Yarı metruk bir Rum köyü olan Şahinkaya’ya doğru yola çıktığımızda güneş en tepe noktaya varmak üzere olan ve tepeden batışa geçişin hemen sonrasında öğle namazı vaktini tesbihleyen gündüz yolculuğunu yarılamak üzereydi. Haziran güneşi henüz yüksek enerjili morötesi ışınların doyumuna ulaşmamıştır bu günlerde. Bir de buna adanın her tarafından denizden gelen esintileri eklenince yazın bunaltıcı sıcaklığının yorucu ve yıpratıcı etkilerini buralarda hissetmesiniz.
21 Haziran Yengeç dönencesine doksan derece dik açıyla düşen ışınlar, güneşin 21 Haziran sonrası Güney yarım küreye yönelerek Türkiye’nin de bulunduğu coğrafyalardan geçerek ekvatora doğru yolculuğu 21 Eylüle kadar sürer. 21 Hazirandan 21 Eylüle kadar devam eden bu yolculuk Türkiye’nin en fazla ve dike yakın en yüksek enerjili ışınları aldıkları tarihleri kapsar. Dolaysıyla Temmuz ortalarından Ağustos ortalarına doğru radyasyon oranı yüksek zararlı ışın konsantrasyonu maksimum değerlere ulaşır.
Kitabı Kerim, özellikle Güneşin ve Ayın nanometrik ölçüler düzeninde akıp gitmesini üzerinde düşünülmesi gereken en vurgulu kevni ayetler olarak birçok yerde zikreder. Güneşin ve ayın çeşitli kültürlerde ilah edinilmesini insanoğlunun akli vicdani sapmışlığını gösterdiğini ve bununla yüzleşmesi gerektiğini Hz. İbrahim kıssasındaki sorgulamalar üzerinden insan ruhuna ve beynine taşır.
Yine Güneşin bir ışık kaynağı, ışık üreten kaynak anlamında tanımlayan Ziya-Kandil isimleri ile, Ayın ise ışığı yansıtan bir gök cismi olarak Nur diye adlandırılması, vahyin indiği zaman ve toplumlar için bilimsel bilginin ulaşamadığı bir tarihsel gerçeklik üzerinden vurgulanması, Kuran’ın zaman ve mekân ötesi bir vahiy mucizesi olduğunu gösteren en güçlü evrensel işleyiş kesiti olarak karşımıza çıkar.
Şahinkaya, Uğurlu’dan ayrılıp Gökçeada’ya doğru yöneldikten birkaç kilometre sonra asfalt yolun iki tarafına kurulmuş eski bir Rum köyü. Köyün içine doğru asfalt yoldan sağa ayrılan yer yer kaybolmaya yüz tutmuş taş döşeme çoğunluğu ise stabilize sertleşmiş toprak olan köy içi yoluna girdiğimizde bir çok terkedilmiş, yıkılmaya yüz tutmuş taşlardan yapılmış Rum evlerini görme imkanı bulduk. Köyün dar sokaklarında dolaşarak, yer yer durup daha yakından inceleyerek tanımaya çalıştık.
Nice insana dair hikâyelerin katman katman biriktiği derin hüzünlü bir sessizlik kuşatmıştı her bir tarafı. Tüm terk edilmişliklerin saklı acılarına şahitlik etmiş asırlık ağaçlar, yıkılmamak için direnen tavanları çökmüş taş duvarlarına karşı doğaya hala aynı frekanslarla seslerini ulaştırmaya çalışan çırçır böceklerinin sesleri bölüyordu köye sinmiş gamlı sessizlikleri. Mekânların gözyaşları yoktur ama iliklerine kadar hissettiriyor insana tüm çaresizliklerin kaçınılmaz kıldığı, icbar edilmiş göçlerin, dramatik terk edilmişliklerin ardında bıraktığı her karış toprağında gözyaşlarının saklı izlerini.
Birbirine yakın büyüklüklerde, genelde iki katlı, aynı cins açık kahve tonları ile kırmızı tuğla renklerinin iç içe geçmiş alacalı tonları arasında otantik taşlardan örülmüş evlerin bazıları modern yeni yapı teknolojileri ile ama kendi otantik mimarisine sadık kalınmaya çalışılarak yeniden inşa edilmişti. Restore edilmiş evlerin etrafındaki temizlik ve köye uygun peyzaj dokunuşları, rengârenk çiçekler, evde kullanılabilecek nane, maydanoz gibi yeşillikler, doğal çardak haline gelebilen üzüm asmaları, fesleğen gibi keskin hoş rayihası, olan saksı bitkileri hali hazırda buralarda yaşayan ailelerin olduğunu gösteriyordu. Günün bu sıcak saatinde kapı önlerinde sohbet eden yaşlı bir iki kişiyle karşılattık ve araçtan inmeden selamlaştık. Bizi çok doğal nerdeyse hiçbir tepki vermeden karşıladılar. Bu durum birçok tatilcinin köyü görmeye sıklıkla geldiğini gösterdiğine delalet ediyordu.
