Keşiş kulübesiyle vedalaştığımızda gün ikindi vakti esintileriyle buluşmuş, güneş ışınları sarı sıcak renklere doğru everilmeye başlamıştı. Geldiğimiz yoldan dönmemiz mümkün değildi. Keşiş kulübesinin hemen üstünden akan cılız dere yatağı boyunca yukarıya doğru yürümeye başladık. Yer yer küçük rampaları tırmanmaya daha meşakkatsiz güzergâhlar bulmaya çalışıyorduk.
Suyu iyice azalmış yer yer ince kolları kurumuş derenin, birkaç taşın daralttığı aralıktan geçip kırınıma uğrayarak küçük havuzcuklar oluşturduğu uygun bir yerden abdest alarak vakti daralan ikindi namazını kılmak için küçük bir mola verdik. Abdest sonrası namaz kılacak düzlük ve temiz bir yer herkes kendince buldu.
Cemaatle namaz kılacak uygun büyüklükte bir yer bulmak veya böyle bir düz alanı temizleyip hazırlamak, ayrıca abdest sırasında birbirimizi beklemek için zaman olmadığından her birimiz kendi bulduğumuz uygun bir yerde namaz kılmasını daha isabetli bulduk. En son abdest alıp namaz için uygun bir yer aradığımda dostlar namazlarına başlamıştı bile.
Öğrencilik yıllarımda gidilen grup gezilerinde, yolculuklarda, doğada, temiz toprak zeminde kılınan unutulmaz namazların silinmez izleri hala taptaze olarak benliğimizin en aziz hatırları arasında yerini koruyor. Yıllar içerisinde aynı saflarda kılınan namazların demlediği kardeşlik ve dostlukları, şu anda aramızda olmayan unutulmaz isimleri rahmet ve mağfiret dualarımızla tekrar andık.
İkindi namazı için Türkiye genelinde Güneşi sağ tarafınıza aldığınızda önümüz Güneye bakar. Buda yaklaşık olarak kıble tarafını gösterir. Cep telefonlarındaki kıbleyi gösteren yazılım uygulamalarıyla çok daha isabetli bir şekilde kıble bulunabiliyor.
Güneşin hareketiyle kıblenin tahmini tespitini yapmaya çalıştım. Kıble yönüne uygun secde mesabesinde bir boşlukta İstikbal-i Kıble yaptıktan sonra cep telefonumdaki uygulama ile daha hassas bir açıya göre son düzeltmeyi yaparak secdeye gideceğim yerin ellerimle kabaca temizledim. Dizlerimin yere geldiği noktalarda taş parçalarının olmadığından emin olmak için yokladım. Tüm bu hazırlıklardan sonra ikindi namazının farzı için niyetlendim.
Kulluk bilincinin varoluş eylemi olan namaz, en zor koşullarda bile eda edilmesi gerekliliğini Kitab-ı Kerimin ve Resul’ün söz ve uygulamalarında, tavsiye ve tebliğlerinde yaptığı vurgulardan anlayabiliriz. “Deki benim namazım, hayatım ve ölümüm Alemlerin Rabbi olan Allah İçindir. (Enam-162)” ayeti namazın en çarpıcı vurgularından birini içerir. Kuran’da Rab ve Allah kelimelerinin ender anıldığı bir ayette, hayat-ölüm kıskacında namazın bir varoluş bileşeni olarak ilişkilendirilmesi adeta ruhun nefes almasının vaz geçilmez tek şartının namaz ile hayatı kuşanmak olduğunu gösterir ve bunu ötelemeye, ertelemeye hiçbir şart ve koşulda izin vermez.
İmam Humeyni’nin ömrünün son zamanlarında göz kapakları ile namazlarını eda etmekten son nefesine kadar vaz geçmediğini bir hatıratta okumuştum. Benzer bir şekilde tarihte iz bırakmış Hz. Ali gibi birçok seçkin sahabe, Ömer Muhtar, Said-i Nursi ve Said-i Pirani gibi birçok güçlü Müslüman şahsiyetin en güçlü eylemi ve ibadetinin namaz olduğu görülür. “Bütün Yeryüzü Mescittir” meşhur hadisi gibi birçok tanımlama, namazın İslami kimliğin ayrılmaz ve sarsılmaz bir parçası olduğu altı çizilerek vurgulanır.
