Bu ülkede kimse aç değil diyorlar.
Restoranlar dolu, tabaklar büyük, menüler kalabalık.
Ama ben başka bir açlık görüyorum: vicdan açlığı.
Masada oturuyoruz ama sofrada değiliz.
Yiyoruz ama tat almıyoruz.
Konuşuyoruz ama dinlemiyoruz.
Paylaşıyoruz ama paylaşmıyoruz.
Bir lokmayı büyüten şey porsiyon değil, niyettir.
Bir yemeği unutulmaz yapan baharat değil, emeğin hakkının verilmesidir.
Bugün her yerde “şef” var ama usta yok.
Herkes tabak süslüyor ama kimse aynaya bakmıyor.
Yabancı isimler menüyü doldurmuş,
kendi memleketinin yemeğini söylemeye utanan bir sektör doğmuş.
Bakın açık söylüyorum:
Kendi yemeğini küçümseyen, kendini de küçümser.
Annesinin tenceresini tanımayan, dünyaya mutfak dersi veremez.
Ve bir şey daha…
Fiyatlar konuşuluyor, gramajlar tartışılıyor, servis bedelleri kavga sebebi.
Ama kimse şunu sormuyor:
Bu paranın içinde adalet var mı?
Bir tabak pahalı olabilir,
ama haksız olmamalı.
Bir mekân dolu olabilir,
ama samimiyetsiz olmamalı.
Ben şatafatlı tabaklardan değil,
dürüst tabaklardan yanayım.
Ben alkıştan değil,
saygıdan beslenen mutfaktan yanayım.
Bu yazıyı okuyan bazıları kızacak.
Bazıları “üstüne alındım” diyecek.
İyi.
Çünkü alınması gerekenler alınıyorsa, yazı yerini bulmuştur.
Bizim mutfağımızın sorunu tarif değil,
karakter.
Ve karakter,
ne sosla gizlenir
ne de menüde saklanır.



