Türkiye gibi toplumlarda sosyopolitik değişimler yukarıdan aşağıya doğru dinamikler üzerinden şekillenir. Bu tür sosyolojik genetik, en büyük örgütlü güç olan devlet organizasyonun siyaset kurumu üzerinden toplumsal değişime yönelik kendi kontrol, denetim ve bu tür süreçlere yönelik her türlü detayları yönetme refleksleri, toplumsal sorunların ve değişimlerin yönünü, takvimini belirler.
Değişim ve çözüme dair temel yaklaşım, söylem ve kavramsal çerçeveler statükonun otoriterliği aratmayan irade ve aklı üzerinden üretilir ve sınırları belirlenir. Sürece etki edebilecek temel paydaşları da statüko akredite eder. Bu tür süreçlerin hangi aktörler üzerinden, nasıl bir stratejik planlama ile yürütülmesi gerektiğinin baskın gölgesini her aşamada, eylem, etkinlik, durum ve gelişme üzerinde hissettirir.
Bu tür bir sosyolojik genetik, kamu dışı sivil toplumsal aktörlerin kaygı ve güvensizliğini tetiklediği için soruna ve değişime yönelik sivil toplumsal katılım, etki ve refleksler zayıflar, ürkekleşir. Böyle bir iklim sosyal sorun ve değişimlerin birçok kırılma ve gelgitlere maruz kalmasını kaçınılmaz kılar. Dolayısıyla maddi manevi kayıp ve maliyetleri tüm toplumsal kesimlerin ödemesi kaçınılmaz olan ağır bedellere dönüştürür.
Kürt meselesi, PKK silahlı örgütlülüğü ile son yarım asırda ağır bedelleri gerisinde bırak önemli kırılma noktalarından biri olduğu konusunda her kes hemfikirdir sanırım. Genel anlayışlardan biri de PKK, Kürt meselesinde bir sebep değil, soruna yönelik kangrenleşen yanlış politikaların doğurduğu bir sonuçtur.
Yaşanan yarım asırlık süreç içerisinde köprünün altından çok sular gelip geçti. Birçok şey değişti, dönüştü. Tüm bu süreç içerisinde PKK uluslararası silahlı bir örgütlenme olarak öncelikle Ortadoğu’da ve dünya siyasetinde önemli bir aktör, kullanışlı bir kart oldu.
Türkiye siyaset tarihinin son yarım asırlık sürecinde PKK, legal ve illegal silahlı unsurları ile tüm yapıp ettikleri, iç politikanın kaderini belirleyen, büyük acılar, milyarlarca dolarlara varan kayıpların oluşmasını beraberinde getirdi. Can kayıpları dışında, büyük yoksulluk ve sosyal sorunlara yol açan iç ve dış göçler, silah, insan, akaryakıt ve uyuşturucu kaçakçılığı gibi suçların organize hale gelmesinde örgütün kaçınılmaz olarak bulaştığı ilişki ağlarının iç ve dış siyasette yarattığı handikaplar, kırılmaların ülke imajında oluşturulduğu görünmez kayıplar. Belki daha önemlisi illegal silahlı örgütlenmenin kaçınılmaz kıldığı terör ve tedhiş ortamı ve statüko aklının bununla mücadele etme bağlamında geliştirdiği güvenlikçi politikaların Türkiye temel hak ve özgürlüklerin gürleştirilmesi, katılımcı demokratik kültürün toplumsallaştırılması bağlamında heba edilen yılların oluşturduğu geri getirilemez kayıplar.
Kürt meselesinde normalleşmeye yönelik çabaların en önemli engellerinden biri olan PKK’nın silaha dayalı örgütlenme yapısının feshi odaklı ve yaklaşık iki yılı bulan yeni bir stratejik açılımla ilgili süreçte Türkiye siyasi tarihi açısından önemli bir dönüm noktasına gelindi. “Terörsüz Türkiye Hedefi” olarak devlet aklının tanımladığı sürecin kuşkusuz en güçlü aktörleri Cumhur İttifakı liderleri ve Abdullah Öcalan olarak görülebilir. Öcalan’ın PKK üzerindeki karizmatik önderlik gücü, en önemli direnç mahallesi olan milliyetçi kesimlerin liderliğini MHP üzerinden üstlenen Devlet Bahçeli’nin güçlü liderliği ile dengelenerek bugünlere gelindi.
“Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi” tanımlamasıyla oluşturulan komisyon sonuç raporları her ne kadar tüm şeffaflığı ile kamuoyu ile paylaşılmasa da iki önemli işlevi yerine getirdi. Komisyonun TBMM zeminde kurulması, sürecin şekillenmesine yönelik zeminin TBMM olmasını sağladı ki bu toplumsal tüm kesimlerin sahiplenmeleri açısından önemli bir farkındalık ve dokunuş oluşturdu. İkinci önemli misyon ise komisyonun hazırladığı raporda geleceğe dair yapılması beklenen, gerekli olan bir yol haritası sunması oldu.
Nitekim TBMM komisyonunun yol haritası ilk meyvesini verdi. Türkiye Siyasal tarihinde ilk kez PKK tasfiyesi odaklı olsa da Kürt meselesi ile ilgili normalleşmeye dair bir irade beyanı niteliği taşıyan yasal bir düzenlemeye gidildi. Bu yasal düzenlemenin TBMM’de kabul edilmesi bir dönemin sonu ve Kürt meselesine dair normalleşme ile ilgili yeni bir dönemin başlangıcı olarak tarihsel havsalada yerini alacak.
