Engin lacivert deniz, masmavi gökyüzü ve martılar insan rununa özgürlük esintisi veren eşişiz buluşmalar senfonisi. Gelibolu yarımadası Kuzey Ege denizi Saros körfezi tarafından Gökçe adanın uzaklardaki sisli, heybetli görüntüsüne doğru yola koyulduk. Deneyimli yolcular ellerindeki küçük poşetlerde beraberinde getirdikleri küçük ekmek parçaları, simit kırıntıları ile martıların birebirleri ile olan karın doyurma savaşlarını kızıştırarak cep telefonlarından anılarına selfi kareleri ekleme yarışındalar.
Saat on iki feribotunu kaçırmanın bir avantajı olarak saat üç feribotuna ilk alınanlardan olduk. İlk olmanın verdiği avantajı kullanarak kapalı alanda en manzaralı ve sınırlı sayıda olan masalı bir alana karşılıklı yerleştik. Feribot içindeki kafeteryadan demli çayalar ve atıştırmalık bir şeyler eşliğinde devam eden yolculuğun Gökçeada’ya yaklaştığımız son bölümünde güvertede açık alanda rüzgârın ve dalgaların üç boyutlu, işitsel, görsel ve dokunuşsal ritimlerinde Gökçeada’ya ayak bastık. Küçük bir liman bölgesinde araçların park edebildikleri alanlar dışında bir iskele içinde ve biri de dışında iki adet çay bahçesi, giden ve gelen yolcuların bekleme ve dinlenme alanları olarak hizmet veriyordu.
Gökçeada Çanakkale’ye bağlı bir ilçe statüsündeydi. İlçe merkezi liman bölgesine yaklaşık dört, beş kilometre uzaklıkta adanın orta iç taraflarında kalıyordu. Araçla ilçe merkezine kısa bir süre sonra ulaştık ve apart olarak kiraladığımız adanın diğer ucunda yaklaşık on beş kilometre uzaklıkta Uğurlu köyüne gitmeden önce birkaç günlük kahvaltı, sebze-meyve ve kimi temizlik ihtiyaçları da dahil olmak üzere küçük bir alışveriş yapmamız gerekiyordu. Üç harfli marketlerin şubeler buralara kadar gelmişti. Kısa sürede ihtiyaçlar için alışverişi tamamladık ve ada merkezinde minaresi uzaktan görünen camiye doğru namaz kılmak için yürümeye başladık. Bu arada caddeler, sokaklar oldukça sakin ve hareketsizdi. Deneyimli dostlar tatil sezonunun henüz tam olarak başlamadığını bu nedenle yoğunluğun fazla olmadığını ifade ettiler.
İlçe merkezinde bulunan üç camiden bir olan Fatih Cami, klasik Osmanlı mimarisinin tüm özelliklerini taşıyan 1967 yılında yapılmış bir yapı. Bahçe şadırvanında abdest alıp güneş altında doğal kurulanmayı beklerken çevrede bulunan ağaçları, asma ve çeşitli çiçekleri inceliyor ve düzenli bakım ve temizliğinin yapıldığını görmek ayrı bir hoşnutluk veriyordu.
İkindi namazı cemaatin çıkışına denk gelmiştik. Birçok yerde olduğu gibi caminin büyüklüğü ile orantısız birkaç yaşlı kişinin dışında okul tatili sonrası cami bahçesini oyun oynayan on-on iki yaşlarında birkaç çocuk da cemaate katılmıştı. Çocukluk yıllarında çeşitli vesilelerle cami kültürüyle tanışmak insanın tüm hayatında olumlu olumsuz iz bırakan yaşanmışlıklar oluşturur. Öfkeli bir cami hocası sizi cami gibi mekanlardan bir ömür boyu fersah fersah uzaklaştırırken, davet ve iyi örneklik rol modelinin tüm merhamet, şefkat, sabır ve sebatını kuşanmış hocalar size camileri bir ömür boyu hayatınızın en değerli mekanları olarak ruhunuza kodlayarak, yol gösterecek, en zor zanlarınızda sığınılacak mekanlara dönüştürecektir.
Şadırvandan kalkmak üzereyken genç sakallı birinin bahçeden cami dış kapısına doğru yürüdüğünü gördüm. Cami imamı olduğunu tahmin ettiğim ve yanılmadığımı sonradan anladığım gence yakınımdan geçtiği sırada seslendim ve buraya birkaç dostla gezmeye ilk kez geldiğimizi birkaç bilgi almak istediğimi söyledim. Adının Yusuf olduğunu ve caminin müzezzini olarak görev yaptığını, Vanlı olduğunu öğrendim. Vanlı bir Kürt olması beni hem sevindirdi hem de biraz şaşırttı. Çünkü genellikle imamlar ve öğretmenler kendi doğdukları memleketlerde görev yapmayı tercih ederler.
Yusuf Hoca ile Kürtçe biraz hal hatır sorup burayı neden tercih ettiğine dair kısa bir hasbihalden sonra asimile olmuş bir Zaza olarak artık Kürtçemin diğer bilgi almak için soracağım sorulara yetmeyeceğini bildiğimden Türkçe konuşma kanalına geçtik.
