İlk defa yayınlanıyor: Said Nursi’nin Fransızca Gazeteye verdiği röportaj
6, 8 ve 10 Eylül 1908 tarihlerinde Selanik’te Fransızca yayınlanan bir gazetede yer alan söyleşi: Kanun-u Esasi, Sultan Abdülhamid, İttihat ve Terakki Komitesi, Osmanlı demokrasisi ve Kürdistan sorularına verilen cevaplar…
Said Nursi hakkında 1908 tarihli ve Fransızca gazete kupürleri bulundu. Araştırmacı-Yazar Muhyiddin Zınar imzasıyla Kürd Araştırmaları sitesinde yayınlanan küpürler 6, 8 ve 10 Eylül 1908’de Selanik’in Fransızca yayınlanan günlük bir gazetesinde Said Nursi hakkında bir yazı dizisini konu alıyor.
Fransız resmi arşivlerine dayandırılan belgeler, Nursi’nin Selanik günlerine ışık tutuyor. 1908 yılında Max Yvel isimli yazarın Le Journal de Salonique‘de (Selanik Gazetesi) çıkan değerlendirmeleri, hem kendi yorumları hem de Nursi’den duyduklarına dair önemli ipuçları barındırıyor.
Bilindiği üzere Said Nursi, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Selanik Meydanı’nda kitlelere seslenmiş ve Hürriyet’e Hitap başlıklı nutkuyla hitap etmişti. Her ne kadar belgelerde Nursi’den “Şeyh Said” olarak bahsedilse de, belgelerin konusu Said Nursi.
(şeyh” ifadesi muhtemelen “muhterem ve nufuzlu bir Islami şahsiyet” anlamında olup yazarın izlenimi olabilir. Şeyhlikle ya da Şeyh Said ile ilgisi bulunmuyor.)
“TUHAF GİYİMLİ, DERİN BİR BİLGE VE OLAĞANÜSTÜ BİR FİLOZOF”
Belgenin baş tarafı henüz tespit edilememekle birlikte, 6 Eylül 1908 tarihli gazetede Max Yvel imzalı yazı Nursi’yi şöyle takdim ediyor:
“…Olympos Palace’da, tuhaf giyimli bir adam belirdi; yarı kıvırcık, oldukça gür saçları bir küllahın içine hapsedilmiş, etrafına sarık yerine bir mendil dolanmıştı. Bu o, bizim Kürt, Şeyh Said; derin bir bilge, olağanüstü bir filozof. Olimpos Gazinosu Osmanlı elitlerinin Selanik’te bir araya geldiği en büyük mekanlardandır. 1917’deki büyük yangınla yıkılmıştır.)

Şeyh Said otuz yaşında, ancak yaşça büyükler ve en bilginlerin bile gerisinde kalmayacak bir olgunluğa sahip. Genç yaşına rağmen, hayatın bütün renklerini görmüş. Onun yolculuğu, Homeros’un yolculuğunu gölgede bırakmasa da, oldukça dokunaklıdır. İstanbul’u görmek istemişti; orada hapse düştü, delilikle suçlandı — iyi ki öyle oldu, çünkü bilgeliği fark edilseydi, belki de ortadan kaldırılırdı.
Şeyh Said, son derece enteresan bir adam; tanınması gereken, çok merak uyandırıcı ve muhayyilesi son derece kuvvetli bir kişilik. Dünya görüşleri oldukça orijinal, felsefi sistemi ise harikuladedir.
Şeyh Said üzerine bir çalışma yapacağız. Bugünden itibaren, bu fevkalade adam hakkında birkaç kelam etmek istedik; zira yakında yalnızca Türkiye değil, belki Batı da onunla ilgilenecektir.
Söz konusu araştırmadaki belgede “imagination” kelimesi doğrudan “hayal gücü dinamik” olarak çevrilmişse de belgedeki bağlamı hayal gücünden ziyade bir meseleyi tahayyül ve tasavvur anlamında olup “muhayyilesi kuvvetli, parlak, canlı” demektir.)