Köyün yola yakın kısmında metruk olduğu belli olan küçük bir kilise kalıntısı vardı. Ayrıca burada yaşayan ailelerin dayanışma ve eğitim ve iletişimlerini güçlendirmek için kurulmuş olduğunu sandığım köy derneği gibi yarı resmi bakımlı, tek katlı çatılı bir yapı köy evlerinden biraz daha bağımsız ayrı bir yere yapılmıştı. Kültür tarihçiliği düzeyinde olmasa bile köyün tarihçesi hakkında genel olarak bilgi almak için bina bahçesinden dış kapıya yöneldiğimizde kapalı olduğunu gördük. Pencerelerden içeri hafif yokladığımızda kapalı olduğundan emin olduk.
Deneyimli dostlardan biri Yunanistan, Avrupa Birliği fonlarından destek alarak bu ve diğer adalarda yaşamış olan Rum ailelerinin yaşayan fertlerine ulaşarak köylerine geri dönüş yapması için çok önemli maddi katkılar ve teşvikler verdiğini ifade etti. Bu nedenle yavaşta olsa geri dönüşlerin başladığını ve gördüğümüz restore edilmiş evlerin bu teşvikler sonrası dönen aileler tarafından tekrar yaşanılan alanlara dönüştüğünü belirtti. Buna rağmen hala ağırlıklı olarak çoğu metruk olan evlerin üstünde satılık ilanları vardı. Yani tapu sahibi Rum aileler buradaki mülklerini satmak istiyorlardı.
Rumlar ve Türkler iki kadim medeniyetin tarihin akış nehirlerinde çok sık karşılaşmalar yaşadığı kavimler. Maalesef Osmanlı imparatorluğunun çöküş süreci ve birinci dünya savaşı sonrası yaklaşık son iki asırlık dönemde çatışma ve düşmanlıkların derinleştirdiği bir nefret iklimini birçok yaşanmış dramatik olayla kanayan bir hafıza günümüze kadar taşınmış. Yunanistan’ın 1829’da bağımsızlığını ilan ederek Osmanlı’dan ayrılması sonrasında Balkan savaşlarında Balkan Birliğinin kurucu ülkelerinden biri olarak Osmanlıya karşı savaşması ilk önemli bir kırılma olarak tarihe geçti. Birinci dünya savaşı yenilgisi sonrası Cumhuriyet Türkiye’sinin kuruluş sürecinde birinci dünya savaşının galip küresel devletleri olan İngiltere, Fransa destek ve kışkırtmasında 11 Ekim 1922 Mudanya Ateşkes anlaşmasına kadar yaşanan Türk-Yunan savaşları bu tarihsel çatışmayı derinleştirdi. Yunanlara/Rumlara karşı verilen ve yeni Türkiye’nin tarihide kurtuluş savaşı olarak tanımlanan süreç gerçekte TBMM ile ilan edilen kurucu iradeyi Lozan’a mecbur ve mahkûm etmeye ikna savaşıları olarak tanımlanabilir. Ardında ise onarılması çok zor iki kadim halkın düşmanlığını küresel sömürü düzenin istediği zaman kullanabildiği siyasi bir kartı olarak bıraktı.
Bu toplumsal nefret polarizasyonu adalar ve azınlıklar meselesi, 1956 Selanik provokasyonu ile Rum azınlıklara yönelik İstanbul’da yaşanan yağma olayları, Yunanistan’da Müslüman Türk azınlıklara yönelik baskı ve kısıtlamalar, Kıbrıs’ta 1960’larda başlayan İngiliz siyasetinin bir fitne stratejisi olarak ürettiği ENOSİS ile Kıbrıs Türklerine yönelik şiddet, baskı ve sivil katliamların artarak 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ile yaşanan savaşın günümüze kadar devam eden rekabet ve çatışmanın halkalar üzerinde oluşturduğu travmatik güvensizlikler sağlıklı komşuluk ve bir arada yaşama kültürünün oluşması önünde birikmiş tarihsel ağır bagajlar olduğunu gösteriyor.
