Türkiye’de tartışılan kurumların başında kuşkusuz üniversiteler birinci sırada yer almaktadır. Bu durum, dün de böyleydi, bugün de böyledir, belki yarın da böyle olacaktır.
Üniversite de, toplumumuz gibi, toplumumuzun tüm kurumları gibi, özellikle öbür öğretim ve eğitim kurumlarımız gibi, Tanzimat’tan bu yana, krizler içinde büyük sıkıntılar yaşamakta ve sarsıntılar geçirmektedir.
Ara sıra kendi kendimize sormamız lazım: Hayatımızda ne eksiğimiz vardı ki, fert ve kurum olarak bu noktaya geldik? Ya da bu ülke, neden bu hale geldi? Her türlü hile, kul hakkına tecavüz ve gayrimeşru davranış ve eylemlerin egemen olduğu, hatta devlet kurumlarında çalışanlara bulaştığı ve yaşandığı böyle bir duruma toplum, durup dururken nasıl geldi?
Toplum da insan kaderine benzer bir kaderle yükümlüdür. Doğruluk ve dürüstlüğün özünü oluşturan inanç ve ahlak çekirdeği, saflık ve samimiliğini korudukça, ondan gelen bir ışıkla toplumun ruhu ve kalbi aydınlandıkça, hayatta gelip geçen pürüzler giderilebilir, dalgalanmalar karşılanabilir ve tehlikeler önlenebilir. Ancak çağımızdaki hızlı değişiminin baş döndürücülüğünde toplumu ayakta tutan inanç, ahlak ve umut aşkı tahrip olursa, toplumlar için artık tehlike çanları çalıyor demektir.
Şimdi sizi elli yıl öncesine götürerek tüm ülkede sayıları beşi geçmeyen üniversiteler içinde önemli bir konumda bulunan İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde yaşanan bir olayı gündeme taşımak istiyorum. çürümüşlüğün geldiği nokta ve boyutunu sizlerle paylaşmak istiyorum.
Yaşadığım ortam ve olayları dile getirmekten amacım, bir kişiyi veya kişileri asla kötülemek değildir. Gayem, üniversitede yaşanan ya da tanık olduğum olayları abartmadan olduğu gibi dile getirmek ve gündeme taşımaktır. Bu da ister istemez bazı kişi ve olayları anlatma noktasına getiriyor bizi… Çünkü yaşananlar, sadece doğayla, bitkiyle ve cansız eşyayla insan arasında geçmiyor. Yaşanan olaylarda temel özneyi oluşturan insandır ve insanlar arasında geçiyor tüm bu olup bitenler…
Yaşananların bir yanında biz varsak, öte yanında başkaları vardır. O günkü üniversitede yaşanan olumlu ya da olumsuzlukları veya ahlaki durumu yansıtmaktan amaç, geçmişi asla kötülemek değildir. Gelecekte bu tür hatalara mümkün olduğu kadar düşmemek ya da kaçınılması için bunları dile getirmek ve gündeme taşımaktır. Zaten yaşadıklarımızı anlatmaktan ve yazmaktan amaç ta budur. Geçmişin tecrübelerinden yararlanmak, acılarından ibret almak ve hatalarına bir daha düşmemek…
Sene, 1976, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde Eski Türk Edebiyatı kürsüsünde asistan olarak çalışmaktayım. Kürsü başkanımız Prof. Dr. Abdülkadir Karahan’dır. Katıldığı her toplantıda ya da karşılaştığı her kişiye kürsü başkanı olduğunu ve Hadis alanında da ülkede tek otorite olduğunu dile getirmekte ve bağıra bağıra bu durumunu ilan etmektedir.
O günlerde Kültür Bakanlığı koltuğunda Rıfkı Danışman oturmakta ve bu bakanlık işlerini başarıyla yürütmektedir.
Zamanına göre Kültür Bakanlığı bünyesinde birçok hayırlı işlere imza atmış olan bir bakandır Rıfkı Danışman. Onun bu yönünü duyan ve bilen Karahan Hoca bir teklifle bakanın karşısına çıkar ve İstanbul kütüphanelerinde bulunan el yazması eserlerin bir kataloğunu çıkararak bunları bilim ve edebiyat dünyasına sunmak istediğini ballandıra ballandıra anlatır Bakana…
Güçlü bir ekiple, aynı zamanda Arapça, Farsça ve Osmanlıcayı çok iyi bilen bir gruptan oluşan kolektif ve yorucu bir çalışmayla ancak yapılabilecek bir iştir bu… Hoca, bakana üç asistanı olduğunu ve Eski Türk Edebiyatı alanında tez çalışması yapmak isteyen onlarca öğrencisi bulunduğunu söyleyerek bakanı bu işe ikna eder.
