Kölelik bitmedi; sadece şekil değiştirdi. Dün insanın boynuna demir halka vuruyorlardı, bugün ise boğazına geçim derdini, sırtına kira yükünü yüklüyorlar. Zincirler görünmüyor ama her ay maaşlar yattığında milyonlarca insan o zincirlerin ağırlığını iliklerine kadar hissediyor.
Bugün bu ülkede asgari ücretli ve emeklinin en büyük korkusu ay sonunu görmek değil, ay sonuna çıkabilmektir. Barınmak lüks, et yemek özlem, insanca yaşamak ise neredeyse hayal hâline gelmiştir. Bir ömür alın teri döken insanlar, emekliliklerinde huzur değil, geçim savaşıyla baş başa bırakılıyor.
Bunu rakamlardan değil, yaşadığım bir vicdan muhasebesinden biliyorum.
Fatih’te bir evim var. Kiracım emekli. Son zamla birlikte yaklaşık 23 bin TL maaş alıyor. Evimin gerçek kira değeri yaklaşık 35 bin TL. Buna rağmen ondan yalnızca 20 bin TL kira alıyorum. Çünkü vicdanım daha fazlasını istemeye razı olmuyor. Biliyorum ki o parayı verirse geriye yaşayacak bir ömür değil, sadece nefes alacak kadar para kalacak.
Ben de bolluk içinde yaşamıyorum. Düzenli bir gelirim yok. Evim olduğu için kira ödemiyorum ama hayat pahalılığı beni bile zorluyor. Hâlim böyleyken, hem kira ödeyen hem de asgari ücretle veya emekli maaşıyla ayakta kalmaya çalışan milyonların yükünü düşünün. İşte çağdaş kölelik budur: Zincirsiz mahkûmiyet…
Yıllarca yardım çalışmalarında bulundum. Işıltılı caddelerin, lüks vitrinlerin ve gösterişli binaların hemen arkasındaki sokaklarda öyle yoksulluklara şahit oldum ki, insanın vicdanı sızlıyor. Açlığı sessizce yaşayan aileler, çocuklarına lokma ayırıp kendisi aç yatan babalar, boş tenceresini komşusundan saklayan anneler gördüm. Yoksulluk, en çok da haysiyet sahibi insanların omuzlarında ağırlaşır.
Sonra biri çıkıp, “Trafikte bu kadar araba var, demek ki ekonomi iyi.” diyebiliyor. Oysa her gün toplu taşımaya binip cebindeki son parayla ay sonunu nasıl getireceğinin hesabını yapan milyonları görmüyor. Pazarda etiketlere uzaktan bakanı, kirasını ödeyebilmek için en temel ihtiyaçlarından kısmak zorunda kalanları görmüyor. Refahı vitrinlerden okuyor; hayatın acı gerçeğini ise arka sokaklarda ve kalabalık otobüslerde görmezden geliyor.
Bir medeniyet; saraylarıyla değil, yoksulunun sofrasıyla ölçülür. Bir devlet; en zenginine sunduğu imkânlarla değil, en güçsüzünü ne kadar koruyabildiğiyle ayakta durur. Eğer bir emekli, ömrünün sonunda maaşının neredeyse tamamını kiraya vermek zorunda kalıyorsa; eğer çalışan bir insan, tam zamanlı çalıştığı hâlde yoksulluktan kurtulamıyorsa, orada sadece ekonomik bir kriz değil, ahlâk ve adalet krizi vardır.
Çağdaş kölelik tam da budur.
İnsanın bileğine zincir vurmaz; umutlarını esir alır. Karnını doyururken onurunu aç bırakır. Yaşatmaz; sadece hayatta kalmasına izin verir. Ve bir toplum bu manzaraya alıştığında, kaybettiği ilk şey zenginliği değil, vicdanı olur. Vesselam