Etnik ve dini farklılıkların çatışmalar iklimi ülkelerin iç ve dış politikalarında da kullanmaktan çekinmedikleri siyasal dinamikler olmaktan kendini kurtaramıyor. Bu koşullar altında tersine göçlerin, kendi atalarının yaşadıkları yurtlarına dönüşleri ile ilgili teşvik ve çabaların Türk ve Rum halkaları arasında rağbet görmesi çok zor görünüyor.
İslam felsefesi, vahiy ikliminde temel evrensel değerleri fıtrat kavramsallığı üzerinden derinleştirilir. İnsana dair varoluş kimliğinin temel belirleyici ilkeleri kesbi (kazanılmış, iradi tercihlerle elde edilmiş olan), Vehbi (kazanımla elde edilmeyen, yaratılışla gelmiş olan) üzerinden tasnif edilir. Yaratılışta insan yavrusunu her bir ferdi âdemoğludur. Kendi ırkını, etnisitesini, kavmini, doğduğu yeri, doğacağı anne babayı, konuştuğu anadilini seçme özgürlüğünde değildir. Bunlar Vehbi olarak doğuşla gelen verili özellikleridir. Dolaysıyla bir üstünlük, gelişmişlik veya bir seçkinlik ölçüsü olarak alınamaz.
Kesbi olan ise takva ve yaratılış fıtratını bozmama üzerinden iyilik-kötülük polarizasyonunda, Hak-Batıl, Hidayet-Delalet ikilemlerine yönelişleri bireyin akıl edecek yetişkinliğe ulaşması sonrası özgür iradesi ile yaptığı tercihler üzerinden şekillenir. Bu tercihlerin ölçü ve rehberliği risalet yoluyla bildirilen vahiy öğretileri üzerinden zaman ve mekân üstü evrensel ilke ve değerlerle belirlenmiştir. Kişi kendi varoluşuna dair farkındalığa bilgi ve hissiyata ulaşabilmesi için vahiy ile şekillenen, Risalet ile inzal edilen tevhit merkezli bu değerlere davet edilir. Vahiy iklimindeki bu ontolojik çerçeve her türlü farklılıkların bir arada yaşayabilme potansiyelini tüm insanlık adına taşır.
Köyün Gökçeada tarafında bittiği bölgede çeşitli hastalıklara şifa olmasıyla ün salmış buraya özgü kırmızı, beyaz ve siyah dut ağaçlarının ve badem ağaçlarının bulunduğu bölgeye en yakın gölge bir alana aracı park ettik. Deneyimli dostların rehberliğinde dut ve badem ziyafeti için tavsiyelerini aldık. Daha ilk anda acemiliğimizin kurbanı olacağımız açığa çıkmıştı. Deneyimli dostlar dutların kan kırmızısını artmayan sularının her tarafımızı kaçınılmaz olarak lekeler içerisinde bırakacaklarını bildikleri için tabiri caiz ise dut yeme üniformaları ile beraber gelmişlerdi. Gözden çıkardıkları eski tişörtlerini ve eşofman altlarını değiştirdiklerinde bunu anladık.
Bedeli ne olursa olsun, tüm dut lekelerinin oluşturacağı kirliliklere(!) rağmen hiçbir kuvvet bizi dut ve çiğ badem yemekten alıkoyamazdı. Birkaç dost önce dut ziyafeti sonra badem yemeyi tercih ettiler. Ben ve diğer bir dost ise tersine önce badem yiyip sonra dut ile final yapmayı tercih ettik.
Yan yana bulunan iki büyük badem ağacına yöneldik. Badem ağaçları yola çok yakın olmasına rağmen arazideki aşırı kayalıklar ve dikenli ayrıksı yoğun otlar, ağaç altlarına ulaşmak için adım atmayı oldukça zor ve meşakkatli bir hale getiriyordu. Yer yer biçimsiz ve keskin eğimli kayalara dikkatli basmak gerekiyordu. Ayrıca dikenli ayrıksı otlar ve kayalıkların iç içe bulunduğu yerler özellikle yılanlar için tercih edilen mümbitlikte olduğundan etrafta ayrıca tedbirli hareket etmek gerekiyordu.
