Bundan 1454 sene önce Rebiülevvel ayının 12. Gecesi
(pazarı pazartesiye bağlayan gece) tan yeri ağarmaya
başlarken Cenab-ı Hakkın:
“Ey Peygamber, biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeci
ve bir korkutucu ve Allah’a O’nun emri (ve tesiri) ile bir
davetçi ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik.”
buyurduğu Sevgili Peygamberimiz bu dünyayı
şereflendirdiler.
Hoş geldin ya Resulallah!…
Hoş geldin ya Habiballah!…
Hoş geldin ya Hayru’l Alemin!…
Hoş geldin ya Rahmeten Li’l Alemin!…
Hoş geldin ya Hatemü’l-Enbiya!….
Hoş geldin ya Seyyide’l Evveline ve’l Ahirin!…

Peygamberimizin dünyaya teşrifleri diğer
peygamberlerinki gibi olmamış dünya çapında bazı
harikulade durumlar meydana gelmiştir:
Asırlardan beri yanmakta olan Mecusilerin tapınağındaki
ateş sönmüş…
1-Sava Gölünün suyu çekilmiş…
2-Kisra’nın sarayında 14 sütun yıkılmış….
3-Kabede bulunan 360 put yüz üstü yere düşmüş…
4-Herkeste bir şaşkınlık ve her tarafta bir başkalık
görülmüştür.
Şu bir gerçektir ki; Yıkılan Kisraların sarayı değil, Sava
Gölü değil, bütün İran’ın saltanat ve ihtişamı, Bizans’ın
satveti ve Çin’in azameti idi.
Sönen ateş Mecusilerin ateşlerinde parlayan alevler
değil, bütün dünyadaki küfür ve ilhad ateşi idi.
Ve kuruyan şey, putperestliğin tahakkümü, Zerdüştlüğün
kuvveti ve Teslis inancının (Hristiyanlığın) üstünlüğü idi.
Peygamberimizin doğduğu yıllarda dünya ve öncesinde
en huzursuz çağlarını yaşıyordu. Hiçbir yerde huzur ve
sükun kalmamıştı. Asyai Avrupa, Afrika, Arabistan; taht
ve saltanat kavgalarıyla çalkalanıyordu.
Her yerde kanlı çatışmalar vardı.
İnsanlık bunalmıştı. O yüzyıllarda insanlar; din, ahlak ve
sosyal yaşayış bakımından perişan bir
haldeydi.İnsanlardan bir kısmı ateşe, güneşe ve
yıldızlara tapıyor, bir kısmı da ağaçtan, taştan ve
helvadan yaptığı putlara “İlah” diye yalvarıyordu.İlahi
dinlerin asılları bozulmuş, Hristiyanlık ise arzu edileni
yerine getirememişti.
Sosyal yaşayış bakımından insanlar; asiller, köylüler ve
köleler dye sınıflara ayrılmıştı. Kadına eşya gözüyle
bakılıyor, adeta elden ele satılıyor, bazı yerlerde de kız
çocuklara diri diri kumlara gömülüp öldürülüyordu.
Her yerde kuvvetliler zayıfları eziyor, hak ve hukuka asla
riayet edilmiyordu. Dünyada mal, can ve namus emniyeti
kalmamıştı. Bu vahşet, dalalet ve cehalet çağı daha ne
kadar devam edecekti? Bu muzdarip insanlara yol ve
yön gösterecek eşsiz bir kurtarıcı, doğru yol gösterici,
müjdeleyici bir rehber, bir önder gerekiyordu.

İnsanlar, kendilerini kurtaracak yeni bir önderini
bekliyordu.
İşte beklenen zaman geldi. İlahi irade tecelli etti. Ve
bundan 1450 yıl önce miladi 571 yılında Hazreti
Muhammed(s.a.v) “ ALEMLERE RAHMET” olarak
dünyaya geldi.
