İhanet kelimesi, Kürt halkının tarihsel anlatısında ve toplumsal hafızasında çok köklü bir yere sahip; adeta nesiller boyu aktarılan ortak bir sızı gibi.
Tarihsel perspektiften baktığımızda Orta Doğu gibi jeopolitik dengelerin sürekli değiştiği bir coğrafyada, büyük devletlerin stratejik hamleleri arasında kalan halklar çoğu zaman benzer duygular yaşar.
Çatışan çıkarların ortasında, verilen sözlerin reel politikaya kurban edilmesi, halk nezdinde “ihanet” olarak kodlanıyor.
Tarih tekerrür ediyor. Kendi topraklarında sakıncalı görülüp katliamlarla yüz yüze kalmak, göç yollarına düşmek adeta Kürtlerin kaderi.
Coğrafya kaderdir sözünün en sert hissedildiği yerlerden biridir Orta Doğu.
Bu coğrafyada Kürt olmak her ideolojinin ‘güvenlik parantezine’ alınmaktır. Kürde karşı tüm ideolojiler kardeş olur.
Suriye’de camilerde Enfal Suresi’nin okunması istenerek Kürtlere Enfal soykırımı hatırlatıldı.
Kürtler açısından Enfal, Saddam Hüseyin rejiminin 1986-1989 yılları arasında Irak’ta Kürtlere karşı yürüttüğü sistematik yok etme ve soykırım politikasının adıdır.

Şara Enfal ismini yeniden dolaşıma sokma cüretini kimden alıyor?
Türkiye’de ise eş zamanlı olarak kimi İslamcı çevrelerce Furkan günleri (Yevmü’l Furkan) bağlamından koparılarak tedavüle sokuldu. Kürtler her daim bu çevrelerce şüphe kaynağıydı. Kürtler adına hak talep edenler bunların gözünde ya emperyalizm işbirlikçisi ya da Siyonizm ajanıydı.
Maskelerin düştüğü bir zaman diliminden geçiyoruz.
ABD’nin bölgedeki pragmatik yaklaşımı ile Kürtlerin beklentileri arasında uçurum vardı. Orta Doğu tarihinde sıkça rastlanan bir senaryo.
Suriye sahasında Kürtlerin aleyhine şekillenmesine neden olan temel dinamikler:
ABD, yıllardır “en yakın müttefiki” olarak konumlandırdığı SDG ile olan ilişkisini, Trump yönetiminin pragmatik yaklaşımıyla birlikte yeniden tanımladı.
Washington, Şara yönetimini Suriye’nin meşru otoritesi olarak tanımaya başlaması SDG için çanların çalmasının başlangıcı oldu. Artık ABD için vekil güç Şara yönetimi idi.
ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın “artık SDG ile değil, Şam ile ortağız” açıklaması Kürtlerin bir “güvenlik aktörü” olarak görüldüğü dönemin kapandığını resmen ilanıydı. Zira SDG’nin meşruiyeti IŞİD’le mücadeleden kaynaklanıyordu. Görülüyor ki ABD bu ihtiyacı başka aktörlerle karşılamayı düşünüyor.
2014’te IŞİD’le mücadelede “dünyayı kurtaran” kahraman olarak sunulan SDG artık ABD için miadını doldurmuştu. Bu da ABD stratejisinin, Kürtleri Suriye’de kalıcı ve bağımsız bir siyasi gelecek sunmayı amaç edinmediğini gösteriyor.
Kaldı ki ABD’nin SDG’ye verdiği destek asla Kürt özgürlük projesi niteliğinde değildi. Kürtlerce böyle algılandı. Veya böyle olmasını istediler.
SDG liderliği, dünyaya kahraman olarak pazarlandığı zaman diliminde sahip olduğu askeri gücü siyasi bir kazınma dönüştüremedi. Bunun nedenleri yazmak bu yazının konusu değil.
18 Ocak 2026’da Şam yönetimi ile SDG arasında varılan anlaşmada, Kürtlerin yıllardır büyük bedeller ödeyerek inşa etmeye çalıştığı “Özerklik” hayalinin büyük ölçüde rafa kaldırıldığı görülüyor.
Şu anki tabloda Kürtlere sunulan “havuç”, vatandaşlık hakları, dilsel özgürlükler ve yerel temsil gibi kültürel haklar.
Ancak bu, Kürtlerin talep ettiği siyasi statüden (özerklik veya federasyon) çok uzak. Merkeziyetçi bir yapının içinde “erimeyi” ifade ediyor.
Kürtlere dayatılan ya merkezi idareye biat veya tasfiye.
Bu durum, Kürtlerin tarihinde sıkça yaşadıkları “ büyük güçlerin stratejik çıkarları değiştiğinde masada yalnız kalma “döngüsünün yeni bir versiyonudur.
Kürtler “silahlı güçle özerklik dönemini kapatıp “ Suriye’nin asıl unsuru olarak anayasal bir kimlik kazanma sürecine girdi. Bu, kısa vadede bir “kayıp” olarak görülse bile uzun vadede daha sürdürülebilir bir kazanıma dönüşme potansiyeline sahip.
SDG ve Şam arasında imzalanan 14 maddelik entegrasyon anlaşması, Türkiye’nin güvenlik kaygılarını gideren ve Kürtlerin taleplerini sivil alana kanalize eden bir “orta yol” olarak kurgulandı.
13 sayılı kararnameyle tanınan Kürtçe eğitim ve vatandaşlık gibi haklar, toplumsal sözleşmeden ziyade, bir ihsan/lütuf olarak sunuldu.