Çıplak toprakta kılınan namaz kendi doğal huşusunu beraberinde getirir. Yeryüzünün secde yaptığın her karış toprağı kulluğunun şahitliğini zaman ve mekâna not düşer. Günlük hayatın durmak bilmeyen temposunda çoğu zaman farzın ifası düzeyinde mekanikleşen namazın ruhunu, huşusunu böyle istisnai buluşma ve mekânlar vesilesi ile ancak yaşayabiliyor insan. Akıp giden ömrün içindeki günlük namaz dosyaları, haftalık cumalar, bir manevi şölene dönüşen Ramazan nafileleri ve bayram namazları Müslüman bireyi ve toplumu kesintisiz İslami kimlik, ilke, değer ve duyarlılıkları yaşam ile yoğuran en güçlü dokunuşlar olarak görülmelidir.
Namaz sonrası sürekli yukarı yönlü bir çıkışı olan geri dönüş yürüyüşü çok daha yorucu oldu. Artık gençliğin bitmez tükenmez enerjisi hiçbirimizde eskisi gibi olmadığı için geri dönüşte birkaç küçük dinlenme molası vermek zorunda kaldık. Çeşmeye ulaşıp el yüzler yıkanarak belki de son kez dağlardan eriyen kar sularının aktığı çeşmeden su içtik. Araca binip Uğurlu’ya doğru yola çıktığımızda, “Geceden gündüzü, gündüzden geceyi çıkarısın..3/27” ayeti kerimesini farkındalığını tüm hücrelerinizde hissettiğiniz bir akşam senfonisi, gündüzün, geceye nöbetini devretmeye başladığını gösteriyordu.
Akşam yemeği için tırşık (kıyma et, domates, acı-tatlı biber, sarımsak, tercihe göre patlıcan patates, kabak vb. sebzelerde katılarak yapılan bir Siverek yemeği) önerisi kabul gördü. Tırşık bir yemek olmanın ötesinde katı feodal kültürün kavramsallaştırdığı bir derinlikte güçlü anlamlar taşır. Feodalitenin getirdiği, dayanışma, geleneksel değerlerin korunması, büyük aile kültürünün yaşatılması, toplumsal birlik ve beraberliğin derinleştirmesi gibi artıları olduğu gibi derin kırılmalar yaratan olumsuzlukları da var. Toprak sahibi aşiret ağalarının sofrasından beslenen köylüler içinden güçlü, kuvvetli, göz dolduran acar gençler özellikle modernleşme ile beraber farklılaşan yaşam içinde ihtiyaç duyulan feodal otoriteyi korumak ve kollamak için yeni işlev, görev ve misyonlar üstlendi. Ülkedeki sosyokültürel, sosyoekonomik değişimle gelen yeni feodal düzen içinde ağanın, nerdeyse bir mülk gibi sahibi olduğu gözü pek yetenekli kişiler arasından, onun emir eri gibi bir dediğini iki etmeyen, gerekirse ölme giden bağlılığı test edilerek güven duyulanlar daha ayrıcalıklı bir hiyerarşiye taşındı. Eskiden kâhyalık düzeyindeki ayrıcalık daha başka iş, görev ve sorumluluklar üstlendi. Değişen, yenilenen feodal düzenin kör aklı ve niteliği değişmedi.
İşte bir yemek ismi olan “Tırşık”, köleliğin en iptida ilişki düzleminin kanıksandığı toplumsal ilişki biçimlerinin tanımlamada kavramsal olarak isimden isim türeten ek alarak “Tırşıkçı” kavramına dönüşümünü beraberinde getirdi. Tırşıkçı, bedensel güç ve cesaret, akıl, kurnazlık ve zekâyla buluştuğu oranda ağanın otoritesi üzerinden şekillenen hiyerarşide yerini alır. Bazen bir ajan, bazen eğitimli bir iş takipçisi, avukatı, siyasetçisi, sivil toplum yöneticisi, bazen kiralık bir katil olabilir. Tüm bu değişime rağmen nice korku ve nam salmış Tırşıkçının hala bir efsane gibi adı dillerde dolaşır.
