Bir partinin adının AK olması o partinin temiz, İYİ olması iyi, DEVA olması çare/şifa olduğu anlamına gelmeyeceği gibi adının YENİ olması da yenilenmiş anlamına gelmeyebilir.
Önemli olan fikir, hedef ve paradigmayla yenilenmiş olmasıdır. Yeni fikirlerle ve buna uygun kadrolarla yenilenmedikçe adının “Yeni” olmasının bir yararı da inandırıcılığı da olmaz.
Seçmen için de parti ve kadroların yenilenmesi, “Yeni” olmak için yeterli bir gerekçe olmaz, esas olarak bu anlamda bir yenilenme zaten bir yenilik de değişim de değildir. Değişim ve yenilenme, ileriye doğru olandır. Geçmişin birikimlerini yok saymadan yenileyerek geleceğe taşımaktır.
“Yeni” olmak için sorun çözemeyen eski ezberleri bozmakla yola çıkmak gerekir.
Gerçekte “Yeni” olmak, yeni bir parti kurmak veya yeni kadrolar oluşturmak değil, siyasete ve yönetime ilişkin yeni fikirler ve yeni değerler sunmaktır. Yeni fikirler ve değerlerle siyaset yapmayı başarabilmektir.
Tam da bu nedenle Yeni Parti’nin önündeki asıl mesele, yeni bir isim ve yeni bir kadrodan daha fazlasıdır. Asıl mesele, Türkiye’nin geleceğine ilişkin yeni bir siyasi akıl ortaya koyabilmesidir.
Yeni Parti’nin önünde aslında önemli bir fırsat bulunmaktadır: Türkiye’de uzun zamandır karşılanamayan demokrasi ve hürriyet talebini yeni bir siyasi dille temsil etmek.
Yeni Parti’nin siyasi hedefinin mevcut sistemi Kuvvetler Ayrılığı temelinde denge ve denetimi sağlayarak demokratikleştirmek mi yoksa seçim marifetiyle iktidarı Erdoğan ve AK Partiden devralıp “Tek Adam” yönetimini sürdürmek midir?
Kuşkusuz bir parti için öncelikli olan iktidar değişiminin gerçekleştirmek ancak bunun için yeni siyasi hedefin de açıkça belirlenmesi “Yeni” iddiası için zorunludur.
Sorun yalnız bir iktidarın gidip diğerinin gelmesi değildir. Bir parti gider, başka bir parti gelir ancak aynı siyaset tarzı devam ederse hiçbir şey değişmemiş demektir.
Yeni Parti, yalnızca “iktidara alternatif” olmayı değil, iktidarın nasıl kullanılacağına ilişkin yeni bir anlayışı da ortaya koyabilirse gerçekten yeni bir siyasi aktöre dönüşebilir.
—
Türkiye’de iktidar değişikliğine ihtiyaç olduğu kadar siyaset ve sistem değişimine de ihtiyaç vardır.
İktidarın, yönetim biçimiyle neden olduğu siyasi, ekonomik ve adli kriz, artık bir sistem sorununa dönüşmüştür. İktidar değişikliği olsa dahi aynı yönetim anlayışıyla söz konusu krizi çözmek mümkün değildir. İktidar değişikliği elbette çok önemlidir ancak iktidarın el değiştirmesi yeterli olmayacaktır.
Bir siyaset değişimine acil ihtiyaç vardır. Türkiye aşırı sağın kuşatmasından kurtarılmalıdır.
ABD ve Avrupa’da aşırı sağ, açık bir tehdit görülüp protesto edilirken bizim ülkemizde giderek aşırı sağ ittifaklarla güçlenmeyi hedefleyen iktidarın ömrü uzatılmak isteniyor. Sadece bu nedenle dahi karamsar olmak için yeterlidir.
Yeni Parti’nin, söz konusu aşırı sağ tehdidini doğru anlayarak ve topluma anlatarak çözüm olacak bir paradigma oluşturması gerekir. Siyasette yeni arayışın da bu bağlamda değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum.
—
Yeni parti siyasi referansını geçmişte aramalıdır.
Türkiye siyasetinde asıl mücadele İttihatçılarla hürriyetçiler arasındadır. Çok partili sisteme geçildiğinden beri siyasi mücadele bu temelde gelişmiştir.
Partilerin anası/zemini İttihatçı CHP olduğu için kurulan diğer partilerde de ittihatçı yapı hep var olmuştur. DP’yi kuranların CHP’den ayrılan siyasetçiler olduğu düşünülünce siyasi yapılanmanın demokrasi ve hürriyet açısında sancılı başladığı anlaşılıyor.
Demokrat Partisi’nde olduğu gibi devamı olan AP ve ANAP için de aynı durum söz konusudur. Güçlü bir ittihatçı yapılanma her iki partide de vardı ancak Süleyman Demirel ve Turgut Özal’ın hürriyet ve demokrasi kararlılığı ittihatçıların parti içinde egemenliğini önlüyordu. Her iki partinin de ittihatçıların eline geçerek yok edildiğini anlamak için çok zorlanmaya gerek yok.
MHP gibi aşırı milliyetçi partiler tıpkı CHP gibi İttihatçıların doğrudan kontrolü altındaydı. Bugün de durum farklı değildir. CHP geleneğinde, İttihatçılara rağmen Genel Başkanlığı sürdürebilen yalnız Bülent Ecevit olmuştur.
