Loading...
tr usd
USD
0.28%
Amerikan Doları
44,47 TRY
tr euro
EURO
0.01%
Euro
51,28 TRY
tr chf
CHF
0.04%
İsviçre Frangı
55,80 TRY
tr jpy
JPY
0%
Japon Yeni
0,00 TRY
tr rub
RUB
0.59%
Rus Rublesi
0,55 TRY
tr cny
CNY
0.28%
Çin Yuanı
6,43 TRY
tr gbp
GBP
-0.02%
İngiliz Sterlini
59,12 TRY
tr eur-usd
EURO/USD
-0.1%
Euro Amerikan Doları
1,15 TRY
bist-100
BIST
-0.86%
Bist 100
12.617,36 TRY
gau
GR. ALTIN
1.56%
Gram Altın
6.344,26 TRY
tr btc
BTC
0.73%
Bitcoin
3.342.472,49 TRY
tr eth
ETH
2.22%
Ethereum
105.784,10 TRY
tr bch
BCH
1.38%
Bitcoin Cash
19.696,83 TRY
tr xrp
XRP
2.02%
Ripple
62,09 TRY
tr ltc
LTC
1.77%
Litecoin
2.477,54 TRY
tr bnb
BNB
1.41%
Binance Coin
27.849,43 TRY
tr sol
SOL
1.49%
Solana
3.809,03 TRY
tr avax
AVAX
1.36%
Avalanche
423,86 TRY
  1. Haberler
  2. Genel
  3. ALİ ŞERİATİ VE SAVAŞ

ALİ ŞERİATİ VE SAVAŞ

featured


Kimi insanlar vardır ki biriciktir, koşullarını aşan bir yetkinliği haizdir, ne kadar isteseniz de benzerini imal edemezsiniz; özgündür çünkü nevi şahsına münhasırdır ve zamanının kahramanıdır. Sözlerini asla sakınmadığı gibi her olguya başka açılardan da bakmanın mümkün olduğunu ancak onun gibiler öğretir insanlığa. Onun neyi değiştirdiğini ve onda farklı olanın ne olduğunu anlamak için sadece İran İslam Devrimini yükselten dalgalara değil, onu yükselten dalgaların çekildiği, sözlerini etkili kılan fırtınanın dindiği zamanlara da bakmak gerekir. Öyle ki tıpkı Rousseau ya da Marx gibi, ona atfedilen devrimci yorumlar yerine işte o zaman daha farklı bir yüzle karşılaşırsınız: Yalnızlık Sözleri’yle, Kevir’le… Onu farklı kılanın ne olduğunu, ruhundaki isyanı ve direnci, sözlerinin derinliğini, bakışlarındaki ışığı o zaman daha iyi anlarsınız. 

Doktora için gittiği Sorbonne’da Massignon, G. Gurvitch, J. Berque gibi birçok önemli hocadan ders alsa da asıl önemli derslerini Cezayir’in bağımsızlık mücadelesini destekleme bâbında tanıştığı J. Paul Sartre ve Frantz Fanon’dan alır. Orada medeniyetin iki farklı yüzüyle karşılaşır: Sömürgen ve saldırgan, düşünsel ve duyarlı.

W. Benjamin gibi, Şeriati açısından da her medeniyet anıtı, gerçekte bir barbarlık belgesidir. Sözgelimi çoğu insanlar firavunların yaptırdığı piramitlerin ihtişamı önünde sarsılırken, bunların altında yatan kölelerin cesetlerinin farkına bile varmazlar ve hatta bu devasa anıtların nasıl yapıldığını merak bile etmeyebilirler. Bu bakış açıları farklılığı tarihin iki yüzünü ele verir ve bir bilim insanı ancak bunun farkına vardığında ve de kalemini bunun yarattığı şartlanmalara, körleşmelere karşı kullanabildiğinde bir aydın haline gelebilir.

Şeriati, Fransa’daki karşılaşmalar ve etkileşimlerle, sorumlu bir aydın olmak kadar sömürgeciliğe karşı savaşımın önemini de kavrar ve bunu üstlenir. Sartrecı bağlanmaya da Badioucu sadakat kavramları kadar şiddetin ezilen kitleler üzerindeki olumlu ve olumsuz etkilerinin de farkına varır. Cihadın farklı anlamlara yorulmasını sağlayan bakış açıları da, yurduna döndüğünde tutacağı yollar hakkında aydınlatıcı olur. Öğreticiliğin asıl anlamına ise uzaklaştırıldığı akademiden ziyade Hüseyniye İrşaddaki sivil eğitimde varır.

