13 Haziran İran İslam Cumhuriyeti’nin nükleer silah görüşmelerinin Umman’da altıncısının yapılacağı günün ertesinde Siyonist İsrail’in aynı anda başkent tahran dahil bir çok farklı kente düzenlediği hava saldırıları ile yeni bir devlet terörünü tarihe not düştü. 20. Ayını geride bırakan Gazze soykırım sürecinde de İsmail Haniye’ye yönelik tahranda gerçekleştirdiği saldırı, Kasım Süleymani’ye yönelik düzenlediği suikast ve benzeri Irak, Suriye, Lübnan gibi ülkelerde gerçekleştirdiği operasyonlarla uluslararası hukuku hiçe sayan pervasızlığı, bu kez doğrudan aralarında Genelkurmay başkanının da bulunduğu 20 civarında İran üst düzey subay ve bürokrat, 10 kişiye yakın bilim insanı ve yüzlerce sivilin katledildiği sistematik hava saldırıları ile İran İslam Cumhuriyetini hedef aldı. Bu yansımaları bölgesel ve küresel ölçekte olabilecek savaş ilanıydı.
İran İslam Cumhuriyetinin İsrail’in başkenti Tel Aviv ve Hayfa olmak füzelerle verdiği haklı ve meşru karşılıkların İsrail’in demir kubbe savunma sistemini büyük oranda etkisiz kılması ve yeni teknoloji füzelerle bu etkinin arttırılması İsrail ve ABD’nin beklemediği düzeyde yıpratıcı etkiler oluşturdu. ABD ve onun baskısıyla Fransa ve Almanya gibi batı Avrupa ülkelerin İsrail’e olan açık destekleri Gazze soykırımı ile sorgulanmaya başlayan uluslararası hukuk ve BM başta olmak üzere diğer küresel kuruluşların varlığını, etki ve meşruiyeti tamamen anlamsızlaştırdı. Özellikle BM’nin beşli veto düzeni küresel istikbar ve despotizimi meşrulaştıran, gücü olana hizmet eden, tüm uluslararası sözleşme, anlaşma ve metinlerin geçerliliğini ortadan kaldıran küresel bir güvensizliği deşifre ederek belirgin hale getirdi.
ADB başkanının seçilen D. Trump, beklenenin aksine tüm dünyayı hızla 3. Dünya savaşına İsrail ile beraber sürüklüyor. Seçimleri kazanmasının en güçlü söylemi ve vaadi olan tüm savaşları bitireceğim beklentisinin aksine ABD’den binlerce kilometre uzaklıktaki ülkelere tehditler savuran, savaş gemileri ile operasyonlar düzenleyen, İsrail’in devlet terörüne koşulsuz, şartsız, ilkesiz ve hukuksuz açıkça destek veren askeri, işgalci, saldırgan hukuk, vicdan ahlak ve kural tanımayan ABD dış politikasına hızlı bir şekilde kontrolsüzce dönüş yaptı. Tüm dünya ABD merkezli bu işgalci sömürü güç hukukunun artık hiçbir sınır tanımadığını tüm çıplaklığı ile gördü, görmeye devam ediyor.
Bir distopya olarak gündeme gelen “Dünyayı Siyonist azınlık lobileri yönetiyor” tezinin ABD, Avrupa ve dünyanın yüzyıllık tarihsel sürecinde bunu destekleyen ayak izlerini bulmak mümkün. Örneğin Filistin’in bağımsız bir devlet olması gerektiğini gündeme getiren Başkan John F. Kennedy hala çözülememiş bir suikaste kurban gitti. Hem de bir kutlama gününde tüm ABD halkının gözleri önünde. Son seçim Sürecinde D. Trump’a yönelik kontrollü suikast girişimi adeta kulağına küpe olsun, Siyonizm’i karşına alırsan yaşatmayız mesajının sembolik bir operasyonu olarak tarihe geçti. Almanya’nın 2. Dünya savaşı sonrası ordusuz devlet düzeni ve Holokost üzerinden örülen psikolojik duvar ve kuşatılmışlık günümüz Almanya dış politikasının merkezini, kırmızıçizgilerini net bir şekilde belirliyor.
Dünyanın BM dâhil birçok uluslararası kuruluşu, NATO, IMF vb. askeri politik, hukuki ve finansal kurulum ve kuruluşların yönetim ve iradeleri, politika, karar ve uygulamaları, eylem ve söylemlerinin küresel Siyonist örgütlülüğün ağır vesayeti altında olduğunu bugün yaşananlar üzerinden biraz daha gözlemleyebiliyoruz. Bu farkındalığın derinleşmesi Siyonist vesayetin ömrünün dolduğunun da ilk belirtileri olarak okunabilir. Bunu için başta İslam ülkeleri, Afrika ve Latin Amerika coğrafyası, Doğu Avrupa, Rusya, Çin, Hindistan ve diğer Asya ülkelerinin ortak itiraz ve iradesinin harekete geçmesi gerekiyor. Bu koşulların İsrail’in Gazze soykırımı sonrası Suriye, Lübnan işgal ve saldırıları sonrası İran İslam Cumhuriyetini hedef alması sonrası ivme kazandığı söylenebilir.
Bu durum gelecek dünyasına yönelik en büyük tehdit olarak tanımlamak abartı olmaz. Aksine tüm dünyanın karşı karşıya olduğu bir gerçeklik olduğunu İsrail’in devlet terörü uygulamaları üzerinden, ABD’nin güç dışında hiçbir kural ve ilke tanımamasına yönelik söylem ve uygulamalarından görmek mümkün.
İsrail’in İran saldırılara yanıt veren operasyonları karşısında, sivilleri vuruyor yüzsüzlüğü, ahlaksızlığı üzerinden dış dünyaya yönelik yürüttüğü psikolojik savaş söylem ve algı mühendisliği çabasının temel amacı başta ABD olmak üzere Batı Avrupa ülkelerini İran İslam Cumhuriyetine karşı savaşa girmesini sağlayarak buradan bir bölgesel ve sonrasında 3. Dünya savaş koşullarına hızla sürüklemek.
Kuşkusuz ABD’nin İran İslam Cumhuriyetine saldırması ve İsrail’in yanında savaşa girmesi geri dönelmez bir kırılma noktası oluşturacaktır. Özellikle 1968’de imzalanan, 1970’te yürüklüğe giren 190 dan fazla ülkenin imzaladığı Nükleer silahların üretilmesi ve kullanılmasını yasaklayan sözleşmeye rağmen dünyayı birkaç kez yok edebilecek bir nükleer silah stoku oluşmuştur. Bu sözleşmeye İsrail İmza atmadığı gibi nükleer silah kapasitesinin arttırması karşısında da hiçbir uluslararası yaptırımla karşılaşmamıştır. İsrail nükeer silha sayısı bakımından dünyada ilk arasında yer aldığını da ayrıca vurgulamak gerekiyor. ABD ile birlikte düşünüldüğünde Nükleer silah tehdidini kaydı veren boyutları daha net anlaşılmış olacaktır. Savaş suçu olan nükleer silahların ABD veya İsrail tarafından bir olasılık olarak kullanılması, tüm yeryüzünü 3. Dünya savaşına sürükleyerek ilk iki savaşın çok üstünde büyük bir yıkımı beraberinde getirmesi kaçınılmaz olacaktır.
Devam etmek umuduyla..
KÜRESEL HUKUKUN ANLAMSIZLIĞI KARŞISINDA İRAN İSRAİL SAVAŞI-1