SİYASET kurumunu biçimlendiren de hep İttihatçılardır. Demirel, Özal ve Ecevit’i sınırlayan, HATTA bazen de engelleyen YİNE İttihatçılardı.
Günümüzde İttihatçı geleneğin temsilcisinin iktidar bloğu olduğu anlaşılıyor. Cumhur ittifakını oluşturan AKP, MHP ve diğer küçük partilere CHP ve DEM Partisi’nin katılmasıyla ittihatçı siyaset devlete tamamıyla hâkim olmuş durumda. İttihatçı anlayışın gereği olarak devlet düzeni de tamamıyla otoriter ve anti demokratik bir yapıya dönüşmüş oldu.
Esas itibariyle 2011 yılından itibaren yönetimde yeniden bir ittihatçı tarz ortaya çıktı. Zorbalık, baskı ve otoriterleşme giderek egemen oldu. AK Parti’nin 7 Haziran 2015 seçim yenilgisi ve 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimi ile iktidar tamamıyla kontrol altına alındı, 2017 Anayasa değişikliği ile de siyasal sistem fiili güçler birliği rejimine dönüştürüldü. Artık yargı da tıpkı CHP’nin tek parti yönetiminde olduğu gibi rejimin kullanabileceği bir silaha dönüştü.
Şimdi esas soru şudur; bu denli ağır, baskıcı bir otoriter rejimin karşısında siyasi bir çıkış nasıl mümkün olabilir? Yeni Parti, ittihatçı ittifak karşısında Demokrasi çatısı altında Hürriyetçi bir ittifak bloku kurabilir mi?
—
“Siyaset boşluğu sevmez.”
Herkesi aynılaştıran, kendilerine benzemeyeni dışlayan, farklılığını korumaya çalışanları ötekileştiren, itaat etmeyeni “asi”, “hain”, “günahkâr”, “suçlu” sayan otoriter- ittihatçı bir siyasi ittifakla karşı karşıyayız. AKP, MHP, CHP, DEM Partiyi başka hangi anlayış bir araya getirebilir?
Yeni siyaseti, söz konusu otoriter ve ayırımcı anlayışa karşı konumlandırmak gerekiyor. Bunun için de makul ve özgürlükçü bir anlayışa ihtiyaç vardır. Boş ve ihtiyaç duyulan alan da makul ve demokratik siyasettir. Popülist politikalarla demokrasi boşluğu doldurulmaz.
Türkiye’nin asıl ihtiyacı bir kurtarıcıdan daha çok bir demokrasi projesi geliştirmektir. Yeni Parti, bu boşluğu doldurabilecek mi? Hürriyet ve demokrasi beklentisine öncülük edebilecek mi?
Makul ve demokratik siyaset; ittihatçı ittifaka karşı CHP geleneğini sürdürmek veya CHP politikalarını bir başka partide hayata geçirmek değildir.
Makul siyaset; demokrasi çatısı altında sağ, sol, muhafazakâr, demokrat, Atatürkçü, milliyetçi, dindar, seküler, Türk, Kürt gibi farklı kesimleri bir arada ortak paydalarda tutabilmektir.
Ortak bir siyaset zeminin oluşması, toplumda ortak duygu yaratılması ve ortak gelecek inşası için siyasi hedefin de ortaklaşması gerekir.
Makul siyaset; ortaklaşabilecek duyguyu, ortaklaşabilecek ihtiyacı ve ortaklaşabilecek siyasi zemini oluşturabilmektir. Herkesi aynılaştırmak değil; farklılıkları koruyarak insanları ortak bir gelecek fikri etrafında buluşturabilmektir.
Yeni Parti, tutumunu ve geleceğini makul siyaset anlayışına göre belirlemediği takdirde diğer partilerden pek farkı olmayacaktır.
Partinin önünde bugün önemli iki tercih bulunmaktadır. Ya Türkiye siyasetindeki kamplaşmaların bir başka temsilcisi olacak ya da farklı siyasi geleneklerden gelen insanları ortak bir demokrasi ve hürriyet fikri etrafında buluşturan yeni bir siyasal aklın öncülüğünü yapacaktır. İkinci yol kolay değildir; fakat Yeni Parti’yi gerçekten “yeni” yapabilecek olan da budur.
Kanaatime göre Yeni Parti, İttihatçı ittifaka karşı Ahrar ve Demokrasi ittifakını kurmayı başarabilirse yalnızca bir parti olarak değil, yeni bir siyasi yönelişin öncüsü olarak da tarihî bir rol üstlenebilir. Demokrasi çatısı oluşturmayan hiçbir siyasi hareket Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu toplumsal barışı kalıcılaştırma imkânına sahip değildir.
Peki bu ittifak nasıl kurulabilir? Hangi toplumsal kesimler hangi ortak değerler etrafında buluşturulabilir ve Yeni Parti bunu yalnızca bir seçim ittifakına değil, kalıcı bir siyasi projeye nasıl dönüştürebilir?
Bir başka yazıda, bunun için atılması gerektiğini düşündüğüm somut adımları ele alacağım.
Yeni Parti’nin gerçekten “yeni” olup olmayacağı artık bir isim meselesi değildir; önümüzdeki dönemde atacağı siyasi adımlarla belli olacaktır. Bu adımların neler olması gerektiğini ve Yeni Parti’nin hangi yeni siyasi mimariyi kurabileceğini ise bir sonraki yazıda tartışacağım.