Feodalite bu topraklarda adı konulmamış paralel bir devlettir. Fırat’ın dili olsa da konuşsa feodal zulüm düzeninin nice masumların kanına nasıl girdiğini. Kerbela’yı aratmayan nice hikâyeler dengbejlerin ağıtlarında dillerden dile dolaşır. Kimi aklını yitiren mecnunlara dönüşür. Kimi nice canciğerini kaybetmenin acısını bağrına gömerek yoksul ve yoksun kara gurbetlere, göçlere mahkûm edilir. Her Fırat ahalisinin ve özellikle Sivereklinin zihninde ve ruhunda “Tırşık” bir yemek olmaktan öte kültürel bir kanayan hafıza olarak yerleşir.
Köyün kasabından kıyam et ile fırından köy ekmeği alınarak konakladığımız tesise geçtik. Bu tür yemeklerde mahir dostumuz ocak başında bizlerde yardımcı aşçılar olarak hızlıca yemeği yapmaya başladık.
Akşam namazları kılındığında tırşık neredeyse pişmek üzereydi. Hızlıca balkondaki masaya sofra hazırlıkları yapıldı. Su, ekmek, çatal, kaşık derken yemek sonrası için demlikler çay için ocağa konuldu. Muhteşem dolunay ve deniz, bu gece de soframıza şükrün edasını vacip kılmayı hatırlatan ruh soframızın rızıkları olarak bizlere eşlik etmeyi sürdürdü.
Akşamın sohbet konusu gün içinde gündeme gelen Müslüman Dünya’nın ve özelde yaşadığımız ülkenin sorunlarıydı. Kırk yılı aşan İslami mücadele yolculuğumuzun geçmişten günümüze bir özeleştiri ve değerlendirmesi bu tür dost buluşmaların şaşmaz en önemli gündem başlıkları arasındaydı.
İkibinli yıllarda çeşitli sivil toplum kuruluşları üzerinden daha etkili bir birliktelik ortaya konulabiliyordu. Ancak Suriye iç savaşı, çözüm sürecinin çökmesi, 15 Temmuz gibi olayların meydana getirdiği büyük kırılmalar, sonrasında iki yılı aşan Kovit sürecinin tüm dünyada olduğu gibi oluşturduğu sosyal, ekonomik, psikolojik ve politik sarsıntılarla bugüne gelindi. Her birimizin aile ve iş dünyasındaki değişimlerin, diğer tüm çevre ve oluşumlarla yaşadıkları süreçler her birimiz için farklı etkiler oluşturmuştu.
Burada olmayan ortak dostlarımızın da aşağı yukarı benzer hikâyeleri vardı. En önemlisi artık altmışlı yaşlara merdiven dayamış, yaşlılığa doğru gidişimizin habercisi olan farklı sağlık sorunlarıyla daha çok karşılaşmaya başlamıştık. Torun torbaya karışmış, üzerimizdeki aile sorumluluklarının oluşturduğu ağırlıklar da artmıştı birçoğumuz için.
Buluştuğumuz dostlar camiamızın önde gelen şahsiyetleri arasındaydı. Yaşanan tüm bu süreçlerin şekillenmesinde, yönetilmesinde her birinin çok önemli maddi manevi katkıları vardı. Kendi camiamızda sözleri dikkate alınan birer kanaat önderi konumundaydılar. Dolayısıyla kırk yılını geride bırakan çalışmaların oluşturduğu müktesebat ve deneyimlerin bundan sonraki süreçte heba edilmeden en verimli bir şekilde değerlendirilmesi, İslami dünyaya önemli katkılar sunabilecek bir potansiyeli barındırıyordu. Her birimizin davet ve tebliğ çalışmalarında azımsanmayacak sayıda insana ulaşılmıştı.
