tr usd
USD
0.06%
Amerikan Doları
47,57 TRY
tr euro
EURO
0.05%
Euro
54,77 TRY
tr chf
CHF
0.06%
İsviçre Frangı
58,72 TRY
tr jpy
JPY
0%
Japon Yeni
0,00 TRY
tr rub
RUB
-0.64%
Rus Rublesi
0,58 TRY
tr cny
CNY
0.12%
Çin Yuanı
7,04 TRY
tr gbp
GBP
0.13%
İngiliz Sterlini
63,97 TRY
tr eur-usd
EURO/USD
-0.01%
Euro Amerikan Doları
1,15 TRY
bist-100
BIST
0.93%
Bist 100
13.535,56 TRY
gau
GR. ALTIN
0.06%
Gram Altın
6.201,10 TRY
tr btc
BTC
-0.3%
Bitcoin
3.088.712,00 TRY
tr eth
ETH
0%
Ethereum
91.275,00 TRY
tr bch
BCH
-0.5%
Bitcoin Cash
10.275,54 TRY
tr xrp
XRP
0.2%
Ripple
49,18 TRY
tr ltc
LTC
1.3%
Litecoin
2.198,64 TRY
tr bnb
BNB
1.4%
Binance Coin
28.686,00 TRY
tr sol
SOL
2.1%
Solana
3.630,16 TRY
tr avax
AVAX
-0.5%
Avalanche
308,15 TRY
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. hasan Postacı
  4. KEŞİŞ KEÇİ VE KEKİK-6
Google'da Abone Ol service
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

KEŞİŞ KEÇİ VE KEKİK-6

featured

Şahinkaya’dan ayrılma zamanı gelmişti. Araca binmeden önce yapış yapış olan her yanımızı temizlemek için ortak köy çeşmesini aradık. Ancak ya köyün alışılagelmişin aksine çeşmesi yoktu veya biz bulamadık. Su bulma umuduyla aracın içini hızlıca yoklayarak pet şişelerde kalan suları asgari bir temizlik yapmak için kullandık. Olan sularla en azından aracın döşemelerinin kirlenmemesi için ancak ellerimizi kabaca yıkayabildik.

Su gibi yaşamın temel ihtiyaç sıvısı her an her yerde ulaşabildiğimiz için ne kadar şükretmemiz gerektiğini suya ulaşamadığımız bu anlarda çok daha derinden hissediyoruz. Yer kürenin yaklaşık yüzde yetmiş biri su kütlelerinden oluşuyor. Ancak bizim gibi karasal canlılar için yaşamsal önem sahip tatlı su oranı toplam su miktarının sadece yüzde iki buçuğu kadar. Yani su kütlesinin yüzde doksan yedi buçuğu karasal canlıların kullanamadığı tuzlu su kütlesinden oluşuyor.

Gerçi tuzlu sudan tatlı su, elektroliz dediğimiz yüksek maliyet gerektiren tekniklerle elde edilebiliyor. Ancak birçok coğrafi koşulları zor olan, ücra bölgelere elektroliz yöntemi ile deniz veya okyanus suyundan gelişmiş teknolojilerle üretilen tatlı suyu ulaştırmak çok maliyetli altyapı kurulumlarını yapmak hiç te kolay değil, oldukça zor, kimi yerler için imkânsıza yakın yakın önemli bir sorun olarak karşımıza çıkar.

Türkiye gibi orta kuşak ülkelerde tatlı su kaynakları diğer karasal coğrafyalara göre çok daha fazla ve kendi kendine normal şartlarda fazlasıyla yeterlidir. Buna rağmen bilinçsiz tüketim alışkanlıkları, kentleşme alt yapılarındaki yetersizliklerin neden olduğu kayıplar oldukça yüksek düzeylerde olduğu ilgili istatistiklerden ve raporlamalardan anlaşılıyor. Yağmur sularının geri dönüşümüne yönelik yeterli bir planlamanın olmaması, atık suların geri dönüşümü ile ilgili geliştirilen gri su teknolojileri ile geliştirilen uygulamaların kamu mevzuatına, yerel yönetimlere yansımaması,  uygulamaların yaygınlaşmaması, yakın gelecekte tatlı su sorununun Türkiye ve benzeri birçok konuya duyarsız ülke için önemli bir krize dönüşeceğinin habercisi olarak okunabilir.