Gökçeada ile ilgili gezilecek görülecek yerler hakkında sorular sordum. Yusuf Hoca Gökçeada’nın ağırlıklı olarak bir Rum coğrafyası olduğunu, Adının tarihte bilinen adının İmroz olduğunu, 1970 yılında adanın isminin Gökçeada olarak değiştirildiği bilgilerini verdi. Bu nedenle adada ağırlıklı olarak Rum kültür ve tarihine ait yerler bulunduğunu ilçe merkezinin çevresinde on adet köyün üç yüz altmış çepeçevre dağıldığını, özellikle Zeytinliköy, Kaleköy ve Tepeköy’ün hala eski Rum köyleri olarak dokusunu koruduklarını ve buraların görülebileceğini anlattı. İlçe merkezinde ve köylerde tarihi kiliselerin ve manastırların bulunduğunu bunların bir kısmının hala hizmet verdiğini ifade etti. Ayrıca Gökçeada kültürü denilince ilk sıralarda gelen çamaşırhaneler denilen yerlerin de görülebileceğini belirtti.
İlçe merkezinde Pazar günleri yerel ürünlerinde satışının yapıldığı ilçe pazarının kurulduğunu, adanın dağlık coğrafyasında zeytinin önemli bir yeri olduğunu belirtti. İnsanlığın yerleşik tarihi kadar eski bir tarihi olan zeytinin çokluğu, Gökçeada’nın Ege bölgesinin karakteristik bir parçası olduğunu söylenebilir. Zeytin Anadolu gibi birçok kadim coğrafyada evcilleştirilmiş ilk bitkilerden. Kuran’da da Tin suresi içinde zeytine yemin edilerek insan yaşamındaki önemine dikkat çekilir.
Yusuf Hoca son olarak adanın oğlaklarının ve oğlak etinin ve dağlarda doğal bir bitki örtüsü olan kekik otunun meşhur olduğu bilgisini paylaştı. Tüm Oğlakların adanın her tarafında serbestçe dolaştığını ifade etmesi ayrıca dikkatimi çekmişti. Yusuf Hoca ile bu küçük tanışma ve sohbet sonrası vedalaştık. İkindi namazı için camiye yöneldiğimde dostların namaz tamamlayıp cami bahçesindeki küçük çay ocağından taze çayları yudumlamaya başlamışlardı bile.
Namaz sonrası küçük bir ilçe turu ile aracı park ettiğimiz yere ulaştık. Uğurlu köyü yaklaşık on beş kilometre uzaklıkta adanın güneybatı ucunda bir konumdaydı. Yaklaşık on saatlik bir yolculuğun yorgunluğunu hissetmeye başlamıştık. Gezinin planlamasını üstlenen dostumuz akşam yemeğini ilçe merkezinde bir restoranda yiyip köye geçmemizi önerdi. Kabul ettik. Lahmacun tutkusu olan dostumuzun önerisiyle fırını olan bir lokantanın üstü kapatılmış açık hava bölümünde bir masada siparişlerimizi verdik. Neredeyse tüm yeme-içme hizmeti veren tesislerin tümünde ‘Oğlak tandır’ yazılı farklı ve dikkat çekici kontrast renklerde büyük pankartlar asılıydı. Akşam yemeklerini belli bir yaştan sonra ağır tutmamak gerekir. Her birimizin şekeri, kolesterol ve tansiyonu çeşitli düzeylerde sağlık sorunu olarak alarm vermeye başlamıştı.
Hafif siparişlerin yanı sıra ortaya adanın meşhur dağ kekikli oğlak tandırını sipariş vererek tadımlık test etmeye karar verdik. Bu arada küçük adanın dağlık coğrafyasında oğlakların bir ağıl olmadan serbestçe her tarafta dolaştıklarını, adanın doğal ortamında kekik, zeytin ve dut ve diğer ağaç yaprakları ile beslendiğini, doğal tatlı su derelerinden içtiklerini ve bu nedenle oğlak etinin kendine özgü farklı bir lezzette olduğunu adanın yerlileri ile yaptığımız küçük sohbetlerden öğrendik.
Oğlak tandır, Oğlak etinin kekik ve zeytinyağı ile terbiye edilerek ateşin doğrudan temas etmediği yüksek sıcaklıktaki bir fırın boşluğunda pişirilmesi şeklinde yapılıyordu. Oğlak tandır, yağlı yağsız, kemikli kemiksiz parçalardan oluşmuş porsiyonlarda, üstüne kekik otu ve kenarlarına çiğ domates, yeşilbiber, soğan sövüşleri ve isteğe göre ağırlıklı olarak bulgur pilavı ile servis ediliyordu.
Karacadağ’ın eteklerinden Fırat’ın havzalarına uzanan doğduğum toprakların çocukluk yıllarında unutulmaya yüz tutmuş oğlak ve keçi eti tatlarının ağır kokusunun iticiliğinin önyargısında oğlak tandıra tattım. Kekiğin baskın aroması ve iyi pişmiş susuz etin tadı çok daha lezzetli geldi bana. Üstelik ticari bir orta sınıf restoranın özensizliğinde olmasına rağmen oğlak tandırın kendi otantik, doğal ve organik malzemeler ve odun ateşinde pişirilmesi ile ortaya çıkacak lezzettin Gökçeada’nın kendisiyle övünülen bir gastronomi alanında tescil edilebilecek bir yemek olacağını söyleyebilirim.
Yemek sonrası kalacağımız apartın bulunduğu Uğurlu köyüne doğru yola çıktığımızda akşam güneşi batmaya doğru yüz tutmuş kızıl ışıkları ile tüm doğayı bir annenin ninnisindeki merhamet, şefkat titizliği ile okşayarak, sarıp sarmalayarak gecenin kollarına teslim etmeye hazırlanıyordu. Devam etmek umuduyla..