O gün Hz. Amine Validemiz:
“Ben diğer kadınlar gibi hamilelik zahmeti çekmedim.
Hamilelere arız olan ağrıları ve sızıları görmedim. Fakat
bir gece rüyamda bir kimse gelerek: “Ya Amine,
muhakkak şunu iyi bil ki sen Hayrul Alemin ile hamilesin.
Çocuk dünyaya teşrif buyurduğu zaman adını
“MUHAMMED” koy, dedi.”
Vakit yaklaşınca Hz. Amine’nin gözlerindeki perde
kaldırılmış, cennet hurilerini ve Melekleri seyretmiş,
ayrıca birçok harikulade halleri de görmüştü.
O gece Abdulmuttalib Mescid-i Haram’ da Allah’a
teveccüh ve münacaat üzere iken bir ses işitmiş. Bu ses,
Peygamberimizin sünnetli ve göbek bağı kesik olarak
dünyaya teşrif buyurduğunu müjdelemiş.
Bu mübarek doğum kurtuluş bekleyenleri sevindirmiş,
düşmanları ise korkutmuş ve kahretmiştir.
Abdulmuttalib torununun doğumunu duyunca çok
sevindi ve hemen bir ziyafet verdi.
Kureyşin ileri gelenleri Abdulmuttalib’e:
“Torununa ne ad verdin?” diye sordular. O da:
“Muhammed” cevabını verdi.
Kureyşin ileri gelenleri:

- Atalarında böyle bir isim yoktur, niçin torununa bu ismi
verdin? dediler.
Abdulmuttalib: - Umarım ki onu gökte Hak, yerde ise halk pek çok
sevecektir, cevabını verdi.
Peygamberimizin en çok zikredilen isimleri şunlardır:
“AHMED, MAHMUD, MUHAMMED ve
MUSTAFA(s.a.v)’dır.
Alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimizin
babası, Kureyş kabilesinden Mekke reisi
Abdulmuttalib’in oğlu Abdullahdır.
Annesi de Abdi Menaf oğullarından Vehb’in kızı
Amine’dir.
Doğumundan altı ay evvel babası vefat etmiştir.
Altı yaşında iken de annesi vefat etmiştir.
Sekiz yaşına kadar dedesi Abdulmuttalibin, daha sonra
da şefkatli amca Ebu Talib’in yanında kalmıştır.
Mekke’ nin havası ağır ve çok sıcak olduğu için
çocuklara yaramıyordu. Çevredeki kabileler Mekke’ye
gelip yeni doğan çocukları emzirmek üzere alıp
götürüyorlardı.
Bu adet gereğince yine çevreden kadınlar gelmiş yeni
doğan çocukları almışlardı.
Peygamberimiz yetim olduğu için ona uğramamışlardı.
Sa’d kabilesinden gelen Halime adındaki süt anne
bineğinin ağır yürümesi üzerine geride kalmış ve
Mekke’ye geldiğinde diğer süt annelerin çocuklarını alıp
dönmekte olduklarını görmüş. Araştırmış, yeni doğan
bir yetim olduğunu öğrenmiş
Gelmişken boş dönmemek için varmış Hz. Amine’ den
oğlunu emzirmek üzere istemiş ve o mübarek yüzünü
açtığı zaman nur topu gibi bir çocuk olduğunu görmüş.
Halime, Kocası Haris ile bu nur yüzlü çocuğu alarak
evlerine dönmüşler.
Peygamberimizin teşrifiyle o fakirhanede bolluk ve
bereketlilik görüldü.
Evde sıkıntılı günler geride bırakılarak huzur dolu günler
geçirmeye başladılar.
Efendimizin süt annesi onu herşeyden kıskanıyor, bütün
tehlikelerden korumaya çalışıyordu.
Peygamberimiz bir gün süt kardeşi Şeyma ile koyunları
dağa götürüp çobanlık yapmışlar.