Günün programı yine bir Rum köyü olan Gökçeada’nın yüksek rakımlarında kurulmuş ve adı da bu yüzden Tepeköy olarak bilinen bölgeye doğru yola çıktık. Gökçeada’ya doğru asfalt yoldan birkaç kilometre gittikten sonra sola doğru Tepeköy yazan trafik yön levhasından saparak köye doğru yolculuğumuzu sürdürdük. Saptığımız köye giden yol da asfalt, düzgün bir yoldu. Ancak ana yola göre biraz daha dar ve sık virajlarla yukarı tırmanılan eğimli bir yapıya sahipti. Önümüzde duran tepelere doğru ilerlerken yolun bazen sağında, ters yönlü bir virajı geçtiğimizde ise yolun solunda yüksekçe yerlerde kalan ve karşısında yemyeşil vadi manzaralarına cepheli yol boyu eğlence, yeme içme mekânlarının olduğu köy mimarisine uygun yapılarla sıklıkla karşılaşıyorduk. Gökçeada turizmine hizmet edildiği anlaşılan tesislerin tabelalarında Rum kültürüne vurguların öne çıktığı ifadeler vardı. Kullanılan tabelalardan yarı gazino, taverna karışımı mekânlar olan tesisler, Rum eğlence kültürünün bir parçası olan canlı müzik, sirtaki gibi şatafatlı yazılar vardı. Ayrıca Gökçeada’ya özgü oğlak tandır, daha cazip fiyat bilgileri için ülkenin enflasyon koşullarında birkaç kez iptidai yöntemlerle rakamların güncellendiği belli olan fix menü fiyatları gibi tabelada detay ifadeler yer alıyordu.

Birkaç kilometre yükseklere tırmanarak ilerlediğimiz virajlı yolun sağ tarafında park etmiş çeşitli marka ve modellerde, bizim gibi tatil için gelenlerin olduğu anlaşılan çoğunluğu yüksek model ve orta sekmende arabalar gördük. Biz de en arka tarafa asfalt yolun kenarındaki nispeten geniş boşluğa aracımızı park ettik.

Arabadan inip ilerlediğimizde geniş bir alanın bazı yerlerinin düzeltilmiş olduğunu ve sanırım işaret, çizgi ve bilgilendirme levhaları olmamasına rağmen araç park alanları olarak düzenlenmişti. Sağa dönen boşluğun yine sağında yaklaşık bir mini futbol sahası büyüklüğünde dikdörtgen alanın uzun kenarı boydan boya uzanan yüksek bir istinat duvarı ve karşısında çay ocağı taburesi yüksekliğinde taştan örülmüş duvarın üstünde grup gezisi yaptığı her hallerinden belli olan orta yaşlarda birkaç kişinin oturduğunu ve sohbet ettiklerini fark ettik.

Sağdaki yüksek istinat duvarının son sınırlarına doğru gürül gürül akan bir köy çeşmesi görmek beni hem şaşırttı hem de çölde su bulmuş bedevi gibi mutlu etti. Hemen adımlarımı hızlandırarak çeşmeye doğru yürürken solumda kalan gruba selam verdim. Yaz sıcağında serin suları olan bir çeşmede öncelikle el yüz yıkamalar, üst baş düzeltmeler sonrası kana kana su içmeye başladığımda aklıma o an değerli büyüğümüz hemşerisi olmaktan ve kendisiyle ömrünün son yıllarında tanışmaktan büyük onur duyduğum Mehmet Ragıp Karcı Hocamın biraz benim zorlamalarımla anlattığı bir prensibi geldi.

