Körler Sağırlar Festivali: Türk Gastronomisinin Kendi Kendine Kapanan Hikayesi
Erdal Türksoy
Son yıllarda Türkiye’nin dört bir yanında gastronomi festivalleri düzenleniyor. Her hafta başka bir şehirde “yöresel lezzetler şenliği”, “gastronomi buluşması”, “coğrafi işaretli ürün festivali” adı altında etkinlikler yapılıyor. Görüntü hoş, kalabalıklar var, kameralar çekimde… Ama gerçekte ne oluyor biliyor musunuz?
Körler sağırlar birbirini ağırlıyor.
Aynı insanlar, aynı işletmeler, aynı şehirler, birbirini misafir ediyor. Bugün Gaziantep Antalya’ya gidiyor, yarın İzmir Şanlıurfa’ya gidiyor. Ama sonuç? Türkiye kendi kendine konuşuyor.
Biz kendi hikayemizi kendimize anlatıyoruz. Peki dünya nerede? Yok. Çünkü bu festivallerin yüzde doksanı ülke sınırlarının dışına ses veremiyor.
Bir festivalin gerçek amacı, sadece kalabalık yaratmak değil, kültürünü dünyaya tanıtmak olmalı. Ama biz şu an kendi mutfağımızı, kendi insanımıza tekrar tekrar anlatıyoruz. Bu, bir yere kadar turizme katkı sağlar, belki birkaç yüz yabancı gelir. Ama bu, Türk gastronomisini global bir marka yapmaya yetmez. Bir mutfağı marka yapan şey, kendi kendine övgüler düzmek değil, dünyaya damgasını vurmaktır.
Sorunun Kaynağı: “Gösteri” Odaklı Festival Anlayışı
Bugün Türkiye’de yapılan birçok festival, aslında “iç turizmi” hareketlendirmekten öteye gitmiyor. Belediyeler ya da bazı kurumlar, bütçelerini harcamak için festival düzenliyor.
Ama asıl hedef eksik: dünyaya açılmak, stratejik bir gastronomi planı oluşturmak.
Festival alanlarında hep aynı yüzler, aynı stantlar, aynı sunumlar… Yabancı basın yok, uluslararası jüri yok, dünya çapında şefler yok. Sadece kendi kendimize alkışlıyoruz.
Bu durum, Türk mutfağının uluslararası algısını güçlendirmek yerine zayıflatıyor. Çünkü global bir bakış açısı olmadığında, yapılan her şey “yerel eğlence” olarak kalıyor.
Çözüm: Global Düşün, Stratejik Hareket Et
Eleştiriyi yapmak kolay. Önemli olan çözümü göstermek. İşte benim önerilerim:
1. Uluslararası Jüri ve Basın Katılımı Zorunlu Olmalı
Bir festivalin en önemli katılımcıları, yabancı gazeteciler, şefler ve gastronomi yazarlarıdır. Eğer yabancı basın yoksa, festival sadece “iç etkinlik”tir.
Her festival, en az 10 ülkeden uzmanı davet etmeli ve onların deneyimlerini dünyaya aktarması sağlanmalı.
2. Tekrarlayan Festivaller Yerine “Büyük Bir Marka”
Her şehir kendi festivalini yapacağına, Türkiye genelinde bir büyük gastronomi markası oluşturmalı.
Nasıl ki Cannes Film Festivali dünya çapında bir marka ise, bizim de Türk mutfağını dünyaya açacak tek bir ana festivalimiz olmalı.
Bu festival bir stratejiyle planlanmalı ve yıllar içinde büyütülmeli.
3. Dijital Tanıtım ve Global Pazarlama
Dünyanın en iyi mutfakları sosyal medya ve dijital içeriklerle markalaştı. Biz hâlâ festival fotoğraflarını yerel basına servis ediyoruz.
Global etki yaratmak için festivallerin içerikleri İngilizce, Fransızca, Arapça, Japonca hazırlanmalı.
Netflix, National Geographic gibi platformlarla iş birliği yapılmalı.
4. Sürdürülebilir İş Modeli
Festivaller sadece bir haftalık şenlik değil, sürdürülebilir bir gastronomi ekonomisine hizmet etmeli.
Katılan üretici, şef ya da işletme bir yıl boyunca fayda görmeli. Bunun için festival sonrası uluslararası pazar bağlantıları kurulmalı
Son Söz: Alkış Yerine Dünya Sahnesi
Biz artık birbirimizi alkışlamayı bırakıp dünyaya açılmalıyız.
Türk mutfağı, binlerce yıllık tarihiyle dünya mutfakları arasında en güçlü hikâyelerden birine sahip.
Ama bu hikâye şu anda küçük şehir meydanlarında kayboluyor.
Eğer biz kendi kendimize eğlenmeye devam edersek, Türk mutfağı global sahnede hep “potansiyel” olarak kalır.
Ama akıllı, cesur ve vizyoner adımlar atarsak, bu toprakların mutfağı bir gün dünyanın en prestijli gastronomi markalarından biri olur.
Şimdi soru şu:
Biz birbirimizi mi ağırlayacağız, yoksa dünyayı soframıza mı davet edeceğiz?