8 EYLÜL 1908 TARİHLİ MAX YVEL’İN YAZISI: “NURSİ’YE GÖRE DİN VE BİLİM BİRBİRİYLE AHENK SAĞLAR.”
Max Yvel’in yazı dizisinin ikincisi olan 8 Eylül 1908 tarihli yazısı, Nursi’nin eğitim geçmişini ele alıyor. Bu defa ise onu tarif ediyor:
“Bu olağanüstü adamın hayatı, adeta bir efsaneyi andırır. Eğer bizatihi pek çok olayı gözlemlememiş olsaydık, şayet Şeyh’in kendisi bunca şeye delil olarak karşımızda durmuyor olsaydı, bunca harikulade şeye inanmak bizim için son derece güç olurdu.”
Yazıda Nursi’nin hayatına ve görüşlerine dair bilim ve din vurgusu dikkat çekiyor:
“Din ile eğitimi vaaz etti; çünkü ona göre -bu ikisi- birbirini dışlamaz, üstelik birbirini tamamlar ve birbiriyle ahenk sağlar.” (Söz konusu belgede “mais encore” kelimesi “aksine, üstelik, kaldı ki” gibi anlamlardadır. Harmoniser fiilininin belgedeki kullanımına dair çeviride yer alan “uyum içinde ilerler” ifadesi, söz konusu araştırmadaki çevirmenin tercihi olsa da esasen bilim ve dinin ahenk sağladığını ifade eder. Ayrıca metindeki “l’instruction” (talim/eğitim) kavramı, kıyastan görüleceği üzere pozitif bilimleri kapsayan modern eğitim anlamında kullanılmıştır. Belgeyi yayımlayan araştırmacının ise bu cümlelerden hareketle Nursi’nin bir Kürt eğitim sistemi kurmaya çalıştığına dair yorumu yanıltıcıdır.)

Yazının sonu tam tespit edilememekle birlikte, en sonunda Said Nursi’nin özetle “binlerce kişiyi etkileme kabiliyeti” olduğuna dair değerlendirmeler mevcut. Aynı yazının içerisinde Nursi’nin eğitiminin hem vehbi hem kesbi olduğuna dair bilgilendirmeler de yer alıyor. (Risale Haber editörünün notu: Çünkü ilgili paragraflarda birbirinden ilgisiz gibi görünse de, hem Nursi’nin rüyasında Hz. Muhammed’i -as- görmesine atıf varken, hem de aldığı medrese eğitimi beraberce işaret edilmiş. Kesbî ilim; okuyarak, dinleyerek, araştırarak öğrendiklerimizdir. Vehbî ilim ise, veli zâtlara gelen çok güçlü ilham türünden olan bilgilerdir.
10 EYLÜL 1908 TARİHLİ MAX YVEL’İN YAZISI NURSİ’DEN DUYDUKLARI ÜZERİNE: ANAYASA, İSLAM, GAYRİMÜSLİMLER VE KÜRTLER
Nursi hakkında söz konusu yazı dizisinin yayımlandığı Le Journal de Salonique’de (Selanik Gazetesi), Selanik’teki Sefarad yahudilerinin gazetesi ve Fransızca yayın yapmakta. Ayrıca yazarın Nursi’ye sorduğu sorular ve gazeteye intikal ettirdiği cevaplardan, yazının tam birebir röportaj olmasa da Nursi’nin cevaplarını aktardığı mülakat yönü olduğu görülüyor.
(Söz konusu belgede örneğin “Ben Kanun-u Esasi’nin bütünlüğünden yanayım” çevirisi yanıltıcıdır, “integrale” kelimesi belgede sıfattır. Muhtemelen kast edilen, Kanun-i Esasi’de gayrimüslimlerle ilgili hükümlere Nursi’nin itirazı olmadığıdır. Ancak yayınlanan söz konusu araştırmanın bu bölümünde çeviride Fransızca-Türkçe bakımından uygunsuzluklar vardır. Haberin güncelliğinden sonra daha bağlamlı bir çeviriyi ve tetkiki ayrıca yayınlayacağız. Ayrıca Nursi’nin kalabalıklara hitap etmiş olmaktan duyduğu memnuniyet, muhtemelen Selanik Meydanı’ndaki meşhur “Hürriyet’e Hitap” nutkudur. Araştırmacının çevirisi burada da hatalıdır. Belgedeki Fransızca ifadede “öğretilerimi benimsemeye hazır bir kitle” ifadesi geçmiyor. Dolayısıyla bazı yerleri şimdilik düzelterek aktarıyoruz.)