Üstadım Kerbela vakasını okuduktan sonra hiçbir zaman soğuk bir suyu kana kana içmedim demişti. Bu Üstadın, Kerbela’ya, Ehli Beyte olan sadakat, sevgi ve saygımı en azından bu seviyede gösterme ve bir yaşam sünneti haline getirme çabasıydı. Varoluşu anlamlı kılan bu tür zaman ve mekân ötesi yaşamı izzetli, şerefli ve hakikatten yana olmayı imleyen güçlü dokunuşlar olarak görmek gerekir. Ragıp Hocamın bu küçük ama güçlü örnekliği ile aynı yel çıbanını beni de en derinde aşılamıştı. Ben onun kadar belki yaşamın her detayına bu bilinci taşıma gayretini gösteremedim ama en azından böyle zamanlarda silahtan çıkan bir mermi gibi gelip beni can evimden vurmayı başarıyordu. Çeşmeden serin su içmeyi susuzluğumu gidermeden kestim ve Mehmet Ragıp Hocama Rabbimden rahmet ve bağışlanma dualarımı ekledim Tepeköy’ün yüksek rakımlı bir yerinde, bir köy çeşmesinin başında.

Çeşmeye gelen diğer dostlara yer açmak için ayrıldım ve tabure yüksekliğinde istinat duvarında diğer grubu rahatsız etmeyecek bir uzaklıkta dinlenmek için oturdum. Bu arada gruptan biri bana yaklaşarak siz Hasan Hoca değil misiniz? Sizi tanıyorum dedi. Evet dedim seslenen beyefendiye bakarak. Yüzü çok tanıdık geliyordu ama bir teşriki mesaimiz olmadığından emindim. Sonrasında Kâhtalı oldukların ve beni dernek yöneticiliği yaptığım dönemlerden tanıdığını, yazılarımı falan takip ettiğini ifade etti. Sohbet devam ederken ticaretle uğraşan dostlarımdan biri ile çok daha samimi bir şekilde, beklenmedik bir karşılamanın heyecan ve sevinciyle musafaha ederek hal hatır sordular. Dostum, karşılaştığımız arkadaşın Adıyamanlılar Derneğinde üye olduğunu ve dernek çalışmalarına katıldığını, ticaretle uğraştığını ifade ederek bilgilendirmede bulundu.

Grup üyelerinin tümü karşılıklı tanışma ve tokalaşma sonrası ayrılacaklarını ifade ettiler. Sayıca bizden daha kalabalık olan grup oldukça hazırlıklı geldiklerini yanlarına getirdikleri onlarca beş litrelik geniş ağızlı kapaklı kaplara doldurdukları kırmızı siyah dutları suv tarzı geniş araçların bagajlarına yüklemeyi tamamlamak üzere olduklarından anlaşılıyordu. Her yıl bu zamanlarda yıllık dut pekmezi ve taze dut ihtiyaçlarını karşılamak için özellikle buralara geldiklerini ifade ederek kısa sürede dut toplamak için geniş bir çarşaf kumaş, dallarda silkeleme için uygun bir çubuk ve küçük kulplu boş bir yoğurt kovası ile toplama işinde ustalaştıkları belli oluyordu.

Mola verdiğimiz çeşme alanının üst tarafında kafe tarzı bir tesisin olduğu, alanda bulunan köhne tabeladan anlaşılıyordu. Daha aşağılarda küçük bir tuvalet bulunduğunu yine bir tahta üzerine özensiz yazılmış yön levhasından fark ediliyordu. Ben ihtiyaç gidermek için levhanın gösterdiği tarafa yöneldiğimde dostlar yan yana oturarak dizildikleri duvarda sohbete devam ediyorlardı. Bay ve bayan için ayrılmış birer adet lavabo ve tuvalet girişleri arasında tahtaların yana yana çıkılması ile bir çit konulmuştu. Asgari ihtiyaçları giderecek bir altyapıya sahip olmasına rağmen düzenli temizlik ve bakımları aksatıldığı her halinden belli oluyordu.