Dışarıda kaldığı sürece nereye giderlerse gitsinler
Cenab-ı Hakk’ ın izni ile bir bulut Peygamberimizi kızgın
güneşin o kavurucu sıcağından korumak için gölge
ediyordu.
Şeyma eve döndüğü zaman bu durumu annesi
Halime’ye anlatmıştı. Peygamberimizin çocukluğu diğer
çocukların durumlarından mukayese edilemeyecek
kadar farklıydı.
Halime’nin kocası Haris bu mübarek çocukta birçok
değişiklikler görünce dayanamamış:

- Halime bu getirdiğin yetimin ayağı uğurlu imiş. O
evimize ayak bastığı günden beri hayvanlarımızın sütü,
sütümüzün yağı çoğaldı, evimize bereket doldu, elimiz
genişledi.
Ben bu çocukta başka haller görüyorum, demiştir.
Peygamberimiz, süt annesi Halime’nin yanında dört
seneyi aşkın bir zaman kalmıştır.
Hz. Amine çocuğu süt annesinden aldıktan bir zaman
sonra Beni Neccardaki akrabalarını hem de kocası
Abdullah’ın mezarını ziyaret etmek maksadıyla oğlunu
da yanına alarak Medine’ye seyahat etti.
Peygamberimiz o zaman altı yaşında idi. Mekke’ye
dönüşte Ebva denilen bir köyde hizmetçileri Ümmü
Eymen ile geldikleri zaman Hz. Amine orada şiddetli
hastalanmış sanki öleceğini tahmin eder gibi biricik
oğlunu anne şefkatiyle kucağına almış, gözyaşları içinde
bağrına basmış ve şu şiiri terennüm etmiştir:
“Her yeni eskiyecek ve her şey fena bulacaktır.
Ben de öleceğim fakat gam yemem, temiz bir çocuk
doğurdum,
Dünyaya bir büyük hayır bırakıyorum.”
Hz. Amine bu şiiri okuduktan sonra ruhunu Rahman’ a
teslim etti. Hizmetçileri Ümmü Eymen çocuğu alarak
Mekke’ye geldi ve dedesi Abdulmuttalib’e teslim etti.
Dedesinin yanında bir müddet kaldı fakat dedesi
yaşlıydı. Seksen iki yaşına gelmişti. Onu mutlaka bir
oğlunun yanına bırakması gerekiyordu.
Kendisi hastalandığı zaman çocuklarını başucuna
topladı ve durum anlattı. Ebu Leheb’i tepeden tırnağa
şöyle bir süzdükten sonra ona şöyle dedi:
“- Senin servetin çok, zenginsin ama kalbinde
merhametin az. Bu çocuk ise bir yetimdir, yüreği
yaralıdır onu himaye edemezsin. Senin kaba hallerinden
incinir, üzülür. Onun için bu çocuğu sana teslim
edemem.”
Sonra oğlu Abbas’a baktı. Ona da şunları söyledi:
“- Sen bu işe layıksın fakat senin ailen kalabalık, gailen
çok, evlatların fazla.” Ebu Talib hemen ortaya atılarak:
“- Baba gerçi ben zengin değilim ama şefkatim
hepsinden üstündür elim de diğerlerine nispetle yufkadır.
Kardeşimin oğluna ben bakarım” dedi. Abdulmuttalib
torununa bakarak onun da görüşünü sordu:
- Hangi amcanı istersin? dediğinde ,
Peygamberimiz(S.A.S) Efendimiz hemen koşup amcası
Ebu Talib’in boynuna sarılmış ve onun yanında kalmak
istemiştir.
Büyüyünceye kadar amcası Ebu Talib’in himayesinde
kalmıştır. Kendisine risalet görevi verilip de bu görevini
ifaya başladığı zaman Kureyşliler Ebu Talib’ e şikayette
bulunmuşlar.
