12 Temmuz PKK’nın silah yakma yıldönümü yaklaşırken TBMM’in de eve dönüş ve infazları da kapsayacak yasaları gündemine alma beklentisi hayli yüksek.
Çözüm sürecinin artık bir irade beyanından çıkarılıp yasama gücüyle kalıcı hale getirilmesi gerekiyor.
Sürecinin başarısı veya tıkanıkların giderilmesi çıkarılacak yasalarla doğrudan ilgilidir.
Çıkarılacak yasalar dönüşleri hızlandırma ve kalıcı barışın önünü açma potansiyeline sahip.
Bilindiği gibi dönüşleri hızlandıracak en büyük engel, geri dönecek kişilerin karşılaşacağı hukuki süreçlerdeki belirsizliktir.
Meclis iradesiyle çıkacak bir “dönüş yasası” gri alanları ortadan kaldırarak kurumsal bir güvence sağlar.
Kalıcı barış ancak sürecin “siyasi bir uzlaşı” dan çıkarılıp “hukuki bir norma” dönüşmesiyle mümkündür.
Çıkarılacak yasaların salt “ceza/af “ eksenli değil, aynı zamanda dönenlerin toplumsal ve ekonomik hayata adaptasyonu kolaylaştıracak bir vizyona sahip olması gerekir.
PKK’nın silahlardan arındırılması önemli bir eşiktir ve Kürt sorunun çözümünde kolaylaştırıcı role sahip. Siyasetin üzerinden silahların gölgesinin kalkmış olması demokratik alanı genişletir.
Siyasetin rasyonelleşebilmesi ve demokratik alanın genişleyebilmesi için şiddetin ve silahın bir yöntem olarak tamamen devre dışı kalması şart.
Şiddet, toplumda haklı bir güvenlik refleksine ve milliyetçi söylemlerin kemikleşmesine yol açar. Bu durum, çözüm odaklı arayışların alanını daraltır.
Silahların gölgesi doğası gereği demokratik müzakere ortamını baskılar. Silahtan arınma gerçekleştiğinde, Kürt sorunun çözümüne dair talepler ve çözüm önerileri “güvenlik” parantezinden çıkarak siyasal ve anayasal tartışma konusu haline gelir.
Silahların gölgesinin kalkması demokratik alanı genişletmek için bir ön şarttır ama kalıcı barış için tek başına yeterli değildir.
Silahların devreden çıkması, yapısal reformların (kültürel haklar, demokratikleşme adımları) önündeki engeller de ortadan kalkmış olur.
Silahlı yapı (PKK), Kürt sorunun kendisi değil, bu sorunun ürettiği en ağır ve yıkıcı semptomdur.
Kalıcı barışın sağlanabilmesi için Kürt sorununu ortaya çıkaran sebeplerin de ortadan kaldırılmasına yönelik yasalar devreye sokulmalıdır. Aksi takdirde bu sadece PKK’nın tasfiyesini amaçlayan bir güvenlik projesidir eleştirisi haklılık kazanır.
Kalıcı barış, sorunu var eden tarihsel, anayasal, kültürel ve sosyo-ekonomik nedenlerin (kök nedenlerin) ortadan kaldırılmasıyla mümkündür.
Temmuz ayında Meclis’e gelecek olan yasa paketi sadece teknik bir “silahsızlanma ve eve dönüş” yasasından ibaret kalırsa, eleştiriler haklı çıkacaktır.
Ancak Meclis, bu adımı daha büyük bir demokratikleşme ve anayasal reform iradesinin ilk adımı olarak konumlandırırsa, Kürt milliyetçilerinin ve muhalif aktörlerin bu şüpheci yaklaşımı izole edilmiş olur.
Süreci sadece bir silahsızlandırma operasyonu olarak gören ve kök nedenleri ıskalayan her yaklaşım, barışı geçici bir ateşkese indirgeme riski taşır.
Kürt siyasi kulvarından gelen “tasfiye odaklı süreç” eleştirilerini haksız çıkarmanın yolu, Meclis’in dönüş yasalarını kurumsal ve yapısal hak reformlarıyla taçlandırmasından geçmektedir.
Kürt aktörlerin ( ister siyasi figürler, ister entelektüeller veya sivil toplum temsilcileri olsun)sürece şüpheyle yaklaşmaları anlık bir refleks değil; aksine tarihsel bir hafızaya dayanıyor.
Geçmişteki “çözüm”, “açılım” veya diyalog süreçlerinin nihayete ermemesi, vaatlerin havada kalması ve her tıkanmanın ardından daha sert güvenlik politikalarına dönülmesi, doğal olarak bir “güven krizi” yaratıyor.
