgüdümlü kılabilme kaygısı, çaba ve duyarlılıklarıdır. Çoğu zaman iktidarda kalma refleksi ilke ve değer merkezli erdemli siyaseti baskılar ve etkisiz kılar. Bu durum ancak yerelden evrensele güçlü bir medeniyet bilinci, etki bir tarihsel misyon ve derinlikli bir felsefe üzerinde şekillenen paradigmal bir anlayış ile aşılabilir. Böyle bir durumda günü kurtarma, iktidar hesaplarını merkeze almanın kaygısının kaçınılmaz kıldığı çıkar ve rant çevrelerinin, çeşitli lobilerin, bürokrasizimin, jakoben elitizimin tehdit edici tahakkümüne karşı durulabilir. Böyle bir duruş ancak tüm toplumsal kesimlere ağır bedeller üreten sosyopolitik ve ekopolitik sorunlara kalıcı, doğru ve sağlıklı çözümler üretebilir.
Çözüm üretme misyonu taşıyan siyasal hareketlerin, zaman zaman çeşitli eksik, zayıf kalan, görülemeyen veya hesap edilemeyen, kendi dışındaki koşullardan dolayı sendeleyen durumlar oluşsa da “İki ileri Bir Geri” düzeyinde sağlıklı bir geleceğe doru siyasal süreçlerin çözüm üreten ve toplumsal gelişim besleyen akışı devam eder. Paradigmal zayıflığı ve kaygısızlığı öne çıkan süreçlerde ise “Bir İleri İki Geri” diye tanımlanabilecek durum her türlü sosyopolitik ve ekopolitik sorunları daha bir derinleştirerek geleceğe bagajları her geçen gün ağırlaşan, kendi bataklığında çırpındıkça batan sistemsel çürümeye dönüşür.
20 ayını geride bıraktığımız TBMM’de kurulan komisyonun adlandırmasıyla “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” Kürt meselesinde yeni bir çözüm umudunu adreslemişti. Devlet tarafından “Terörsüz Türkiye” olarak tanımlanan yeni süreç, başta Ak Parti ve MHP olmak üzere birçok siyasi sivil aktör ve oluşumlar üzerinden devam ettirilmeye çalışılıyor.
TBMM zemininde tüm partilerin katılımı ile oluşan komisyon çalışmaların 18 Şubat 2026 tarihinde deklare ettiği ortak raporla çalışmalarını tamamladı ve bundan sonra sözün TBMM’de olduğunu söylenebilir. Komisyon raporu genel olarak bir yol haritası sunma potansiyeli taşıması bakımından uygun bir çerçeveye sahip. Bundan sonra komisyonun çizdiği çerçeve doğrultusunda teknik komisyonlar oluşturmak ve süreci şekillendirecek somut adımlar atmak. Raporun 6 ve 7. Maddeleri açık bir şekilde zaman kaybetmeden sürece dair hukuki düzenlemeler yapılmasını öngörüyor. Geçen üç ay içerisinde her hangi bir adım atılmış değil.
Bu durum Ortadoğu’da yaşanan savaş koşulları üzerinden ertelenmesi, dondurulması sağlıklı olmaz. Tersine geleceğe dair önemli bir risk faktörü olarak daha büyük sorunlar oluşturma olasılığı olduğunu görmek gerekir. Nitekim ABD-İsrail blokunun kirli hesapları İran direnişi karşısında tutmayınca bu kez İran İçi ve dışında buluna Kürtleri bir kara gücü üzerinden savaşa sürükleme çabası, PJAK gibi İran’da varlığı etkin olan PKK bileşeni grupların varlığı dikkate alındığında, Kürt meselesinin olduğu ülkelerde yeni bir çatışma polarizasyonu üreterek çözüme yönelik beklentileri bir başka bahara erteletecektir.
Kürt meselesi ile ilgili süreci başından beri domine eden MHP lideri Devlet Bahçeli, savaş koşulları ile gündemdeki önceliğini yitiren konunun tüm toplumsal kesimlerdeki beklentileri boşa çıkma ihtimalinin oluşturacağı endişe verici sessiz tepkiselliğin farkındalığında yeni çıkışları ile sürecin başarıya ulaşmasına yönelik iradesini ortaya koydu. Ardından Cumhurbaşkanı da sürecin her durum ve koşulda başarıyla sonuçlandırma sorumluluğunun Cumhur ittifakında olduğunu belirterek “Terörsüz Türkiye sürecine yönelik ortak sahiplenmeye vurgu yaptı. Ancak bahçeli gibi somut bir takım adımlardan, düzenlemelerden bahsetmedi. Son açıklamalar Kürt meselesi ile ilgili yeni sürece yönelik Cumhur ittifakında bir kırılmanın ve ayrılığın an itibarı ile olmadığını gösteriyor.