Max Yvel imzalı yazı şöyle:
“Kanun-u Esasi hakkında ne düşünüyorsunuz, diye sorduk Şeyh Said’e” cümlesine Nursi’nin verdiği cevap şöyle: “Bu gayet iyi bir şeydir, beyefendi. Tam/Eksiksiz Kanun-i Esasi’den yanayım. Bu bağlamdaki derslerimi cidden duymayı/almayı talep eden kalabalıklara konuşabilmekten bahtiyar/mesut oldum.”
Nursi’ye bunun üzerine şunu soruyor: “Ama sizin (kitleye verdiğiniz) ders tamamen dini idi.” Nursi ise ilginç bir cevap veriyor: “Eee, yani? (“Ne demek istiyorsun? Ne olmuş yani?” anlamında bir cevap). Bunun üzerine yazar, sorusunu izah etmiş: “Anayasal prensip(ler) ile dini yaklaşım arasında bir çelişki yok mu?” Nursi ise ona şöyle cevap veriyor: “Katiyyen yok. Ne diyor Kur’an? Tevhid ilkesi olan dinlerle saygılı münasebet kurmayı. Bu Kanun-u Esasi, mensuplarının hangi dine bağlı olduklarına bakmaksızın, herkesin (hukuki) eşitliğini teminat altına almaktadır.” (Risale Haber editörünün notu: Divine bir prensip olarak burada hukuki bağlamda kullanılmış. Yani her din değil “doğrudan doğruya Allah’a dayanma ilkesine sahip vahyi din” anlamındadır. Zira belgede prensip kelimesinin atfı hukuki olduğundan, hükm-i ilâhi. Muhtemelen Nursi ehl-i kitabı kast ediyor.)
Devamında Nursi’ye tekrar soruluyor: “O halde siz bu Anayasayı kabul ediyorsunuz?” Nursi’nin ise şöyle cevap verdiği aktarılmış: “Dinimiz bize onu tavsiye ediyor, o halde iyidir.”

yayımlanmış yazıları inceleyerek, uzun yıllar arşivlerde sessizce bekleyen bu materyalleri literatüre kazandırmaktadır. Nursi araştırmalarında ilk kez ortaya konan bu kaynaklar, onun erken dönem kamusal görünürlüğüne ve Selanik’te öne çıkan politik ve entelektüel serüvenine ışık tutmaktadır.
“Cheikh Said”
Selanik’in ilk Fransızca gazetesi olarak öne çıkan Le Journal de Salonique, Sefarad burjuvazisi ve aydınları tarafından çıkarılmıştır. 1895 ile 1911 yılları arasında yayımlanan bu gazete, Judeo-Espagnol konuşan bir cemaatin sosyo-kültürel, ticari ve entelektüel dünyasına ayna tutmuştur. Le Journal de Salonique sayfaları, azınlık bir cemaat için Osmanlı vatandaşlığı ile Fransız modern dünyası arasında kültürel bir köprü işlevi görmüştür. Gazete, özellikle II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte Osmanlı kamuoyunda gelişen özgürlükçü ve çoğulcu tartışma ortamını ve Selanik merkezli Osmanlı sosyo-politiğini yeniden düşünmeye imkan sunmaktadır.
Gazete, Eylül 1908 tarihli üç ayrı sayısında, Said-i Kürdi hakkında dikkat çekici bir yazı dizisine yer verir. Max Yvel imzası taşıyan dosyada Said-i Kürdi için kullanılan isim “Cheikh Said”dir. 6, 8 ve 10 Eylül 1908 tarihlerinde yayımlanan yazılar, hem anlatı hem de söyleşi formatındadır. İlk iki sayıda Said-i Kürdi’nin fiziksel görünümünden derin bilgeliğine, genç yaşta gördüğü rüyanın etkisiyle başladığı ilim ve irşad yolculuğundan, Kürdistan, İstanbul ve Selanik serüvenine kadar çeşitli yönleri ele alınırken; üçüncü bölüm, Kanun-u Esasi, Sultan Abdülhamid, İttihat ve Terakki Komitesi, Osmanlı demokrasisi ve Kürdistan üzerine Nursi ile yapılmış bir mülakatı içermektedir.