Geri döndüğümde dostlar da ayağı kalkıp üst baş silkeledikten sonra tesiste bir seyir terasının bulunduğunu, orada bir çay molası verilebileceğini söyleyerek hep beraber oraya yöneldik. Dostlardan biri tarif ettiğim ayakyoluna doğru yönelerek ihtiyaç gidermek için yanımızdan ayrıldı.

Çeşmenin içinde bulunduğu alanı geçtikten sonra sağa doğru eğimli bir yoldan birkaç metre rampa yukarı doğru yürüdüğümüzde etrafı köy imkânları ile çevrilmiş girişin sağ tarafında bir kazan içinde kaynayan kırmız siyah dut şıraları yandaki kaplara dolduran göçebe Romen bir ailenin kadınları dünyalık nafakaları için çalışıyorlardı. Biraz ötede odun ateşinde pişen büyük bir semaver çay sistemi, sol tarafta ise hazır meşrubat, abur cubur atıştırmalık büfe tarzı bir yer ve Gökçeada’nın Ege denizi ile en geniş açıdan yer yer sarp kıyılarındaki yeşilin onlarca tonun buluştuğu o eşsiz manzara karşısında istem dışı bir hayranlık duygusu ruhunuzu kapladı. Mavi ve yeşilin bu mest eden görüntüsünü saatlerce bıkmadan büyük bir hayranlıkla izleyebilirsiniz. Eski tarz çay bahçelerinde ancak karşılaşabileceğiniz tahta sandalyeler ve defalarca yenilenmiş olduğu farklı eskimişliklerde tahtalardan onarılmış olduğu ve yediği yağmurlardan şişen tahtaların milimetrik düzeylerde gönyesinin bozulduğu belli olan ahşap masaların bulunduğu tesis küçük bir yerdi. Oldukça sakin bir iki masa dışında sayıları yaklaşık yirmiyi bulan diğer masaların tamamı boştu. Seyir terasının manzarayı en geniş açıdan, tam cepheden görebileceğimiz ortalarda bir masaya yönelerek oturduk. Ben yaşadığım coşkuyu saklamadan buranın muhteşemliğini ifade eden iltifatları üst üste sıralamaktan kendimi alamadım. İhtiyaç gidermek için yanımızdan ayrılan diğer dostumuz da bu arada yanımıza geldi.

Alışılmadık bir başka durum metropollerin prestijli kafelerinde görülen ticari ajitasyonlardan uzak bir ilgisizlik(!) ile karşılaşmamız oldu. Adeta bulunduğunuz ortamın huzurunu bozmayalım, konuklarımızın her birkaç dakikada bir ne içersiniz, ne yersiziniz baskısından uzak kalmamızdı. Günün etkinlik planlamasını yapan dostumuz birkaç seslenmeden sonra ancak gelebilen ve ailenin kızı olduğu anlaşılan görevliye çayları sipariş ettik.

Denizin larcivetten berrak mavinin koyudan açığa tonlarına doğru değişerek, Gökçeada’nın kıyıları ile buluştuğu öğlen sonrası saatlerdi. Tepeler ağırlıklı olarak oldukça sık çalı tipi yemyeşil kendinden desenli bir halı gibi vadiden deniz doğru uzanıyordu. Yemyeşil halının farklı bölgelerinde, özellikle patika yolların izlerinin görüldüğü, denize doğru cılız akan derelerin bulunduğu bölgelerde çeşitli ağaç kümeleri ile ressamlar için oldukça otantik doğa manzaraları kare kare oluştuğunu gözün değdiği her bir kesitte görülüyordu.