Özellikle akademik eğitim süreçlerine yönelik ağırlıklı çalışmaların hasılası olarak birçok alanda üst düzey İslami bilinç ve duruşta insanın yetişmesine vesile olunmuştu. Bugün aktif siyasi iklimde artıları ve eksileri ile var olan sosyolojinin oluşmasında iki bin onlu yıllara kadar oldukça yoğun sürdürülen İslami davet, tebliğ ve eğitim çalışmalarının çok güçlü katkıları olmuştur.
Yaşlarımızın artık kemale erdiği, çok önemli deneyimler, tanıklıklar ve yaşanmışlıklar ile demlendiği bu süreçte bir Müslüman aydın olarak sorumluluklarımızı ve şahitliklerimizi nasıl daha etkin ve verimli kılabiliriz sorusu hepimizi ilgilendiren ve rahatsız eden en önemli ortak problemimizdi.
Üzerimizdeki mental yorgunluk, içinde bulunduğumuz gittikçe derinleşen sosyopolitik sarsıntılar ve her tarafımızı saran ateş çemberi, küresel istikbarın ABD-Siyonist İsrail’in, ahlak, vicdan ve hiçbir insani sınır tanımayan soykırım ve saldırganlıkları karşısında yaşanan genel karamsarlık konuyu konuşmayı anlamsızlaştıran, damarlarımızdan tüm vücudumuza, oradan tüm ruhumuza yayılan küçük derin sessizliklere zerk ediyordu hepimizi. İslam coğrafyalarında yaşanan ortak meflûç halin dayattığı çaresizlikler karşısında söylenecek fazla bir söz kalmamıştı sanki. Ülkeleri yönetenler dillerinden yaşanan zulmü en şiddetli bir şekilde, hem de İslami bir söylemle eleştirmeyi, lanetlemeyi eksik etmiyordu. Ancak değişen bir şey olmuyor, ölümler, katliam ve soykırım durmadığı gibi her gün kendine yeni bir yutabileceği lokmayı hedef seçiyordu. Her birimizin derinden hissettiği bu durum karşısında, birer intihar bombacısı olmayı kışkırtan uçuk çözümler, sanki artık yapacak hiçbir şey yokmuş gibi gelip zihinlerimize, ruhlarımıza dayatıyordu kendini.
Gençlik yıllarından kalan, gösteri, konferans, gezi ve eylemlerde söylediğimiz ve hepimizin zihninde mutlaka üç beş mısrasının kaldığı marş ve ezgileri mırıldanmaya başlayarak bu sisli puslu atmosferi kırmaya çalıştım. Biraz muzip espriler, herkesin benim anlatmamı tercih ettiği ve onlarca kez bıkmadan dinlediği fıkraların ardından demli çaylarla, anılarda iz bırakacak bir geceyi daha yaşama not düştük.
Sabah program Uğurlu köy içi yürüyüş ve dut, kaysı ve erik gibi meyveleri, kendi dallarından koparılarak ön kahvaltı yapılması. Sonrası fırından ekmek alınacak ve kahvaltı ile güne başlanacaktı. Bugünün programında, Laz koyu denilen bizim gibi acemilerin de daha rahat yüzebilecekleri bir sahil bölgesini ziyaret etmek vardı.
Uğurlu köyü sabah yürüyüşü bu kez biraz uzun sürdü ve nerdeyse köyün birçok sokağını gezdik. Evlerin bahçelerindeki meyve ağaçlarının dışında, küçük park gibi alanlarda da dut ve diğer bazı meyve ağaçları vardı. Köyün Güneyinde bir inşaat alanı site tarzı toplu konut yapıldığını gösteriyordu. Deneyimli dostlardan biri buranın askeri lojmanlar olacağı bilgisini verdi. Yani sahil bölgesi askeri bölge ilan edilmesi ile burada askeri bölge ağırlıklı yeni bir yapılanmanın olduğunu, karşılaştığımız askeri yerleşke inşaatı ile daha bir netlik kazandı. Bu durum Uğurlu’nun turizm potansiyeline genel olarak olumsuz etkileyeceği söylenebilir.
