İşim gereği her meslekten insanlar ile sohbet ederim. Bir fabrikanın işçisiyle, bir restoranın komisiyle ya da aşçısıyla sohbet etmek bana her zaman keyif verir. Markalaşma yolunda ilerleyen vizyon sahibi patronlarla da işim gereği her fırsatta bir araya gelirim.
Bu hafta ziyaret ettiğim bir franchise veren bir işletmeci, sohbet sırasında bana piyasadan bir kulis bilgisi verdi. Şöyle diyordu:
“Özellikle tekstil sektöründen patronlar son zamanlarda kahve dükkânları açmaya başladı. Patron kahve dükkânı açarsa çalışanlar ne yapar? Makinacı, overlokçu ne yapar? Onların da bir kısmı, maliyeti daha uygun olduğu için küçük dönerci dükkânları açmaya başladı.”
Son yıllarda hızla açılan kahve dükkânlarına baktığımızda, insan ister istemez bu açıklamayla bir bağ kurmaya çalışıyor. Elbette genelleme yapmak doğru olmaz. Tekstilden çıkan herkes kahve dükkânı açmıyor. Ancak konuştuğum kişinin kendi gözlemlerini aktardığından eminim. Çünkü pazarın, yani piyasanın tam içinde. Yeme içme sektöründe faaliyet gösteriyor. Sürekli bayi sayısını artıran başarılı bir iş insanı. Rakiplerini de piyasayı da iyi okuyabiliyor.
Gelelim genel panoramaya…
Bir ülkenin ekonomisini anlamak için bazen büyüme rakamlarına bakmanız gerekmez. Sokağa çıkmanız yeterlidir. Çünkü ekonomi, en doğru verisini sokakta verir. Sokak en büyük veri kaynağıdır.
Son yıllarda sessiz ama derin bir dönüşüm yaşanıyor.
Dün tekstil atölyesinde kumaş kesen usta, bugün tavuk döner kesiyor.
Dün Avrupa’ya ihracat yapan patron, bugün espresso makinesinin başında yeni bir hayat kurmaya çalışıyor.
Bu bir girişimcilik hikâyesi değil elbette. Ben buna müteşşebislik diyorum. Kahve dükkanı açmanın girişimcilik ile alakası yok ki bu algı ülkede var ve kesinlikle yanlış algı. Gelelim patronların kahve dükkanı açma maceralarına ve ayakta kalma çabalarına, dostlar alışverişte görsün gayretlerine:

Beyaz yakalının mezarlığı
Aslında bu, ekonominin yazdığı bir mecburiyet hikâyesidir. Güney Kore’de buna “beyaz yakalının mezarlığı” diyorlar. İşini kaybeden binlerce insan, aldığı tazminatla tavuk dükkânı açıyor. Bugün Türkiye’nin sokaklarına baktığımızda farklı tabelalar görüyoruz ama benzer bir hikâye okuyoruz.
Her köşe başında yeni bir kahve dükkânı…
Bir sonraki sokakta tavuk döner…
Biraz ileride yine kahve…
Mesele kahve ya da döner değil.
Asıl soru şu:
Bu dükkânları açan insanlar dün ne yapıyordu?
Neden bir makine ustası artık makinenin başında değil?
Neden bir sanayici yeni bir fabrika kurmak yerine kafe açmayı daha güvenli buluyor?
Çünkü fabrika uzun vadeli yatırım ister.
Kredi ister.
Risk ister.
Sabır ister.
Söz konusu patronlar bunları denedi ve başaramadı. Şimdi ise ayakta kalmaya, piyasada görünür olmaya çalışıyor.
Bir tekstil atölyesini ayakta tutmanın çok büyük zorlukları var. Buna karşılık küçük bir kafe ya da döner dükkânı, daha düşük sermayeyle daha hızlı nakit akışı vaat ediyor.
İnsanlar artık hayallerindeki işi değil, sermayelerinin yettiği işi kuruyor.
İşte asıl tehlike de burada.
Bugün tekstilden çıkan sermaye kahveye gidiyor.
Atölyeden çıkan usta döner tezgâhına geçiyor.
Bu sadece bir meslek değişimi değildir.
Bu, ekonominin yön değiştirmesidir.
Bugün eleştirilmesi gereken kahveciler ya da dönerciler değildir.
Onlar, ekonominin sonucudur.
Asıl sorgulanması gereken, insanları üretimden uzaklaştıran şartlardır.
Çünkü kahveyi satabilirsiniz.
Ama kahve makinesini üretemiyorsanız…
Döner satabilirsiniz.
Ama döner bıçağını ithal ediyorsanız…
İşte orada durup düşünmek gerekir.