Doğu Karadeniz’de görev yapmış biri olarak dağlık bölgelerde, yüksek yaylalarda dağınık evler görmüştüm. Ancak araçla geçtiğimiz yerlerde çok ücra köşelerde, yüksek tepelerde evden çok kulübeyi andıran küçük yapılar dikkatimi çekmişti. Yine Oturduğumuz yerden denize daha yakın olduğu anlaşılan kulübe benzeri bir yapı daha görünüyordu. Doğrudan ulaşılabilecek bir yol, yakınında başka benzeri hiçbir yapı yoktu. Çevresinde ekili bir bağ, bahçe ve tarlada görülmüyordu.

Deneyimli dostlara, denize yakın uzaklarda görünen bu kulübenin ne olabileceğini sordum. Dostlarımdan biri adanın farklı yerlerinde benzer kulübelerin bulunduğunu ve buraların Hristiyan Rum Keşişlerin inzivaya çekilmek için yaptıklarına dair bilgilendirmede bulundu. Bir önceki gelişlerinde ise ortak dostlarımızdan benim de yakından tanıdığım bir dostumun bu sarp yamaçlardan inerek kulübeye yürüyerek gidip geldiğini sözlerine ekledi.

Keşiş kelimesi beni çocukluk yıllarıma götürmeye yetti. Çocukluk yıllarımda, bir muziplik veya masum yaramazlıklarımızda özellikle annem ve bizimle yaşayan ve ama olan halam bana, öfkelenmek, hakaret veya beddua etmek yerine keşişlik yapma derdi biraz kızmış gibi yaparak. Yani sen Müslüman evladısın, İslami ahlaka aykırı davranışlarda bulunma derken zihnimde Keşişlik İslam dışı, olumsuz bir figür olarak yer etmişti uzun yıllar. Doğduğum coğrafyada ‘Keşişlik Yapma’ uyarı ve eleştirisi, özelde ananelerimizin, genelde tüm kadınların çocukların yaramazlıklarını durdurmak için kullandığı küçük dişil hayıflanmalardı. İlginç ve kültürümüze özgü olan bu durumun önemli nirengi noktalarından biri de bu kültürün içinde olan erkeklerden asla böyle bir söz duyulmamasıdır. Yani kadınların ve erkeklerin hayıflanma, sitem, küfür, beddua ve ahlarındaki bu keskin bir ayrışma, modern yaşam kültürünün hızla çözdüğü, dijital sosyal medya kültürüyle hızla kadın ve erkek kimliği arasındaki sınır ve farklılıkları belirsizleştirdiği, silikleştirdiği bir değişimin de farkındalığına varmamızı sağlıyordu.      

İskambil kâğıtlarında şimdilerde papaz denilen ve üzerinde Hristiyan din adamlarına benzeyen hepsi uzun sakallı, üzerlerinde dini giysileri aratmayan görüntülerin olduğu kâğıtlara da Keşiş denilirdi. Bu figür özellikle o yıllarda Kıbrıs’ta ENOSİS katliamlarını yöneten Makaryos özdeşleştirildiğinde Keşiş ismi kültürel bilinçaltında İslam dışılık yanında kötülüğün de sembol kelimelerinden biri haline gelmişti. Uzun yıllar bu bilinçaltına yerleşmiş keşiş imajını atamadım. Hala da etkisinden kurtuldum diyemem.

Ancak Keşişlik Hristiyanlıkta ulaşılması çok zor bir bilgelik ve ahlaki olgunluk makamı. İslam’da nefis tezkiyesinin ilk uygulamaları olan Ashab-ı Suffe ile başlayan tasavvuf ekolleri vardır. Asırlar içerisinde kurumsallaşmış tarikatlar üzerinden yaşadığı bozulma ve kırılmaları bir tarafa not ederek Müslüman şahsiyetin ahlaki olgunluğa, İslami terbiye ilke ve değerleri üzerinden ulaşılmasına yönelik sistemli çalışmalar oldukça hacimli bir müktesebat meydana getirmiştir.   İslam tasavvuf ve düşünce tarihinde İmam Rabbani, Abdulkadir Geylani, Bahaddin-i Nakşibendi gibi İslam düşüncesinde iz bırakan çok önemli isimlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır.