Yürüyüş sonrası kahvaltı ve diğer hazırlıklar derken ancak öğle saatlerinde Laz Koyu’na doğru hareket edebildik. Gökçeada ilçe merkezine doğru yola koyulduk. Yol üstünde daha önce gezdiğimiz Şahinkaya Rum köyünü birkaç kilometre geçtikten sonra sağa doğru ayrılan başka bir yola saptık. Laz Koyu levhası sonrası virajlı, tepeli-vadili, yeşilin birçok tonunun bize eşlik ettiği yaklaşık dört beş kilometre süren bir yolculuktan sonra deniz yeniden tüm güzellikleri ile göründü. Aracımızı, birçok aracın sahile gelmek için park ettiği alanda uygun bir yere park ettik. Aracı park ettiğimiz yer sahilden birkaç metre yüksek bir tepelik alandı. Dolayısıyla sahile götüreceğimiz, portatif masa ve sandalye setini, gölge yapmak için kuracağımız şemsiye setini, havlularımız, içme suyu, atıştırmalıklar ve karpuz, salatalık gibi malzemeleri taşımak için paylaşarak sahile doğru tepelik yerden inmemiz ve uygun bir yerde gerekli düzenlemeleri yapmak yaklaşık bir yarım saatimizi aldı.
Sahile gidip gelenler doğal bir iniş yolu oluşturmuşlardı. İniş yolunun sahil ile buluştuğu sağ tarafta yine büyük bir işletme binası vardı. Sahile gelenlere şezlong, şemsiye kiralama, yiyecek içecek satışı, duş yapma gibi ücretli hizmet veriyorlardı. Buraya kadar bir sorun yok gibi görünüyor. Ancak sahile indiğinizde kumsal alanın nerdeyse üçte ikisini belli sınırlarla çevirmiş, ücretli kiralama yapmayanların girip kullanmayacağı bir işgalle karşılaşıyorsunuz.
Laz Koyu sahilinde biraz insaflı davranılarak halkın kendi imkân ve malzemeleri ile yararlanabileceği bir alan bırakılmış. Türkiye genelinde kumsalların ikili rant ilişkilerle peşkeş çekilmediği hiçbir kumsal alan kalmamıştır diye tahmin ediyorum. Üstelik araç park ücretinden, içeri giriş ücretine kadar, dışarıdan yiyecek içecek getirmenin yasaklandığı uygulamalara kadar birçok usulsüz işgal var. İşgal diyorum. Çünkü sahiller tüm halkın ortak kullanım alanları olması anayasal bir haktır. Özellikle mavi bayraklı, yüksek prestijli sahil alanlarındaki kumsallar çok yıldızlı otellerin kendine ait kıldığı, kendi özel mülkü gibi kullandığı, otel müşterisi dışında hiç kimsenin giremediği alanlara dönüşmüş olması ayrı bir fecaat, kirli rant ve usulsüzlük göstergesi olarak her kesin bildiği ve sustuğu bir sır olarak görmesi.
Gözlerden olabildiğince uzak sakin bir yer bulmaya çalıştık kumsalda. Uygun gördüğümüz bir alana, şemsiye, masa ve sandalyeleri kurduk. Yüzmede deneyimli dostlar boyumuzu geçmeyecek bölge sınırlarına kadar giderek benim gibi acemilere rehberlik yaptı. Laz Koyu, yüzmek için geldiğimiz Gökçeada’nın en temiz ve güzel sahili olduğunu belirterek buralara gelmek isteyenler için tavsiye edebilirim. Birkaç saat yüzme etkinliğinden sonra tekrar köye döndüğümüzde akşam vakitleriydi ve bu gezimizin son gecesine geldiğimizi gösteriyordu.
Deneyimli dostlardan biri akşam yemeği olarak Uğurlu köyünde yöresel olarak yapılan gözlemelerin iyi bir tercih olabileceğini söyledi. Bu teklif ortak kabul gördü. Dostlardan biri gözlemeler için köy merkezine giderken bizler deniz sonrası temizlik, duş ve üst baş değişimi sonrası, ıslak havluların ve giysilerin balkona asılması işleri bitince ocağa çay için demliklerin konulması, hafif kahvaltılıkların hazırlanması işlerine koyulduk. Akşam namazı sonrası soframız hazırdı ve bir Gökçeada gecesine daha yelken açtık.
