Bugün Türkiye’nin dört bir yanında “kültür festivali” adı altında sofralar kuruluyor. Sahne var, ışık var, protokol var… Ama bir şey yok: ruh yok.
Gastronomi dediğimiz şey; üç günlüğüne kurulan çadırlar, plastik tabaklar, ezbere yapılmış tarifler değildir. Gastronomi dediğin şey; annenin elinde yoğrulan hamur, ninenin sabah ezanında yaktığı ocak, ustanın teridir. Yani bu işin özü yaşanmışlıktır, gösteri değil.
Şimdi soruyorum:
Bugün kaç genç, kendi memleketinin gerçek yemeğini biliyor?
Kaçı Siirt’in, Ege’nin, Karadeniz’in kaybolan lezzetlerini tanıyor?
Cevap net: Bilmiyor.
Çünkü biz anlatmadık.
Çünkü biz korumadık.
Çünkü biz kolayına kaçtık.
Festival yaptık, fotoğraf çektik, sosyal medyada paylaştık… Ama o yemeğin hikayesini anlatmadık. O yemeğin neden yapıldığını, hangi yokluktan doğduğunu, hangi sabırla piştiğini kimseye öğretmedik.

Bakın açık konuşuyorum:
Bu iş sahneyle, sponsorlukla, pankartla olmaz.
Bu iş ocakta olur, evde olur, ustada olur.
Eğer gerçekten bir şey yapmak istiyorsak, gençlere şunu vermek zorundayız:
Tarif değil, karakter.
Yemek değil, hikâye.
Sunum değil, kültür.
Bugün kaybolan yemekler aslında kaybolmadı.
Biz onları terk ettik.
Bir perde pilavı, bir ot yemeği, bir taş fırın ekmeği… Bunlar sadece yemek değil. Bunlar bu toprakların hafızası. Ve hafıza kaybolursa, geriye sadece boş tabak kalır.
Gençlere sesleniyorum:
Trend olanın peşinden gitmeyin.
Kendi kökünüzün peşinden gidin.
Çünkü geleceği kuracak olan şey, geçmişten gelen sağlam bir mutfaktır.
Ve biz ustalara da sözüm var:
Artık saklamayı bırakın.
Bildiklerinizi paylaşın.
Çünkü bu bilgi sizinle mezara giderse, bu toprakların lezzeti de sizinle gömülür.
Gelecek dediğimiz şey, aslında geçmişin devamıdır.
Eğer biz geçmişi doğru taşımazsak, gelecek dediğimiz şey sadece taklit olur.
Son söz net:
Gastronomi moda değildir. Gastronomi mirastır.
Ve miras, gösteriyle değil, emekle yaşar.