En çetrefil kavramlarından birisi ise Celal Al-i Ahmed’in dikkat çektiği garbzedelik yani yabancılaşmadır ki Marx açısından sınıfsal olan bu süreç, Şeriati için daha çok siyasal ve kültüreldir ve büyük ölçüde sömürgeciliğin etkilerine dayanır. O halde sömürgeciliğin sorunsallaştırılması ve bununla hesaplaşılması, bir sömürge aydının üstlenmesi gereken kaçınılmaz bir yükümlülüktür. Kendilerine bir modernleşme olarak sunulan aşağılanmanın yani madunlaşmanın farkına varılarak bunun aşılmasının yollarını bulmak ve bu konuda en temel zorunluluk olan cihadın, sömürgeciye karşı savaşımın başlatılması da doğal olarak aydınların sorumluluğudur.

Ancak o zamandır ki Kuran’ın anlaşılmasının devrimci bir okumayı şart kıldığı da, sözgelimi bir toplum kendisini değiştirmedikçe, Allah onları değiştirmez(Rad, 11) ayetinden hareketle, sömürgeciliğin mahiyetini ve maliyetini anlamanın (bilinçlenme) ve onu alt etmenin (savaşım) de temel anlamda insanların/toplumun karar ve iradesine bağlı olduğu da açığa kavuşur. Aydınların ilk ödevi anlamak ise ikinci ödevi ise ezilmişlere, mahrumlara ulaşmak ve onların zihinlerindeki uyuşmaların, sosyolojilerindeki lakaydilerin üzerine gidilerek onları süreç içerisinde devrimcileştirecek olan bir aydınlanma sürecinin başlatılmasıdır ki bunu geçmişte peygamberler yapmıştı. Günümüzün sorumluluğu ise aydınlardadır. 

Bu o kadar önemlidir ki, onları düz anlamda bir savaşçı kılmaktan önce, insaniyetlerinin farkına varmaları ve sorumluluklarını üstlenerek özgürleşmeleri, düşüncenin o yaratıcı yıkımıyla yeniden halk edilmeleri ancak bu yolla gerçekleşir. Aksi halde yaşanan olay belki yine bir kurtuluş olacaktır ama bu sadece bir bağımsızlığı sağlayacak, toplumu özgürleştiremeyecektir. O zaman ise bir başka zorbalığın, içlerinden birinin tahakkümüyle, isyanlarının üzerinden daha bir kuşak geçmeden, ezilenler yine o adeta yazgısal cehennemlerine geri yollanacaktır.

İşte bunun içindir ki Şeriati, geleneksel mollaların öğretileri kadar pozitivist bir tarihsiciliğe de itiraz eder. Şiicilik kadar Marxizm ile de cebelleşir. İnsanın bakışını dünyadan kopararak ahirete koşullayan bir din kadar, üretim araçlarının değişimine bağlı o mekanik/diyalektik değişim anlayışını da eleştirel perspektifine koyar ve her ikisiyle de savaşır. Biz der, idealist değiliz, realist de olamayız. Bu kavramları bir kenara atmalıyız… Değişim, ilahi belirleyicilik kadar insani seçimlerle de yürüyen daha karmaşık bir yoldur ve ilk yapılması gereken bu yolun üzerindeki o yazgıcı mantıkla hesaplaşmaktır.

Şahın baskılarının karşısında, bakışlarında hiç yitirmediği o sakin tebessümle, mistik bir esrimenin ya da iktidar ulemalığının etkilerini ve sınırlarını aşarak, toplumun yolundan çıkarılmışlığı ve sömürgeleştirilmişliği sorununun aydınlatılması, sorgulanması ve devrimci bir ruhun harekete geçirilmesinin peşine düşer. Bu süreçte o da düz anlamıyla Doğulu ya da Batılı olmayan bir nur’un ışığında, tıpkı göller bölgesinde bir ada olan o çok sevdiği Buda gibi, yeniden aydınlanır. Ama o, bu oldukça meşakkatli yola sonsuzca bir dinginliğe ulaşmak için değil, tıpkı kendisini bir at sineği’ne benzeten Sokrates gibi, gündelikliğin konformizmine gömülmüş insanları rahatsız etmek için çıkmıştır.