Budizm, Brahmanizm, Zerdüştlük, Hristiyanlık ve Yahudilik başta olmak üzere çeşitli inanç sistemlerinde, uzak doğu dinleri ve Hinduizm’e kadar birçok dinsel inanış biçimlerinde insanın nefsi olgunluğa ve tezkiyeye ulaşması için dünyevi zevk ve alışkanlıklardan vaz geçmesi, az yemesi, az uyuması gibi uygulamaların olduğu farklı mistisizm anlayışları var.

Günümüz insanının tatminsizliğinin verdiği varoluş arayışlarına yönelik yaşadığı derin krizlerin çözümü olarak bu tür mistik inanış disiplinlerine yönelişlerin son dönemlerde oldukça revaçta olduğu görülüyor. Büyük metropollerin refah düzeyi yüksek seçkin semtlerinde yoga ve benzeri rehabilitasyona yönelik uygulamaların, sade, basit ve birçok ihtiyaç olmayan tüketim alışkanlıklarından arındırılmış minimal yaşam tarzlarının her geçen gün yaygınlaştığını görmek mümkün.

Hz. İsa, Yahudiliğin iyice dünyevileştiği bir süreçte Risalet ile görevlendirilmişti. Hz Meryem ve Hz. İsa aleyhi ve selamı tebliği, kendini tevhidi inanca adayan yaşamı ve mucizeleri Hristiyan mistisizmin temellerini oluşturur. Dünyevileşen, azgınlaşan ve dini az bir pahaya karşı araçsallaştıran Yahudiliğin ifsat ve züllümün meşrulaştırmaya yarayan kurumsallaşmış dinin (Günümüzde Siyonizm’e kadar evirilen) tahakkümüne karşı Hristiyanlığın mistisizm boyutunda, zahitlik, takva ve adanmış kulluğu davetinin merkezine koyar.    Merhameti, kanaati, bağışlamayı ve sade yaşamı koyan İsevi söylemin mümin havarilerinin devrimci direnişi, Roma imparatorluğunun Hristiyanlığı resmi olarak kabul etmesinin sonrasında kurumsallaşan kiliseye karşı marjinal itirazlar, Kendini bireysel kurtuluşların münzevi tepkileri üzerinden ortaya koymaya çalışmıştır. İznik Konsülü ile resmi Hristiyanlık İncili dört geçerli versiyon üzerinden tanımlayarak diğer bütün yöneliş, anlayış ve yaşayış biçimlerini aforoz ederek tarihsel bir kırılma yaratılmıştır. Bu yönüyle Keşişlerin Roma tahakkümü dışında bir kaçış ve var olma münzeviliğinin tarih içerisinde birçok coğrafyada ortaya çıktığı gibi Gökçeada’da Rum olmakla nerdeyse özdeşleşen Ortodoks Hristiyanlığının bir göstergesi olarak Keşişlerin münzevi tezkiye yaşamı kendi içinde güçlü bir züht ve mead ikliminde, yaratıcıya kendini adamaya endeksli yaşam biçimlerini günümüze kadar taşımıştır. Bakara süresi altmış ikinci ayetin klasik tefsircilerin yorumunun biraz üstünde zaman ve mekân sınırlaması olmadan günümüze kadar ve gelecekte de oluşabilecek muvahhit yönelişleri kapsayabileceğini, Keşişlerin devam eden bu nefis tezkiyesi, derin tefekkür ve inziva yaşam tarlarıyla karşılaştıkça daha güçlü bir ihtimal olarak karşımıza çıkar.       

Dostlardan biri uzaktan görünen Keşiş kulübesine hep beraber bir yürüyüş yapmayı teklif edince hiç tereddüt etmeden hararetle destekledim. Çay bahçesinin yamaca inebileceğimiz sağ tarafındaki köşeden kendimizi oldukça zorlu bir arazinin sarp inişlerine zorlu bir doğa yürüyüşü için bismillah diyerek bıraktık.