Orta Doğu’nun bir gerçeği olan “kurumsallaşmış demokrasi” eksikliği ve “tek adam/lider” üzerine kurulan siyaset anlayışı pekala bir sabah bir kararnameyle verilen bir hakkın, bir başka sabah konjonktür değiştiğinde aynı hızla geri alınabildiği bir coğrafyadır.
Demokrasinin olmadığı Suriye gibi ülkelerde haklar genellikle güç dengelerine bağlıdır.
Yarın Kürtler askeri bir güç olmaktan çıktıktan sonra bu kültürel haklar “gereksiz bir yük” olarak görülebilir.
Kaldı ki Şara’nın geldiği selefi yapı seküler Kürt siyasi hareketi ile doku uyuşmazlığı yaşayabilir.
Yeni anayasa yazılana kadar her şey pamuk ipliğine bağlıdır.
Orta Doğu’da hukuk yoktur sadece güç dengesi vardır.
22 Ocak 2026’da Erbil’de gerçekleşen Barrack-Abdi görüşmesi, aslında Suriye sahasında kartların henüz tamamen dağıtılmadığını, Kürtlerin teslimiyetçi bir anlayışı kabul etmediğini gösteriyor.
Kürt halkı oyun dışı değil hala masada. Ama masada bir metinle kalkmıyor.
İkiyüzlü ABD, Kürtleri hala bir denge unsuru olarak tutmaya devam ediyor.
Erbil’de yapılan görüşmede sadece “ateşkesin devamı” noktasında bir mutabakatın alınmış olması, Kürtlerin pazarlık sürecinde direndiğinin göstergesi.
Esasen Erbil’de buluşmanın sembolik anlamı büyüktür.
Bu SDG’nin salt Şam’ın bir “alt birimi” olmayı kabul etmediğini, hala uluslararası aktörlerle doğrudan temas kurabilen siyasi bir irade olduğunu gösteriyor.
SDG’nin elindeki askeri gücü ve coğrafi kontrolü pazarlık masasında bir koz olarak kullanmaya devam ediyor.
14 maddelik anlaşma Kürt cenahınca sadece bir “niyet mektubu” olarak kabul edilmiş olacak ki Erbil’de Tom Barrack ile Mazlum Abdi tekrar bir araya gelme ihtiyacı duydu.
Ayrıca Mesut Barzani’nin arabuluculuğu Kürtler için büyük bir moral üstünlüğü sağlıyor.
ABD’nin nihai kararı henüz vermediği görülüyor. Zira Pentagon, kongre ve bölgesel müttefikler karar alınmada hayli etkin.
Bu da Kürtler için bir “pazarlık” alanı açıyor. Mücadele diploması alanına yoğunlaşmalı.
Kürtler diplomatik kanalları kullanarak “kararname” değil, ABD ve uluslararası güçlerin garantörlüğünde bir statü elde etmeye çalışmalıdırlar.
Mesut Barzani’nin uluslararası arenadaki temaslarını bu yönlü okumak gerekir.
Suriye sahasındaki sıkışmışlık halini aşabilecek “anahtar” aktör Erbil (Mesut Barzani) olduğunu Mazlum Abdi fark etmiş olmalı.
Barzani’nin bölgedeki meşruiyeti Şara nezdinde de çok yüksek.
Barzani gibi hem mücadele geleneğinden gelen hem de devlet tecrübesi olan ve dünya başkentlerinde ağırlığı bulunan bir liderin devrede olması Kürtlere umut aşılamıştır.
Mazlum Abdi’nin Erbil referanslı makas değişikliği hem pragmatik bir zorunluluk hem de sahada hayatta kalma stratejisi olarak okunmalı.
SDG liderliği geleceğini ABD’nin çıkarlarına endekslediğinin faturasını ödediğinin bilincine vardığı görülüyor.
Türkiye’nin kırmızı çizgilerinin SDG’den de eski olduğu hesap edilmeliydi.
Ankara baskısı olmasaydı ABD Kürtleri yarı yolda bırakır mıydı? Veya Şara, Kürtlere karşı bu denli tavizsiz, üstenci bir tavır takınabilir miydi?
Öte yandan Öcalan ideolojisinin, ekolojik bir Cumhuriyetin, Komünalizmin saha gerçekliğiyle örtüşmediği gerçeği geç de olsa fark edilmiş olması önemli. Arap aşiret liderlerinin demokratik kültürle tanışmalarına onlarca yıla ihtiyaç var.
Ayrıca Barzani’yle geliştirilen işbirliği Kürtlerin Suriye’deki varlığını “terör” parantezinden çıkarıp “anayasal bir hak öznesi” haline getirme çabasıdır.
Barzani, sadece bir lider değil aynı zamanda dünya başkentlerinde “Kürtlerin rasyonel yüzü” olarak kabul edilir.
Abdi, Türkiye ve Şara yönetiminin baskısını Erbil’le birlikte daha kolay göğüsleyebileceğini gördü. Bu aynı zamanda SDG’yi ideolojik yalnızlıktan çıkarıp bölgesel bir aktöre dönüştürdü.
Biz sadece ideolojik bir grup değiliz, bölgesel dengelerin ve Kürt ulusal birliğinin bir parçasıyız mesajını da içeriyor.
Sonuç olarak Mesut Barzani’nin dünya siyasetinde en çok saygı duyulan ve sözü dinlenen bir lider olması ona doğal garantör vasfı yüklüyor.
Türkiye, bölge Kürtlerini merkeze alan kapsayıcı bir “bölgesel hamilik” rolü üstlenebilirdi.
Türkiye ise statü karşıtlığına odaklandı ve Kürtlerin her türlü siyasi kazanımını bir “beka sorunu” olarak kodlayarak kendi Kürtleriyle de duygusal kopuşu hızlandıracak bir yola girdi.