O, durumu kendisine anlattığı zaman Fahri
Alem(S.A.S)’in cevabı şu olmuştur: - Amca amca sen zanneder misin ki bu davayı
kendiliğimden ortaya attım. Ben Allah’ın Resulüyüm.
Allah’ a yemin ederim, güneşi sağ elime ayı da sol elime
koysalar (ki bu asla mümkün değildir) ben yine bu Hak
davadan vazgeçmem.
Sevgili Peygamberimiz(S.A.S) Efendimiz, hayatı
boyunca bu risalet görevini hakkıyla ifa etmiş, birçok
sıkıntılarla karşılaştığı, müşriklerin pek çok saldırılarına
maruz kaldığı halde yine de insanlara doğru yolu
göstermiş
Hak yolunu göstermiş, bütün insanları tek Allah inancına
davet etmiş, İslam nurunu yaymıştır.
O gün Arabistan’ ın her tarafına yayılan İslam nuru;
bugün o eşsiz insan, o Hatemül Enbiya’nın hürmetine
bütün kainata yayılmış ve Müslümanların sayıları
Allah’ın büyük bir lütfu olarak iki milyarı aşmıştır.
Hac mevsimi olunca dünyanın dört bir yanından Kabe-i
Muazzamayı tavaf, hac farizasını ifa ve alemlere rahmet
olarak gönderilen Sevgili Peygamberimiz (S.A.S)
Efendimizin Ravza-i Mutahharelerini ziyaret için
milyonlarca Müslüman o mukaddes beldelere
gitmektedirler.
Bunu Peygamberimiz(S.A.S) Efendimiz asırlar evvel bir
mucize olarak haber veriyor:
“Benden sonra (ümmetimden) bir takım insanlar
gelecektir ki onların her biri beni görmek için evini,
malını vermeye can atar.”
Sana sonsuz salatü selam olsun ey Allah’ın
Peygamberi!…
Sana sonsuz salat ve selam olsun ey Allah’ın Habibi!…
Sana sonsuz Salat ve selam olsun ey Kainatın
Efendisi!…
Sana sonsuz salat ve selam olsun ey şefaat sahibi!…
Sana sonsuz salat ve selam olsun ey eşsiz insan!…
Peygamberimiz Hazreti Muhammed(s.a.v)e yalnız
müslümanlar değil, sonraki zamanlarda yaşayan ve ayrı
dinden olan yazarlar, Bilim adamları bile hayran
olmuşlardır.
Alman Edebiyatının en büyük ve en ünlü yazarı Goethe,
Sevgili Peygamberimzden söz ederken şöyle söylüyor:
“Bizler Avrupa milletleri, medeni imkanlarımıza rağmen
Hz. Muhammed’in son basamağına varmış olduğu
basamağın daha ilk basamağındayız. Kuşkusuz hiç
kimse bu yarışmada onu geçemeyecektir”.
Ünlü Fransız şair ve Devlet Adamı Lamartine de
Peygamberimizin yüceliğini bir cümle ile şöyle anlatıyor:
“İnsanların büyüklüğünü ne ile ölçerlerse ölçsünler,
dünyada Hz. Muhammed’den daha büyük kimse
olmamıştır”.
Prens Bismark da Hz. Muhammed’in çağdaşı olamadığı
için üzüldüğünü şu cümlelerle ifade ediyor:
“ Sana muasır olamadığım için üzgünüm ey
Muhammed!… Senin manevi huzururnda hürmetle
eğilirim”
- Doğum Günün kutlu olsun Ey Allah’ın Resulü!…
Hoş geldin Aziz Peygamber!…
Dünya döndükçe günün hemen her saatinde
minarelerden önce Allah’ın, sonra da senin adın
duyuruluyor…
Sana binlerce salat ve selam okunuyor…
Sana ümmet olduğumuz için İFTİHAR ediyoruz!…
Dünya durduğu müddetçe senin yaktığın hidayet
meşalesi asla sönmeyecektir!…
Tebliğ ettiğin İslam, her geçen gün yeryüzüne yayılacak,
insanlar aydınlanacak ve akın akın hidayete erecek,
kalpleri senin eşsiz sevginle dolacaktır!…
Ey Allah’ın Resulü, dünya durduğu müddetçe senin
senin GÜL kokunu teneffüs edeceğiz. Çünkü;
GÜL , “ sevgiyi, muhabbeti, hoşgörüyü, dostluğu,
merhameti, iyi niyeti, tebessümü, güler yüzlülüğü, doğru
yolu, hidayeti ve aydınlığı” ifade eder.