Bu son gecemizde geziyi planlayan dostumuz bizlerden değerlendirme istedi. Genel olarak iyi bir gezi programı olduğu hepimizin ortak düşüncesiydi. Gün sayısı belki biraz daha arttırılabilirdi. Ancak bu üç günlük program gayet yeterli olduğunu ifade ettim. Ayrıca bu tür buluşmaları diğer bazı dostları da katarak yapılmasının gerekli ve önemli olduğu yine hepimizin ortak değerlendirmelerinden biriydi.
Tesisten saat on bir gibi ayrılarak on iki feribotuna yetişmeyi planlıyorduk. Sabah kalan malzemelerle ve maharetli dostumun, enfes omleti ile kahvaltılar yapıldıktan sonra dönüş hazırlıklarına başladık.
Planlanan saatten birkaç dakika geç ayrıldık tesisten. Tesisi sahibi Mustafa Bey’e teşekkür ve helalleşmemizi yaparak. Uğurlu’yu tüm güzellikleri ile arkamızda bıraktığımızda saat on biri geçiyordu. İlçe merkezinden geçerek feribot iskelesine geldiğimizde, saat on bir kırk suları olmasına ve feribotun kalkmasına yaklaşık yirmi dakikalık bir süre olmasına rağmen araç kuyruğuyla karşılaştık. Saat on iki feribotuna yetişemeyeceğimizin kötü haberini sahadaki görevlinin bilgilendirmesinden anladık. Saat on beş feribotu için bilet kesilen alan geçiş yapmak ile araç sırasından çıkıp Gökçeada’da hesapta olmayan üç saatlik boşluğu değerlendirme arasında bir tercih yapmak zorundaydık. On beş feribotunu kaçırmayı riske atmamak için bilet alıp feribota kabul bölgesine geçmeyi tercih ettik.
GESAŞ feribot firmasının adeta zamanı parayla satın alma denilebilecek akıllara zarar bir uygulaması vardı. Diğer alışılagelmiş uygulamaların aksine erkenden online aldığınız biletler, gelip alandan aldığınız biletlerden yaklaşık yüzde elli daha pahalı bir fiyattan satılıyordu. Eğer önceden internet uygulaması üzerinden bilet almışsanız hiç sıra beklemeden feribota binebiliyordunuz.
Bunun böyle olmasının en önemli sebebi kapitalist ekonominin acımasız dinamikleri üzerinden şekilleniyor olmasıydı. Arz-talep dengesinde arz zayıf talep yüksekse fiyatlar artar. Dolaysıyla firma yeterli sayıda sefer düzenlemeyince oluşan talep karşılanamadığı için online alınan biletler daha pahalı hale geliyor. Çünkü gelen araç ve yolcular bizim gibi üç saatlere varan bir gecikme ve hesapta olamayan kayıp zaman oluşmasın diye daha fazla para ödeyerek dijital uygulama üzerinden biletlerini almak zorunda bırakılıyorlar.
Bilet alarak feribota binmeyi garantiledik. Bu arada bilet kesen görevliye araçla çıkıp ilçeye gitmek ve saat on beş gibi dönmek istiyoruz dediğimde, bu mümkün değil, araç çıkarsa tekrar sıraya kalırsınız yanıtı ile karşılaştık. Ben de biraz latife olsun diye yani üç saatlik bir hapis mi yaşatacaksınız dedim. Görevli tebessüm ederek bu ada zaten büyük bir hapishane değil mi, dedi.
Gökçeada’yı burada sürekli çalışan bir görevlinin hapishane olarak tanımlaması bana oldukça şaşırtıcı geldi. Birçok kimsenin yaşamak için tercih edebileceği güzelliklere sahip, adeta cenneti andıran doğası ve havası ile Gökçeada nasıl bir hapishaneye dönüşür burada yaşayan birileri için anlamaya çalışıyorum.