Bademin ilkbaharın ortalarında iç kabuğu daha sertleşmemiş, taze haline çağla deniliyor. Yani badem daha olgunlaşmadan, kabuk bağlamadan çağla olarak ta tüketiliyordu. Çok kısa süren mevsiminde çağla oldukça rağbet gören ancak ender bulunan, pazarlara pek düşmeyen bir ilkbahar yemişiydi. Ancak Haziran ayının sonlarına gelinen bu günlerde artık bademlerin dış kabukları iyice kurumaya yüz tutmuş ve iç kabukları tıpkı cevizler gibi iyice sertleşmişti.
Çocukluk yıllarımda da baba tarafı dedemin ve kardeşlerinin yarı hissesine sahip oldukları Fırat havzasında Kürtçe ve Zazaca adıyla Alankoz-u Hacbey adıyla bilinen bir köyümüz vardı. Ayrıca akrabaların yaşadığı yine Fırat ırmağının kıyılarına çok daha yakın köylere okul tatil dönemlerinde misafirliklere sık sık giderdik. Çocukluk yıllarımdan kalma ağaçlardan mevsimine göre meyveler koparmak, bostandan sebzeler toplamak ve çok daha zor olan bağbozumu ve buğday, mercimek hasadı yapmak gibi eşsiz deneyimleri çocukluğumdan bana miras kalan en zengin ve eşsiz hatırları olarak, bu tür zamanlarda nostaljilerimin saklı hazineleri ile beni buluşturuyordu.
Deneyimli dostumun tavsiyesine uyarak önce kabuklu bademleri elle toplamaya başladık. Yükseklerde olanları silkeleyerek yere düşmesini sağladık. Yere düşenleri de topladık ve ağaç gölgelerinin düştüğü oturacak uygun bir yeri kaba temizliğini yaptık. Oturacak düz bir kaya parçası ve bademleri kıracağımız uygun bir taş parçası temin ettik.
Sıra bademleri kırma tekniğine gelmişti. Yassı bir şekilde tutup kırmak için taşı sertçe vurursanız oldukça taze ve çiğ badem içi ezilir ve ezilen parçalara karışan sert kabuk kırıntıları ezilerek kırılan taze badem içine karışır. Bu durumda çiğ badem içini yemek tam bir eziyet halini alır. Dişlerinizin her an zarar görme ve kırılma riskini arttırmış olursunuz.
Bademi ince bir ustalıkla bir midye gibi kapanan kapaklarının ince tarafı üstüne hafif bir iki taş darbesiyle vurduğunuzda taze çiğ badem içini hiç ezilmeden, parçalanmadan bütün olarak çıkarabilirsiniz. Ya da deneyimli ellerle yassı kabuğun dalından koparılan kalın ucuna değil tam zıddında bulunan ince ucuna ölçülü darbeler indirerek te bir bütün olarak taze badem içini çıkarabilirdiniz.
İnsan gözünün estetik en iyi geometrisini tanımlamak için kullanılan “Badem gözlü” benzetmesi bademin eşsiz şekliyle tam olarak örtüşüyor. Büyüklükleri farklı olsalar bile ortalama aynı orantılara sahip taze çiğ badem meyveleri şairlerin bir güzelin güzlerini tanımlamada kullandığı en yağın benzetmeler yapmasını hak eden bir estetikler. Edebiyatta ve şiirde hem erkek hem de kadın güzellikleri için gözlerin bademe benzetilmesi sıkça kullanılan vurgulu benzetmelerdendir. Divan şirinde “Çeşm-i Badem /badem gözlü” diyerek sevgilinin gözlerini tarif ederken, modern dönem şairlerinden biri de; Çiçek bal rengi badem gözlerin,/ kıvılcımlar çakar, öfkeli, asi,/ Fayda etmez mangal yürek mertliğin,/ Yakar, kavurur./ diyerek duygularını dile getirir.
Birkaç bademi vuruş tekniklerine dikkat etmeden acemice vurunca kayan bademlerde taş darbesinin parmaklarıma gelmesini önleyemedim. Bademin gövdesine yönelttiğim orantısız, sert taş darbeleri ile güzelim badem içlerinden bir kaçını ezdikten sonra ellerim ve kollarımın çocukluk yıllarındaki badem kırma hafızası güncellendi sanki. Sonraki bademleri artık usta elleri aratmayacak şekilde kırmayı başarabildim ve bu günün en mutlu anlarını yaşamama yetti arttı bile. Ustalıkla kırdığım bademlerden dostuma, ellerimi hiç dokundurmadan doğanın kırılan bademin içinde kaldığı yarı ucundan tutarak tamamen natürel ve oldukça estetik bir sunumla ikram ederek adeta hava attım ve takdir etmesini bekledim. Dudakları ile hııım sesi çıkararak ve başını sallayarak takdir onayı vermesi sonrası o da kırdığı bademlerden bana ikram etmeyi ihmal etmedi.