Yol, iz bulunmayan kayalık ve sık çalılıklarla, doğal ormanlık alanlarda AFAD eğitim ve çalışmalarından deneyimliydim. Gerçi yanımızda zor arazi koşullarına uygun malzemeler yoktu. Hiçbir hazırlık olmadan anlık bir kararla bu yaklaşık dört beş kilometrelik zor yürüyüşü yapmaya başlamıştık ama yine de az çok nasıl davranmamız gerektiğini, nelere dikkat etmek gerektiğini biliyorduk. İçimizde çocukluğunu tamamen köyde geçirmiş ve benzer durumları yaşamış bizden daha deneyimli bir dostumuz da vardı. Ne zaman zorlu bir engel karşımız çıksa durup bir durum analiz yaparak, daha güvenli bir rota çizerek en önden gidiyordu ve bizlerde onu takip ediyorduk. Zor arazi şartları ile baş edebilmek için her birimiz birer yürüyüş asası edinmiştik. Benim aldığım çubukların bir kaçı dayanıksız çıktığı için her gördüğüm daha iyi bir çubuğu eskisiyle değişiyordum. Bu acemiliğimi bir dostum kendi asasını bana vererek çözdü.

Aşağılara indikçe keçi yolu diyebileceğimiz dar kıvrımlı olan arazide, her bir ayak basılabilecek boşlukları değerlendirerek ilerliyorduk. Bazen geriye dönerek daha düzgün inişi olan başka bir rotaya yöneliyorduk. Sağda, solda, çevremizde sıklıkla, çıkılması neredeyse bizim için imkânsız olan sarp bölgelerde keçiler günlük rızıklarının peşinde koşuyorlardı.

Yürüyüşü kolaylaştırmak için seçtiğimiz rota bizi Keşişin kulübesinde uzaklaştırdı ama denize yakınlaştırmıştı. Kan ter içinde kaldığımız zorlu yürüyüş sonrası bu bakir koyda denizle buluşmak, yüzmek çok iyi gelecekti. Bir ağaç kümesinin atındaki büyükçe bir kayanın üzerinde mola verdiğimizde yakın görünen denize hala hatırı sayılır bir mesafe kaldığını ve üstelik yolu çok daha zorlu, yokuşlu olduğunu görünce gözümüz kesmedi ve biraz dinlendikten sonra sağ çapraz gerimizde kalan Keşişin kulübesine gitmeye karar verdik. Sopalarla yara yara açtığımız ayak basma boşluklarından Keşiş kulübesine ulaştık.

Beyaza boyanmış tek odalı, yaklaşık 25-30 metrekarelik tek bir oda ve giriş kapısının önünde eşik ile eyvan arası, L biçiminde yaklaşık bir metre yüksekliğinde duvar ile çevrilmişti. Kulübe kapısının açıldığı eyvan boşluğunu çevreleyen L duvarın kısa tarafında abdest çeşmesini andıran bir su arkı, uzun kenarında derme çatma tahtalarla yapılmış sedir tarzı bir oturma alanı vardı. Kulübeye giriş kapısına bu eyvandan geçilerek girilebiliyordu.

Dikdörtgen şeklindeki Keşiş inziva odasının uzun kenarlarında karşılıklı bakan biri adeta sizi sonsuz maviliğin içine çeken bir enginlikte denize cepheli diğeri kulübenin bulunduğu vadiden tepelere dağlara uzanan ucuz bucaksız yeşilliklere cepheli bir konumdaydı. Kulübeye vardığımızda seslendik ve kimsenin olmadığını anladık. Pencerede odanın içine baktığımda nerdeyse hiçbir şey yoktu. Duvarda iki adet tahtadan raf, gaz lambası olduğunu tahmin ettiğim piramidi andıran ve kulpu olan bir çerağ. Üstünde Hz. İsa figürü olduğunu zannettiğim çerçeveli bir resim ve yanında sanırım tahtadan yapılmış bir haç. Giriş kapısının tam karşısında toprak ve kerpiçten yapıldığını zannettiğim kısa duvar cephesini boyunca uzanan sedir benzeri yüksek bir basamak yaklaşık 60-70 cm genişliğindeydi. İçerisi temiz ve bakımlı görünüyordu. Ancak pencere kenarlarındaki tozlanmalar, eyvanda birikmiş kuru çalı ve yapraklar, uzun bir süredir buraya kimselerin uğramadığını gösteriyordu. 