Albert Camus’un Yabancı romanı geliyor aklıma. Fransız sömürgesi olduğu dönemde Cezayir’de görev yapan ve idamla yargılanan her koşul ve şartta ayrıcalıklı olan Fransız bir memurun cinayet davası sürecindeki yaşama dair analizlerinde yaşadığı varoluş sancılarını resmetmeye çalışmış A. Camus. Sadece ben yapmadım diyerek büyük ayrıcalıklar tanınan Fransız memurun idamdan kurtulması mümkünken, hiç bir çaba sarf etmeden idama sürüklenişi adeta ağır çekim bir ötenazi dramatikliğinde anlatılmış.
Fransız memurun, idam kararı sonrası son gecesini yaşadığı daracık hücrenin, varoluşunun farkında olmadan yerkürenin herhangi bir yerinde yaşayan insan yavrusu için büyük bir hapishaneden farksız olduğunu, hücredeki insanı oyalayacak detayların dış dünyadaki detaylardan hiçbir farkı olmadığını kendi iç monologlarında ifade edilir. Hapishane metaforu ile yaşanılan yerin büyüklüğü, güzelliği, zorluğu gibi unsurlarla ilgili olmadığını, kişinin varoluş derinliklerindeki yolculuklarla şekillendiği anlatılmaya çalışılır. Nefsin tezkiye öğretilerinde de dünya hayatı bir zindana ve hapishaneye benzetilir sık sık anlatılan çeşitli menkıbelerde. Evet, nihayetinde dünya değildir hapishane olan dünyevileşme ile köleleşen nefislerdir tüm yaşamı bir hapishaneye dönüştüren.
Yine hesapta olmayan üç saatlik zamanı küçük bir çevre araştırması ile yaklaşık beş altı yüz metre mesafede olan bir kumsalda geçirmeye karar verdik. Kaderde Gökçeada’nın bu son saatlerinde, yeniden kendi kendini temizleyen Ege denizinin kuzey ucundaki Saroz körfezinin mavi bayrağı hak eden masmavi sularında son kez yüzmek varmış.
Günün sürprizi olan bu son deniz buluşmasını planlamadan sorumlu dostumuz aldığı abur cuburlarla daha keyifli hale getirmek için oldukça yerinde ve güzel dokunuşlarda bulundu. Üstelik yüzme sonrası denizin tuzlu suyuna yolculuk boyunca katlanmayacağımız bir duş alanı olduğunu fark ettiğimizde hesapta olmayan üç saat bitmesini istemediğimiz unutulmaz bir anı olarak not edilebilecek vakitlere dönüştü.
Feribota binip Gökçeada’yı arkamızda bıraktığımızda içimde istem dışı bir hüzün oluştu. İnsana ağır gelen ayrılıklarda yaşanan keder ve özlemleri aratmayan bir hüzün. Mavi ve yeşilin en doğal buluşmalarını cömertçe sunan, yüzyılları geride bırakan tarihsel, kültürel birikimleri taşına, toprağına işleyen, yabani dağ kekiklerinin, aromatik dutlarının, adanın her tarafını özgürce dolaşan keçilerin ve oğlakların, doğal zeytinliklerin kompozisyonunda mütevazi nimetlerin sağlıklı nimetlerini temiz havası, doğal suları ile harmanlayan bir ada coğrafyasından ayrılıyorduk. Nice yaşanmış hikâyelerinde, keşişlerin bilgeliğinin İslam’ın tevhidi iklimi ile kesiştiği derin inzivaların hatırlarına yoldaşlık etmenin hüzünlü vedasıydı Gökçeada’dan ayrılırken ardımızda bıraktığımız.
Bir daha Gökçeada’ya gelebilir miyim bilemiyorum. Ancak mümkün olsa tekrar benzer bir programa katılmayı ve diğer göremediğimiz yerleri gezmeyi çok isterim.
Günün yorgunluğu ile akşam saatlerine ulaştığımızda daha İstanbul’a varamamıştık. Saat yirmi ikiyi geçiyordu tekrar araçlarımızı park ettiğimiz Başakşehir’deki buluşma yerimize geldiğimizde. Helalleşerek birbirimizden ayrıldığımızda yeniden bizi kuşatan günlük yaşamın temposuna kendimiz hazırlanmak zorunda kalmamızın burukluğu vardı.