sürede özgürlükçü ve eşitlikçi çizgiden uzaklaşarak giderek otoriterleşmişlerdir. Nursi, KTTC misyonu doğrultusunda, dindar ve farklı kimliklerin hürriyetine saygı gösteren, iş birliğine açık bazı İttihatçılarla stratejik ittifaklar geliştirmiş olsa da, yapıyı genel olarak “despotik bir reenkarnasyon” vakıası olarak nitelendirmiştir (Nursi, 2019, s. 175). İttihat ve Terakki içindeki otoriter, sekülarist, masonik ve asimilasyonist eğilimlerle ilk karşılaşmasından itibaren derin bir düşünsel çatışma yaşayan Said Nursi, muhalif tutumunu sürdürmesi nedeniyle dönemin müstebit İttihatçı kabinesi tarafından hapsedilmiştir.
Bu olağanüstü adamın hayatı, adeta bir efsaneyi andırır. Eğer bizatihi pek çok olayı gözlemlememiş olsaydık, şayet Şeyh’in kendisi bunca şeye delil olarak karşımızda durmuyor olsaydı, bunca harikulade şeye inanmak bizim için son derece güç olurdu.
Henüz çok gençken, Şeyh Said bir rüya — güzel bir rüya — gördü. Tarihteki tüm evliyaları, peygamberleri gördü; ve Muhammed (Peygamber)’le sohbet etti. Çocuk uyanınca, gördüğü rüya üzerine düşündü ve bunda kendisi için bir işaret bulunduğunu kendi kendine söyledi. Zira rüyasında beliren kişiliklerin tamamı seçkinler zümresindendi; bu da ona, onların zuhurunu hakkıyla anlayabilmek ve onların yoluna fiilen yaklaşabilmek için kendisini ilimle donatması gerektiğini gösteriyordu.
Ertesi günden itibaren çocuk, ailesine öyle ısrarla yaklaştı ki, nihayetinde onu okula göndermek zorunda kaldılar. Said, devam ettiği tüm medreselerde hem arkadaşlarını hem de hocalarını hayrete düşürmekteydi.
On sekiz yaşına geldiğinde, Bitlis vilayetinden başlayarak Kürdistan dağlarını dolaşmaya başladı. On iki yıl boyunca Şeyh Said, sarp sıradağları hiç terk etmedi. Oradan din ile eğitimi[1] vaaz etti; çünkü ona göre bu iki alan birbirini dışlamaz, aksine birbirini tamamlar ve uyum içinde ilerler.
Şeyh Said’in etrafında topladığı ve onu tılsımlı bir kişi gibi gören taraftarlarının sayısı binlerle ifade ediliyordu. Şeyh’in tek bir işareti, on, yirmi…….kişiyi harekete geçirmeye yeterdi…………./Max Yvel
BELGE 3:

anlayışını kategorik hata olarak görür. Ona göre, politik olanı akideleştirmek ya da bu alanda içtihadi olanı mutlaklaştırmak, açıkça eleştirilmesi gereken bir durumdur (Nursi, 2019, s. 234). O, dini rehberliğin şura temelli bir anlayışla temsil edilmesine ya da Hz. Hasan dönemine kadar süren tarihsel hilafete değil; hilafetin dogmatik bir otoriteye dönüşerek ilahi irade adına siyasi alanı bloke etmesine ve bir tür saltanata evrilmesine karşıdır. Said-i Kürdi, II. Meşrutiyet sürecinde hilafetin meşruiyetini salt siyasi otoriteye veya unvana dayandırmak yerine; adalet ve peygamberi esaslara bağlılıkla temellendirmiştir. Bu yaklaşım, onun dini simgelerle istibdadın yan yana gelmesi karşısında gösterdiği sert tepkinin de bir yansımasıdır (Nursi, 2019, s. 267). Selanik’e gitmeden hemen önce İstanbul Kürtlerine yaptığı konuşmalarda bu yaklaşımını şöyle ifade etmiştir: “Padişah ne zaman Peygamberimizin emrine itaat eder ve onun yolundan giderse halifedir; biz de ona itaat ederiz. Ancak Peygamber’e tabi olmayıp zulmeden biri, padişah dahi olsa hayduttur” (Nursi, 2019, s. 160). Bu ifadelerden yaklaşık bir yıl sonra kaleme aldığı Münazarat adlı eserinde, dinin korunmasının salt otoritelere veya belirli kurumsallıklara terk edilmesinin doğuracağı sakıncaları şu sözlerle dile getirir: “Acaba biçare bir padişaha, yahut müdahin memurlara veya mantıksız polislere itimat edilip, dinin himayesi onlara bırakılırsa daha mı iyidir; yoksa efkar-ı amme-i milletin arkasındaki hissiyat-ı İslamiyenin madeni olan —herkesin kalbindeki şefkat-i imaniye— envar-ı ilahiyenin parıltılarının birleşmesinden ve hamiyet-i İslamiyenin parlak kıvılcımlarının kaynaşmasından meydana gelen o nurani sütunun ve elmas kılıcın hamiyetine bırakılırsa mı daha iyidir?” (Nursi, 2019, s. 95).