Belki yeni nesiller bilemeyeceklerdir kütüphanelerde bulunan ve eski dilde yazılmış olan mesneviler, beyit halinde ve manzum şekilde kaleme alınan eserlerdir. İstanbul kütüphanelerinde bu şekilde kaleme alınmış sayısız eserler bulunmaktadır.
Karahan Hoca, Bakan Rıfkı Danışman’ı ikna etmek suretiyle bu proje için o zamanın parasıyla elli bin Türk lirası bir miktarı almayı başarır. O günkü şartlarda bu meblağ oldukça büyük bir meblağdır. Asistan olarak bizim o dönemde bin lira maaş aldığımız hesaba katılırsa bu parayla günümüzde iki lüks apartman dairesi rahatlıkla alınabilecek bir miktar demektir.
Bu paranın hemen alınması için de müsteşar yardımcısı Şerif Yener Bey devreye girer. Şerif Bey, Urfalıdır ve hocanın hemşerisidir. Ancak onun da bir ricası vardır hocadan. Kızı Ankara Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nin son sınıfındadır. İstanbul Edebiyat Fakültesine geçiş yaparak ismi ve şöhreti olan buradan mezun olmayı hayal etmektedir. Çünkü o dönemde İstanbul’dan mezun olmak, bir ayrıcalıktır. Neden olmasın bu nakil? Hande Yener adındaki kızımız, nakil için hemen işlemlere başlar ve üniversiteler arasındaki geçiş işlemleri tamamlanır ve kısa sürede Hocanın başında bulunduğu İstanbul Edebiyat Fakültesi Eski Edebiyat Kürsüsü’ne nakli gerçekleşir ve bir sene sonra da rahatlıkla bu fakülteden mezun olur.
Elli bin Türk Lirasını alan Hoca, pür neşe İstanbul’a döner. İlk haftasında Arapça, Farsça ve Osmanlıcayı iyi bilen biri olarak benim başkanlığımda H. Türkay Gültekin ve Şeyma Güngör adında iki asistan ve bazı talebelerden oluşan bir grupla Fatih Millet Kütüphanesi’nde işe hemen başladık. Hoca da bizimle beraberdir ve çay içmek için müdürün odasına geçti. Öğlene kadar çalıştık. Öğlenden sonra Fakülteye döndük. Bu çalışma, bizim ilk ve son çalışmamız oldu ve bir daha kütüphanelere ayak basmak nasip olmadı bize. Daha sonraki günler ve senelerde Hoca’nın bu paradan tez çalışması yapabilmeleri için bir iki yoksul öğrenciye yardım ettiğini duyduk. Bu para, Hocanın zimmetinde kaldı ve üstüne bir bardak soğuk su içerek kendisine helal etti. Ülke, bugün durup dururken bu hale gelmedi ve kurumlar da bugün yaşadığımız korkunç çürümüşlüğe hemen bulaşmadı. Balık baştan kokar diye bir atasözü boşuna söylenmemiştir.
Türkiye’de tartışılan kurumların başında kuşkusuz üniversiteler birinci sırada yer almaktadır. Bu durum, dün de böyleydi, bugün de böyledir, belki yarın da böyle olacaktır.
Üniversite de, toplumumuz gibi, toplumumuzun tüm kurumları gibi, özellikle öbür öğretim ve eğitim kurumlarımız gibi, Tanzimat’tan bu yana, krizler içinde büyük sıkıntılar yaşamakta ve sarsıntılar geçirmektedir.
Ara sıra kendi kendimize sormamız lazım: Hayatımızda ne eksiğimiz vardı ki, fert ve kurum olarak bu noktaya geldik? Ya da bu ülke, neden bu hale geldi? Her türlü hile, kul hakkına tecavüz ve gayrimeşru davranış ve eylemlerin egemen olduğu, hatta devlet kurumlarında çalışanlara bulaştığı ve yaşandığı böyle bir duruma toplum, durup dururken nasıl geldi?