Evet, insan çamurdan yaratılmıştır ve bu dünyaya aittir ama Allah ona ruhundan üfleyerek yüceltmiş ve onu çamurdan çıkararak bu olgu üzerinde düşünmesini sağlayacak bir yetiyle donatmış ve hatta yeryüzüne halife kılmıştır. Bu noktada yöneldiği o varoluşçu hümanizmde Sartre’ın önemli bir etkisi olsa da, tasavvufun daha doğrusu onun kendisine özgü o mistisizminin de etkisi vardır. Ona göre İslam hümanizmi işte bu bilince, Marxist hümanizm ise işçinin nesneleştiği o mekanik üretime dayanır. Oysa insan daha asli bir imtihandadır ve aşmakla yükümlü olduğu dört zindanı vardır: tarih, tabiat, toplum ve benlik. İnsanı bu zindandan çıkaracak olan ise özgürleşme yetisidir.

Sömürgeciliğe karşı halkını harekete geçiren bu mücahit, kendine bırakılsa aslında münzevi bir derviştir. Ama buna hakkı olmadığını bilir. O nedenle bir yandan çöldeki bir sürgün ve mahrumların sığınağı iken, öte yandan yolunu şaşırmışların ışığı, kıblesini arayanların rehberidir. Onu bir roman okur gibi ya da sıradan bir yazar gibi okuyamazsınız. Yazdığı dönemin ruh halini dikkate almaksızın da tam olarak da anlayamazsınız. Ve belki kendi döneminde de birçok kişi anlayamamıştır onu. Bunun için önce ona muhatap ve duygudaş olmanız, çektiği ıstırapların farkına varmanız gerekmektedir. Bu ıstıraplar ise sadece toplumun içine düşürüldüğü eşekleştirilmeyle ilgili değildir, temel sorun akli yetilerini kullanmaktan uzaklaş(tırıl)ması ve düşünmesini sağlayacak olan o kavramsal ağdan yoksunluğudur. Topum kendi aklıyla düşünmeyi ve kendi iradesiyle eylemeyi öğrenemediği takdirde, firavunun zulmünden kurtulduğu halde kalbindeki o katılığı ve cehaleti koruyan İsrailoğulları gibi çöllerde sürünmekten kurtulamayacaktır. Gerçek çöl içlerindedir çünkü ve bu çölü kuraklığından kurtaramadıkları sürece, nerede olurlarsa olsunlar bu sürgünlükleri devam edecektir.

Tarihi ışıtan ve kendisini de aydınlatan birçok isimden söz eder: Muhammed, Ali, Ebu Zerr, Hüseyin, Fatıma gibi İslamî rehberlerin yanı sıra Mani, Buda, İsa, Freud, Marx, Massignon, Sartre, Fanon… Ardında bıraktığı sözler ise konuşmaktan yazmaya fırsat bulamadığı ve iyi bir edisyondan geçmediği için oldukça dağınıktır. O yüzden de nadanların diline düşmekten kurtulamaz. Bunlar, ne yapsanız da eğriyle doğruyu, ak ile karayı birbirinden ayıramazlar. Kötücüldürler, kötülüğün gönüllü araçları ya da kapıkulları. İyiliği sıradanlaştıran, tutkuları pespayeleştiren, iktidar kulluğu ile zulme karşı isyanı birbirine karıştıranlar. Her şey değişse de işte bu karşıtlık, dine karşı dinin savaşımı hiç değişmez. Kimileri sözcükleri tarihin ağırlığından kurtarıp ışıtırken,  kimisi ise tarihin çöplüğünde debelenmeyi marifet beller. Kimisi ise bir yandan Ebu Zerr’in minnetsizliğini överken, Muaviye’nin sofrasından ise vazgeçmez. Dine karşı din savaşımının diyalektiği de işte bu çatışmalar ve tercihler ekseninde oluşur.

Ondaki cevherin farkında olan bir bilge, Cemil Meriç içinse o, Şeriati’nin Buda’yı tanımladığı gibi, göller bölgesinde bir ada’dır. Öfkeleri üstüne çekmesinin asıl nedeni de işte budur. O da, tıpkı kendisini bir at sineği’ne benzeten Sokrates gibi, insanları rahatsız etmeye gelmiş biridir çünkü. O denli ürkütmüş ve rahatsız etmiştir ki iktidar ehlini, sonunda yurdundan da kaçmak zorunda bırakılmıştır. Ölümle sonuçlanan trajik bir kaçış. 