Devlet Bahçeli, son haftalık parti grup toplantısında Abdullah Öcalan’ın sürece yasal bir tanımlama yapılması gerektiğini ve “Barış ve Siyasallaşma Koordinatörü” olarak adlandırılabileceğini önerdi. Bu açıklama sürece yönelik tıkanma endişelerinin, tartışmalarının yoğunlaştığı bir zamanlamada gelmesi sürece yönelik yeni ve güçlü bir dokunuş olarak okunabilir.
Devlet Bahçelinin daha önce Selahattin Demirtaş tutukluluğunun sonlandırılması, Öcalan’a yönelik “Umut Hakkı” gibi taleplerinin gerçekleşmemesi, Komisyon raporunda bile karşılık bulmaması bir yönüyle Ak partiyi sürece yönelik daha sahiplenici, aktif bir rol üstlenmesine yönelik güçlü mesajlar olarak görülebilir.
Klasik Ak Parti siyaseti, iktidarda kalma ve seçimlerde kullanabileceği güçlü dinamikleri kullanma strateji ve becerisi erken seçim çağrılarının yapıldığı ve yoğunlaştığı bir süreçte Kürt meselesi ile ilgili konuyu da seçim kazanmaya endeksli bir dosyaya dönüştürme olasılığı yüksek olduğu söylenebilir. Özellikle DEM parti ile seçim ittifakı üzerinden kitlesel Kürt oylarını alma hesapları gittikçe darala seçim takviminin en önemli hesaplarından bir olacak gibi görünüyor.
Ancak yaşanan deneyimler artık seçim endeksli siyasi ayartma strateji ve taktiklerinin ters tepme ihtimalinin yüksek olduğunu biz gösteriyor. Yerel seçimlerde Abdullah Öcalan’ın mektubunun ters tepmesi, EYT kararlarının ülkenin ekopolitik koşullarında meydana getirdiği kitlesel yoksulluk ve ağır yaşam koşullarının kaçınılmaz olarak iktidara yönelik sert eleştirilere dönüşmesi bu durumun yakın dönem örneklikleri olarak görülebilir.
Ayrıca Cumhur İttifakına DEM parti ile seçimi kazanma hesapları çok parçalı ve yüksek düzeyde politize olmuş Kürt oylarını alabilme ihtimalinin hiç kolay olmayacağı söylenebilir. Yani seçim kazanmaya yönelik, Kürt meselesinde somut düzenlemeleri içeren kalıcı adımların atılmadığı, seçim retorikleri düzeyinde kalan ve seçmeni ayartmayı hedefleyen çabalardan sonuç alınmayacağının altı çizilerek görülmelidir.
Eş zamanlı olarak PKK’nın fesih kararının birinci yıldönümü vesilesi ile Kandil yöneticileri tarafından basın toplantısı düzenlendi. KCK Yürütme konseyi üyesi Sozdar Avesta ve Mustafa Karasu tarafından yapılan açıklamalarda; silahlı mücadele sürecinin kapandığını ve PKK’nın fesh edildiğini açık ve net bir şekilde ısrarla tekrar vurguladılar. Abdullah Öcalan’a statü ile beraber silah bırakan, fesh edilen örgüt elemanlarının durumlarına yönelik yapılması gereken düzenlemelerin belirsizliğinin neden olduğu olumsuzluklar ve ivedilikle konuya yönelik beklentiler gündeme taşındı.
Abdullah Öcalan’da benzer bir şekilde aynı konuyu gündeme getirerek; “Ben silahlı mücadele dönemini kapattım. Kandil’i boşaltmam ve Kürtlerin demokratik siyaset alanında kimlikleriyle var olabilmelerinin, sözlerini söyleyebilmelerinin önünü açın, hukukunu belirleyin” diyor.
Kürt meselesi ile ilgili süreçte gelinen aşama sürüncemede tutularak seçim kazanmanın bir kartına dönüştürülmemelidir. Bu konuda en önemli sorumluluk iktidar parti olan Ak Parti üzerindedir. Ak Partinin sürece yönelik isteksizliği, yavaşlatması veya ertelemeci tutumların ve seçim kazanma hesaplarına endeksli yaklaşımların Türkiye’nin geleceğe dönük umut ve fırsatlarını zayıflatan bir etki yapacağının görülmesi gerekir.