Dolayısıyla, kalıcı barışın inşası için devletin sadece “silah bırakma” talep eden değil, sorunun sivil, anayasal ve idari boyutlarını (anadil, yerel yönetimler, eşit vatandaşlık vb.) müzakere etmeye hazır olduğunu gösteren bir vizyon ortaya koyması gerekiyor.
Unutulmamalıdır ki Kürtler Türkiye’deki demokrasi mücadelesinin önemli bir aktörü.
Eşit yurttaşlık temelinde özgürce var olabilmeleri ancak demokratik bir düzende mümkündür.
Demokrasi erteleyerek barış inşa edilemez.
Demokrasiyi erteleyerek sadece silahların susmasını sağlamak, Johan Galtung’un ifadesiyle yalnızca bir “negatif barış” yaratır.
Gerçek ve kalıcı bir barış, ancak adaletin, insan haklarının ve siyasi katılımın sağlandığı bir “pozitif barış” ortamında mümkündür.
Çatışma sonrası dönemlerde sıkça dillendirilen “önce istikrar sonra demokrasi” yanılgısı, barışın sürdürülebilirliğini tehdit eden en temel unsurdur.
Gerçek bir barış, yalnızca silahların susmasıyla değil; demokrasiyle ve kurumsal güvenin tesisiyle mümkündür.
Cumhuriyetin ilk yüzyılı, ne yazık ki Kürt sorunu ekseninde büyük acılarla, güvenlikçi reflekslerle, kutuplaşmayla ve muazzam bir enerji kaybıyla geçti. İkinci yüzyıla girerken bu bagajı aynen taşımak, ülkenin küresel ölçekte demokratik ve ekonomik gelişimini prangalamaya devam etmek demektir.
Dolayısıyla bu adım, dönemsel bir “siyasal tercih” veya lütuf değil; devletin ve toplumun sürdürülebilirliği için, ortak bir gelecek inşası için kaçınılmaz bir yapısal zorunluluktur.
Siyasal tercihler hükümetlerle, liderlerle değişebilir; konjonktüreldir. Ancak “ortak gelecek inşası”, milletin egemenlik evi olan Meclis çatısı altında anayasal ve kalıcı bir mutabakatla kurulabilir.
Ortak gelecek, kimsenin kimliğini feda etmediği, herkesin kendini bu ülkenin asli sahibi hissettiği bir demokratik düzenle mümkündür. Kimliğin feda edilmesi üzerine kurulan bir barış, sahtedir ve kırılgandır.
Meclis’in Temmuz ayında sergileyeceği irade, cumhuriyetin yeni yüzyıldaki toplumsal sözleşme niteliğinde olmalıdır.
Bu yüzyılda hiç kimsenin bir başkasını bu ülkenin misafiri gibi görmeye hakkı yok.
Hiçbir vatandaşın aidiyetini ispat etmeye mecbur bırakılmadığı, hiçbir toplumsal kesimin tehdit olarak algılanmadığı bir Türkiye mümkündür.
Türkiye’de makbul vatandaşlık kalıplarının dışındaki gruplar ( Kürtler, dindarlar, sekülerler, gayrimüslimler, Aleviler vb. dönem dönem değişen şekillerde) her zaman sisteme sadakatlerini ve bu ülkeye ait olduklarını “ispatlamak” gibi psikolojik ve bürokratik bir yükle karşı karşıya kalmışlardır.
Vatandaşlık, performansa dayalı (sadakat gösterisine bağlı) bir ödül olmaktan çıkıp; sadece bu topraklarda var olmaktan doğan, devredilemez ve sorgulanamaz bir haktır.
Yeni yüzyılın düşünüş biçimi de, siyasal ahlakı da yeni olmak zorundadır. Korkuları köpürten değil, umutları çoğaltan barışçıl bir dile ihtiyaç var.
Demokrasi kazananların hükmetme, kaybedenlerin susma rejimi değil; farklı fikirlerin barış içinde yarışma ve üretme zeminidir.
Aynı tarihin, aynı coğrafyanın çocukları olarak yeni bir medeniyet inşa edebiliriz.
Bu da ancak geçen yüzyılın katı monolitik ulus-devlet modelinin aksine, farklılıkları ve çeşitliliği bir güvenlik tehdidi olarak değil, bir zenginlik ve meşruiyet kaynağı olarak gören yeni bir toplumsal sözleşmeyle mümkündür.
Sonuç olarak Türkiye’de kalıcı barışın inşası; statükonun güvenlikçi reflekslerini yansıtan mevcut anayasal mimarinin tadil edilmesini değil, kapsayıcı bir toplumsal sözleşme niteliğinde yeni bir anayasanın yapılmasını zorunlu kılmaktadır.