Kimileri işi şaklabanlığa vurup içini boşaltmaya çalışsalar da, sözleri günümüz iktidarları kadar ABD-İsrail güçlerinin İran’a karşı açtığı ve özünde İslam Devrimiyle hesaplaşmayı amaçlayan kirli bir savaşın destekçileri olan aparatçikleri de rahatsız ediyor olacak ki, yeniden gündeme gelmiş, eskiyen fitne defterleri yeniden açılmıştır. Ama nafile uğraş, yel kayadan ne koparır ki?

Şeriati’nin savaşımı, tıpkı Nietszche’nin savaşımında da olduğu gibi, silahsızdır; daha doğrusu onun silahı kelimeleridir ve o da bu haliyle güneşten sözcük yontanlar taifesindendir. Bu sözcükleri kirletme ve hatta onları bir gayya kuyusuna atarak fitne ateşini alevlendirme, türlü desiselerle Türkiye’yi ABD-İsrail saldırganlığının yanında cepheye sürme çabasında olanlar, İslamcılığın en önemli yol göstericilerinden birisi olan Ali Şeriati’yi kötülemenin, onun her şeye rağmen hâlâ süregiden etkisini yok etmenin telaşı içindeler. Bunun için de mezhepçilikten Şeriati’nin Şiiliğine, petrolden pay kapmaktan Kürtlere ders vermeye değin İslamcılığın aştığı hezeyanları yeniden halkın zihnine sokmak için akla hayale gelmeyen hesaplar içerisinde boğuşmaktalar.   

Türkiye ve İran, komşu oldukları halde oldukça bilinçli bir biçimde yüzyıllardır savaşmayan, İslam dünyasının belli bir geleneği ve ağırlığı olan iki önemli ülkesi. Öyle ki hiçbir küresel hesap bu iki ülkeyi coğrafyalarından söküp atacak veya düşmanlaştırıp kapıştıracak bir kudreti haiz değil. Bunun da ötesinde, Türkiye halkı Araplar ve İranlılar kadar mezhepçilikle özdeşleşmemiş, daha çok İmam Maturidi-Ebu Hanife yolunu yani itidali ve akliliği benimsemiş bir toplum olarak, kendisini bu tür çıkar savaşlarına girmek ve sömürgeciliğe araçsallaşmaktansa, harlanmaya çalışılan fitne ateşini söndürmekle yükümlü hissetmekte. Bu tutum ise dinin özüne uygun olduğu gibi, aklın da bir gereğidir. 

Savaş ise trollerin masa başında sürdürdükleri çıkar kavgalarına benzemeyen, kazananı bile kaybettiren, hele ki günümüz şartlarında insanlık onuruna oldukça aykırı, insani değerleri yıkıma götüren bir felakettir. Aklı başında ve vicdan sahibi hiçbir insan, hangi amaçla olursa olsun böylesi bir hevesin arkasına düşemez ve insanları buna teşvik edemez. Hele ki ABD-İsrail saldırganlığına maruz kalmış bir halka karşı açılan savaşa katılmak bir tür leş kargalığıdır ki bu, birazcık aklı ve imanı olanlara asla yaraşmaz. Nitekim daha bir ayını yeni dolduran savaşın yıkıcılığı gözlerimizin önünde. Ama ders almak için sadece akıl da yetmiyor. Akıl erbabının vicdana da sahip olması gerekiyor.

Sözümüzü Şeriati’nin duasıyla bitirelim: Allah’ım! Bana yenilgide çabalama, umutsuzlukta sabretme, silahsız savaşma, yoldaşsız yürüme, ödülsüz çalışma, dünyasız din, isimsiz yücelik, ekmeksiz hizmet, riyasız iman, gösterişsiz güzellik, nezaketini yitirmeyen cesaret, hevessiz aşk ve kalabalığın arasında yalnızlık nasip eyle…

ALİ ŞERİATİ VE SAVAŞ
+ - 0

Tamamen Ücretsiz Olarak Bültenimize Abone Olabilirsin

Yeni haberlerden haberdar olmak için fırsatı kaçırma ve ücretsiz e-posta aboneliğini hemen başlat.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

H24 Haber ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Bizi Takip Edin
KAI ile Haber Hakkında Sohbet

KAI ile Haber Hakkında Sohbet

Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.