Ak parti dönemi veya öncesi yaşanan çeşitli deneyimlerde konu ile ilgi birçok yasal düzenlemenin doğrudan pişmanlık yasası ikliminde güvenlikçi politikaların bir taktiği olarak düzenlemelere gidilmesi sorunun çözümüne yönelik hiçbir etki yapmadı. Son olarak Ak parti iktidar döneminde, 2013-2015 Çözüm süreci kapsamında 10 Temmuz 2014 yılında çıkarılan ve hiç uygulanmayan “Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” sürecin geçmişindeki en kapsamlı düzenlemelerden biriydi. Ancak TBMM komisyon raporu doğrultusunda TBMM’ye sunulan yasal düzenleme diğerlerinden nitelik olarak daha farklı bir düzenlemedir ve doğrudan Kürt meselesini resmi olarak kabul eden ve normalleşmeye dönük bir iradeyi, devletin yapısal bir kabulü olarak resmi olarak tanımlanması anlamına gelir. Yasal düzenlemenin “Milli dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” olarak adlandırılması, bu sürece Abdullah Öcalan’ın doğrudan aktif olarak dahil edilmesi, Kürt meselesi ile ilgili yazı, düşünce beyanı, siyasal örgütlenme, sivil toplum mücadelesi bağlamında geçmişten günümüze ceza almış, tutuklanmış kişilerin bu yasal düzenleme ile cezalarının ertelenmesi ve cezalarının kaldırılması, somut silahlı suçların bireysel düzeyde kriminalize edilmesi yasal düzenlemenin niteliksel farklılıkları olarak görülebilir.
Yasal düzenlemenin yürüklüğe girmesi süreci en önemli risk alanlarından birini oluşturmaktadır. Kamu yetki ve sorumlulukları nihayetinde insanların uygulamaları ile hayata geçirilir. Devlet üstü düzey bürokrasisi, yargı ve mahkeme süreçleri yasal düzenlemenin uygulama alanları olarak karşınıza çıkar. Yasanın uygulamasında yetki ve sorumluluk taşıyan her bir yönetici ve yetkilinin Kürt meselesi ile ilgili oluşan iklime pozitif bir inisiyatifi yansıtabilecek teşvik ve motivasyona sahip olması için, tüm kamusal alanın bilgi ve bilinç düzeyinin güçlü bir devlet iradesi ortaya konularak arttırılması gerekir.
Dört önemli risk alanı olduğu görülür. Sürece dair tehdit oluşturan ve risk barındıran başlıca konuları şöyle sıralanabilir:
1. PKK örgütlü ilişki ağındaki sürece yönelik tepkileri olan kesimlerin olası provakatif girişimleri olacaktır. Bu türü olası durumlara yönelik yine üst düzey bir dikkat ve duyarlılık gereklidir. PKK’nın resmi olarak kendini fesih etmesi bu tür olumsuzlukları önemli oranda boşa çıkaracaktır. Ancak daha önemli olan provokasyona açık bu süreçleri daha korunumlu hale getirecek husus, yasal düzenleme uygulamalarında umut verecek olan güven ve iyiniyetli yapıcı bir iklimin inşa edilebilmesidir.
2.Geleceğe dair önemli risklerin başında, TBMM komisyonun yol haritası olarak belirlediği konulara yönelik somut adımların atılması beklentileridir. Yasal düzenlemenin odaklandığı alan olan PKK silahlı unsurların tüm bileşenleri ve örgütlü yapısıyla tasfiye edilmesi asla Kürt meselesinin normalleşmesi bağlamında yeterli değildir.
Vatandaşlık tanımından, anadil problemine birçok başlık, anayasal düzenlemelerde tüm kamu yönetim alanlarına yönelik yukarıdan aşağıya, eğitimden, tarihe, kültürden kimliğe birçok alanda normalleşmeye yönelik adımların atılması, yeni düzenlemelerin yapılmasına ihtiyaç olduğunu görülmesi gerekir.
3. Yaşana ortak geçmişin ardında bıraktığı ve derin polarizasyonlar oluşturan toplumsal kesimlerin ikna edilmesine yönelik sosyal empati çalışmalarıdır. Ölümlerin, kayıpların, göçlerin yaşandığı ağır psikolojik bagajların farkındalığı ve gerçekliği ile profesyonel yüzleşme süreçlerine ihtiyaç olduğunun altı çizilmelidir. Silahların olduğu süreçlerin kazananı olmaz. Akan kamların, göz yaşlarını dindirmenin yolu intikam duygularından değil, üst düzey empati, merhamet, af ve ortak acılı kederlerin paylaşılmasında geçer. Cumartesi anneleri ve Diyarbakır anneleri aynı sürecin acılarının, ağıtların biriktirdiği ortak ıstıraplardır. Bu bağlamda sürecin geleceği tüm bu yaşanmışlıklarla doğru yüzleşmeleri sağlayacak, psikolojik, sosyolojik dinamikleri sağlıklı, dikkatli yönetebilmekten geçer.
4.Üç faklı ülkede demografik dağılmı olan Müslüman Kürt halkının, Türkiye sürecinde yaşanan her gelişmenin buralarda bir karşılığı olacağı unutulmamalıdır. Dış politikanın Kürt fobisi aşılarak sürecin umut veren sinerjisi Müslüman Kürt halkının yaşadığı tüm coğrafyalara yansıtacak yeni bir dış politika duyarlılığına ihtiyaç vardır.
Sonuç olarak tarihi bir dönemeçten geçiliyor. Toplumsal değişimin evrensel temel hak ve özgürlükleri gürleştirecek, etnik, dini ve felsefi tüm farklılıkları birlikte yaşamanın en güçlü zenginlikleri olarak görecek paradigma bir değişime odaklanılmalıdır. Bu değişim paradigmasının temel ilke ve değerleri, barışa ve bir arda yaşamaya yönelik dinamiklerini, vahiy merkezli İslam’ı müktesebatın sahih otantik örnekliklerinde bulmak mümkündür.