[5] İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin adında da yer alan ‘ittihad’ kavramı, Osmanlı’daki farklı etnik unsurların birliğini (ittihad-ı anasır) ifade etmek üzere kullanılmıştır. Ne var ki bu birlik idealinin zamanla bir asimilasyon politikasına evrilip evrilmeyeceği yönündeki tereddütler, dönemin siyasal yapısını doğrudan etkilemiş; ‘ittihad’ (birlik) ile ‘itilaf’ (anlaşma) kavramları arasındaki tercih, parti oluşumlarına bile yansımıştır (İttihat ve Terakki Fırkası, Hürriyet ve İtilaf Fırkası). Bediüzzaman, meseleyi lafzi tartışmaların ötesinde, inşacı ve dönüştürücü bir bakış açısıyla ele alır. Onun hedeflediği meşrutiyet modeli, vesayetçi olmayan, yani halkların iradelerini yok saymayan ve tüm milletler için ‘sebeb-i saadet’ olan bir siyasal sistemdir. (Nursi, 2019, s. 189, 190) Nursi’nin desteklediği ulusal demokratikleşme süreci (démocratisation nationale), farklı milliyetlere (nationalities) temsil hakkı tanıyan, etnik kimliklerini güvence altına alarak varlıklarını sürdürebilmelerine imkan tanıyan ve aynı zamanda bu unsurları ortak değerler etrafında bütünleştiren çoğulcu bir demokratikleşme modelini esas alır. (Nursi, 2019, s. 23, 188.) Bu çerçevede, maddi birlik (l’union matérielle) kavramı, ortak vatan (la patrie commune) ve ortak devlet anlayışıyla doğrudan bağlantılı olup, bir arada yaşama idealini yurttaşlık temelli bir zeminde tanımlar. Ortak vatan söylemi her ne kadar bireyden ulusala uzanan çok katmanlı bir yurttaşlık öznesi inşa etse de, bu metindeki bağlamsal anlam, Kürt, Türk, Ermeni, Arap, Arnavut, Yahudi ve Rum gibi Osmanlı unsurlarının teritoryal ortaklıklığı olarak öne çıkar. Fikirlerin paylaşımı (la communion d’idées) ise, parlamentodaki farklı temsilciler arasında yürütülen siyasal müzakerelerin yanı sıra, basın yoluyla şekillenen kamuoylarının karşılıklı etkileşimini ifade eder. Son olarak, düşünce birliği (l’unité de pensée) kavramı, farklı toplumsal ve siyasal kesimlerin ortak bir siyasal vizyona ulaşması anlamına gelir.
Kaynakça:
Nursi, S. (2019).İçtimai Dersler (s. 22, 23, 95, 103, 140, 145, 160, 167, 168, 169, 188, 189, 190, 234, 267, 514). Zehra Yayınları.
Nursi, S. (2019).Kastamonu Lahikası (s. 55). Zehra Yayınları.
Zınar, M. (2022).Said-Kürtlüğün Kayıp Risalesi (ss. 60–70). Nubihar Yayınları.
Journal de Salonique. (1908, September 6, 8, 10). [Text version]. Gallica.https://gallica.bnf.




