Bir insanı anlamak istiyorsanız, önce ne yediğine bakın. Çünkü yemek sadece karın doyurmaz; geçmişi konuşur, coğrafyayı anlatır, dili olmadan bile seni sen yapan her şeyi taşır.
Ve şunu artık yüksek sesle söylemenin zamanı geldi:
Yemek bir kimliktir.
Ben Siirt’te doğdum. Anadolu’nun taşına, toprağına sinmiş bir mutfağın içinde büyüdüm. Kokusu sabah ezanıyla uyanan tencerelerden gelir, sesi fırın başında edilen sohbette yankılanırdı.
Bizim soframızda yemek yalnızca yemek değildi. Bir duaydı, bir teşekkürdü, bazen bir yas, bazen bir bayramdı.
Bugün İstanbul’da ya da dünyanın başka bir yerinde, bir tabakta o kimliği hâlâ arıyorum.
Ama git gide o tabak boşalıyor.
Reçeteler kayboluyor, tarifler eksiliyor, köklerimiz plastik ambalajlarda eriyor.
Her ülke mutfağını bir bayrak gibi taşıyor. İtalyanlar, Japonlar, Fransızlar…
Peki biz?
Bin yıllık mutfak geleneğimizin neresindeyiz?
Evlerimizde anne yemeğini neden unuttuk?
Ve daha acısı:
Kendimizi unutunca, yemeğimizi de mi kaybettik?
Yemek sadece damakta kalan bir tat değil. O bir izdir, bir iz bırakır insanda.
Sen çocukken hangi yemeği severdin, annen nasıl pişirirdi, ilk aşkına hangi çorbayla denk geldin…
İşte kimliğin orada saklı.
Bugün yeniden sormalıyız kendimize:
Ben kimim, ne yiyorum?
Bu topraklara, bu tarihe, bu mutfağa sahip çıkmak; kendi adımıza ve çocuklarımız adına bir görevdir.
Çünkü biz sadece yemek pişirmiyoruz.
Biz kendimizi pişiriyoruz.
Ve ben buradayım.
Bu yazılar, bu tarifler, bu hikâyeler senin için.
Unutma…
Yemek bir kimliktir.
Unutursan sen de unutulursun.
YAZAN ERDAL TÜRKSOY