Toraktan açan güllerle değil, milyarlarca müslümanın
gönlünde açan güllerle iftihar ediyoruz. .
Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretleri bu konuda şöyle
diyor: “ TOPRAKTAN BİTEN GÜLLER SOLAR GİDER,
FAKAT GÖNÜLDEN BİTEN GÜLLER DAİMİDİR”.
Gülde, fıtri bir tebessüm vardır. Onun için GÜL,
gönlünde Sevgiye yer veren herkes tarafından sevilir.
İslam Ülkelerinde GÜL, Alemlere Rahmet olarak
gönderilen Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizi
temsil eder.
Gerçekten Allah’ın Resulü bir GÜL’dür, hem de Güllerin
Efendisi !
Bütün insanlığa gül dağıtan bir Peygamberdir. Gül gibi
tertemiz ve munistir.
Senin sevgisiyle yanıp tutuşan mü’minler, çevrelerine
pozitif enerji yayarlar.
Karşılaştıkları dostlarını mütebessim bir çehre ile
selamlarlar.

Milyonlarca Müslüman, Senin sevginle Kabe’yi tavaf
eder. Sayıları iki milyara yaklaşan günümüz
Müslümanları, Senin sevgisine nail olabilmek için salat-ü
selam okur.
Asırlardan beri inanan insanların kalpleri Senin sevginle
çarpıyor, gözler Senin hasretiyle yaşarıyor. Fikirler,
düşünceler , Senin sevgisiyle berraklaşıyor, ruhlar
Senin sevgisiyle huzur buluyor.
70’li yılların başından beri rahle-i Tedrisinde
bulunmaktan büyük feyiz aldığım ve onur duyduğum,
yakın tarihte Rahmet-i Rahman’a kavuşan Üstadım
Seyyid M. Avni (Avnullah) ÖZMANSUR Hocam,
“ ÇAĞLARI AYDINLATAN YÜCE PEYGAMBER” başlıklı
uzunca bir şiirinin birkaç mısrasında bakınız ne diyor:
Seni ne kadar sevsek, seni ne kadar övsek;
Bir hiç kalır yanında, acaba nasıl etsek?
Acaba nasıl etsek, nasıl etsek acaba? Tüm kirlerden
arınsak, kavuşabilsek Sana!
Bir ah etsek de yansak, bir ah etsek de yansak;
Ve huzuruna varıp ayağına kapansak…
O mübarek yüzünü, yüzümüze çevirsen;
Ve baksan yüzümüze, “Razıyım sizden” desen!
İşte o zaman kalpler, itminan olur ancak;
Ya Resulallah! Bu an nasıl mümkün olacak?
Gerçekten de Çağını değil, kıyamet gününe kadar
gelmiş ve gelecek bütün çağları aydınlatan Yüce Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.av) i anlatan ve
O’nun sevgisini mısralara döken Üstadımın bu güzel
şiirden sonra diyorum ki;
“ Mürekkebinden gül kokmayan kalemden ve kalbinden
gül bitmeyen insandan hayır gelmez. “
Rabbim, bizi Sevgili Peygamberimiz (s.a.v)in nurlu
yolundan, izinden ve çığırından ayırmasın. Ve ebedi
alemde şefaatine nail eylesin (Amin)