Yaklaşık bir saat sonra badem etkinliğimiz küçük sohbet anekdotları ile devam ederken dut ziyafetinde olan dostlardan biri bulunduğumuz badem ağaçlarına gelerek selam verdi ve nasıl gidiyor hasbıhalinden sonra badem toplamaya başladı. Biz bu arada kalktık ve hangi dut ağaçlarına gitmemiz konusunda gelen dostumuzdan öneri ve tarifler aldık. Diğer dostların nerelerde olduğuna dair karşılıklı bilgilendirmelerde bulunduk.
Tarif ve tavsiye edilen dut ağacının bulunduğu bölge yaklaşık yüz metre kadar köyü ikiye bölen ana asfalt yola doğru hafif eğimli inişi olan toprak bir yoldan ulaşılıyordu. Toprak yola paralel aralarında birkaç on metre mesafe bulunan üç dut ağacından ilki beyaz dut diğer ikisi ise kırmızı ve kara dut ağaçlarıydı.
Dut ağaçları da tıpkı badem ağaçları gibi Anadolu’nun birçok faklı yerinde ve iklimde olabiliyordu. Birbirinden farklı coğrafyalardaki köylerde sıklıkla dut ve badem ağaçlarına rastlanabilirdi. Dut ağacının en önemli özelliği ipek böceklerinin dut yapraklarına tutkulu olan bağlılıklarıdır. Dolaysıyla ipek üretiminde dut ağaçlarının önemli bir yeri vardır. İpek böceği yetiştiriciliği ve ipek üretiminin, endüstriyel tarımın imkânları ile son dönemde artan bir önemle çeşitli teşvik projeleri ile yaygınlaştırılmaya çalışıldığını medyada çıkan haberlerle daha sık karşılaşılmasından anlıyoruz.
Ayrıca Gökçeada’ya özgü farklı aroması ile kırmızı ve siyah dutların sağlık açısından birçok faydası olduğu gibi kimi hastalıkların tedavisinde de önemli pozitif etkileri olduğunu buraya daha önce gelen deneyimli dostlarımız kimi öyküler üzerinden uzun uzun anlattılar. Özellikle yaşlılık dönemi kronik rahatsızlıkları olan diyabet ve kolesterol ile mücadelede önemli faydaları olduğu, antioksidan ve vitamin deposu olma özelliklerine vurgular yapıldı.
Dutları ağacından taze yemenin en iyi zamanlarında buradaydık. Kendini bizlerden daha genç ve sportif gören dostlarımızdan biri ağaca tırmanarak dut ziyafetine başladı. Ben yerden ellerimin ulaşabildiği dutları koparmaya çalışırken diğer yandan ağaçtaki dostumuz en olgun dutlardan avuç dolusu şekilde bana ulaştırmak için sesleniyordu. Kısa süre sonra karnını yeni taze kanla doyurmuş vampirlere(!) dönmüştük bile. Üstümüz başımız, ellerimiz kollarımız ve dudaklarımız ve yanaklarımız, kısaca her tarafımız siyah ve kırmız dutların kırmızıdan bordoya uzanana kızıl tonlarla boyanmıştı. Yoğun şıralarıyla her yanımız yapış yapış olmuştu.
Deneyimli dostlarımız ise ustalıklarının verdiği tecrübeyle daha az dut şerbetleri ile kirlenmişlerdi(!). Deneyimli dostlar bir ara her tarafı dutlardan fışkıran akan dut şıralarıyla kızıla boyanmış hallerimize bakarak hem gülüyorlar hem de acemiliklerimizle dalga geçiyorlardı. Ama hiçbir şey umurumuzda değildi. Şairin dediği gibi: bende hiç tükenmez bir hayat vardı/ Kırlara yayılan ilkbahar gibi Kalbim hiç durmadan hızla çarpardı/. İçimizdeki yaramaz çocuğu biraz şımartmış olabiliriz. Ancak bu da hoş görülebilirdi eskimiş dostlukların küçük kaçamak buluşmalarında. Belki de göğsümüzün içinde can çekişen ölmek üzere olan çocuğa yeniden bir yaşam enerjisi, yanan bir ateş, geleceğe dair gürleşen umudu ve coşkuyu vermiştik, nefislerimizi azdırmadan, hamd, şükür, tesbih ve tenzihimizi unutmadan.
Devam etmek umudu ile..