Kulübenin hemen vadiye bakan tarafında, çıkış kapısının sağında birkaç dut ağacı vardı. Ağaçlık bölgenin bir kısmı yukarılardan gelen cılız derenin sularından hafif çamurlanmıştı. Dostlar küçük bir dut yeme molası verdiklerinde ben hala kulübeyi inceliyordum.

Günlerde inzivaya çekilmek için burada, bu çok zor yaşam koşullarında neler yaptığını, bir gününü nasıl geçirdiğini, gecelerinde doğanın iç içe giren bin bir çeşit farklı sesleri karşısında neler duyumsadığını anlamaya çalıştım. Kant’ın içimdeki ahlak duygusu ve üstümdeki gökyüzü beni akıl üstü bir hayretle Tanrının varlığının kaçınılmazlığını düşündürür derken bu derin iman ve bilgeliğin her bir inziva yönelişlerinde Keşiş’in iç dünyasında derin tefekkürle yol aldığı kalbi mütmaimliğe tercüman olabileceğini düşündüm.

Gecenin ve gündüzün her hangi bir vaktinde, güneşin batışında ve doğuşunda, Dolunayın denizdeki yansımasıyla serilen gümüş halıdan sonsuzluğa giden yolda, engin denizlerin, yemyeşil dağlarla buluşma senfonilerindeki tüm bu ritmik, nanosaliselik akışlarda Allah’ın varlığına, birliğine, mutlak kudretine, ulûhiyetindeki şaşmaz kontrolüne ve ubudiyetindeki mutlak terbiye ve düzenleyiciliğine beş duyu, temiz bir vicdan, berrak bir akıl ve kalp ile bakıp ta Allah’a hakkıyla iman etmemek mümkün değil.

Doğanın her bir yansıması insanın varoluş sancısına vahiy ikliminde dokunuşları, günlük hayatın Hayy’dan gelen Hu ’ya giden tüm dünyevi prangalarını biri bir kırarak özgürlüğün satın alınamaz, hiçbir dünyevi unsurla ayartılamaz güçlü esintileri ile ruhlarımızı buluşturduğunu Keşişlerin bu küçük kulübesinden sonsuza açtıkları pencerelerden anlayabiliyordum.

Benzer canhıraş çırpınmaları Hira mağarasına tırmanıp bir sabah namazı sonrası Mekke’nin zaman ve mekân üstü kalbi olan Kâbe’ye bakıp göz yaşları içerisinde geçen on beş asırlık zamanı ve buna şahitlik eden yıldızlarla dolu gökyüzünü, hala taptaze şahitliklerini koruyan çöl kumlarını, Acve hurmalarını, kuşaktan kuşağa aktaran devlerin atalarından aldıkları genetik bir miras olan sadakatini ve özlemini, varoluş özgürlüklerinin yeniden görünmez prangaların esaretine terk edilmişliğinin, müsrif şatafatlıklarla, zemzemin bile utandıran saraylar ve kibir dolu işgallerle kuşatıldığı Kabe ile bir seher vaktinde karşılıklı göz yaşları dökerek hissetmiştim. Hala kendi Hira’larımıza dönmeyecek miyiz ey insan..

Devam etmek umuduyla..                       

KEŞİŞ KEÇİ VE KEKİK-6
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

H24 Haber ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!