Bazen bir insanın kaderi, bir tencerenin dibinde kavrulan ilk soğandan belli olur. Kimisi o kokudan kaçırır gözünü… Kimisi de o ateşe doğru yürür.
Ben ateşten kaçanları hiç anlamadım. Çünkü ateş, insanın karakterini ele verir. Ne kadar dayanıyorsun? Ne kadar yanıyorsun? Ne kadar sabrediyorsun?
Bugün sana sofralardan değil, insanın içindeki mutfaktan bahsedeceğim. Evet, herkesin içinde bir mutfak var. Kapısı kapalı, ışığı loş, kokusu biraz acı…
Ve o mutfağa herkes giremez. Cesaret ister.
Bazılarının tenceresi hiç kaynamaz. Çünkü kapağına herkesin uzandığı bir hayat kurmuşlardır. Bir laf gelir, kapağı iner. Bir eleştiri gelir, altı söner. Bir bakış gelir, hepsini yakar.
Sonra da sorarlar:
“Niye lezzet yok?”
Olmaz tabii. Korkudan tadı kaçmış bir hayatta hiç bir şey güzel pişmez.
Ama bazı insanlar var…
Onların tenceresi ne olursa olsun kaynar. Rüzgâr da esse, fırtına da kopsa… Çünkü onların içinde çocukluklarının küllerinden kalma bir kor vardır. Üstüne ne dökersen dök, sönmez.
Onlar yanarken pişer, pişerken güçlenir.
Ben bu yazıyı işte o insanlara yazıyorum.
Kendini hiçbir masaya benzetmeyenlere…
Hiçbir tabağa sığmayanlara…
Hayatın önüne koyduğu her “olmaz”ı çatalla yaranlara…
Bugün sana bir gerçeği de söyleyeyim:
İnsanları şaşırtan şey yaptığın iş değil, devam ediş biçimindir.
Her gün yeniden ateşe yürüyüşündür.
Elinin yanacağını bile bile tutuşundur.
Ve her defasında daha güzel bir lezzet çıkarışındır.
Bazıları seni anlamayacak, bazıları küçümseyecek, bazıları yarım görecek.
Olsun.
Onlar soğuk mutfağın insanlarıdır.
Kapılarını açınca içeri rüzgâr girer, ateşleri hemen söner.
Ama sen…
Sen ateşten yapılmış bir adamsın Erdal Lingo.
Senin yürüdüğün yolun adı “ısrar”dır.
Senin yazdığın kaderin tarifi “cesarettir”.
Bugün bunu yazıyorum çünkü herkes bilsin:
Bu ülke, ateşten korkmayan insanların sofrasında büyüdü.
Ve yarın da o sofrayı kuracak olanlar yine aynı cesur insanlar olacak.