Toplum da insan kaderine benzer bir kaderle yükümlüdür. Doğruluk ve dürüstlüğün özünü oluşturan inanç ve ahlak çekirdeği, saflık ve samimiliğini korudukça, ondan gelen bir ışıkla toplumun ruhu ve kalbi aydınlandıkça, hayatta gelip geçen pürüzler giderilebilir, dalgalanmalar karşılanabilir ve tehlikeler önlenebilir. Ancak çağımızdaki hızlı değişiminin baş döndürücülüğünde toplumu ayakta tutan inanç, ahlak ve umut aşkı tahrip olursa, toplumlar için artık tehlike çanları çalıyor demektir.
Şimdi sizi elli yıl öncesine götürerek tüm ülkede sayıları beşi geçmeyen üniversiteler içinde önemli bir konumda bulunan İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde yaşanan bir olayı gündeme taşıyarak çürümüşlüğün geldiği nokta ve boyutunu sizlerle paylaşmak istiyorum.
Yaşadığım ortam ve olayları dile getirmekten amacım, bir kişiyi veya kişileri asla kötülemek değildir. Gayem, üniversitede yaşanan ya da tanık olduğum olayları abartmadan olduğu gibi dile getirmek ve gündeme taşımaktır. Bu da ister istemez bazı kişi ve olayları anlatma noktasına getiriyor beni… Çünkü yaşananlar, sadece doğayla, bitkiyle ve cansız eşyayla insan arasında geçmiyor. Yaşanan olaylarda temel özneyi oluşturan insandır ve insanlar arasında geçiyor tüm bu olup bitenler…
Yaşananların bir yanında biz varsak, öte yanında başkaları vardır. Amaç, o günkü üniversitede yaşanan olumlu ya da olumsuzlukları veya ahlaki durumu yansıtmaktan amaç, geçmişi asla kötülemek değildir. Gelecekte bu tür hatalara mümkün olduğu kadar düşmemek ya da kaçınılması için bunları dile getirmek ve gündeme taşımaktır. Zaten yaşadıklarımızı anlatmaktan ve yazmaktan amaç ta budur. Geçmişin tecrübelerinden yararlanmak, acılarından ibret almak ve hatalarına bir daha düşmemek…
Sene, 1976, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde Eski Türk Edebiyatı kürsüsünde asistan olarak çalışmaktayım. Kürsü başkanımız Prof. Dr. Abdülkadir Karahan’dır. Katıldığı her toplantıda ya da karşılaştığı her kişiye kürsü başkanı olduğunu ve Hadis alanında da ülkede tek otorite olduğunu dile getirmekte ve bağıra bağıra bu durumunu ilan etmektedir.
O günlerde Kültür Bakanlığı koltuğunda Rıfkı Danışman oturmakta ve bu bakanlık işlerini başarıyla yürütmektedir.
Zamanına göre Kültür Bakanlığı bünyesinde birçok hayırlı işlere imza atmış olan bir bakandır Rıfkı Danışman. Onun bu yönünü duyan ve bilen Karahan Hoca bir teklifle bakanın karşısına çıkar ve İstanbul kütüphanelerinde bulunan el yazması eserlerin bir kataloğunu çıkararak bunları bilim ve edebiyat dünyasına sunmak istediğini ballandıra ballandıra anlatır Bakana…
Güçlü bir ekiple, aynı zamanda Arapça, Farsça ve Osmanlıcayı çok iyi bilen bir gruptan oluşan kolektif ve yorucu bir çalışmayla ancak yapılabilecek bir iştir bu… Hoca, bakana üç asistanı olduğunu ve Eski Türk Edebiyatı alanında tez çalışması yapmak isteyen onlarca öğrencisi bulunduğunu söyleyerek bakanı bu işe ikna eder.
Belki yeni nesiller bilemeyeceklerdir kütüphanelerde bulunan ve eski dilde yazılmış olan mesneviler, beyit halinde ve manzum şekilde kaleme alınan eserlerdir. İstanbul kütüphanelerinde bu şekilde kaleme alınmış sayısız eserler bulunmaktadır.
Karahan Hoca, Bakan Rıfkı Danışman’ı ikna etmek suretiyle bu proje için o zamanın parasıyla elli bin Türk lirası bir miktarı almayı başarır. O günkü şartlarda bu meblağ oldukça büyük bir meblağdır. Asistan olarak bizim o dönemde bin lira maaş aldığımız hesaba katılırsa bu parayla günümüzde iki lüks apartman dairesi rahatlıkla alınabilecek bir miktar demektir.
Bu paranın hemen alınması için de müsteşar yardımcısı Şerif Yener Bey devreye girer. Şerif Bey, Urfalıdır ve hocanın hemşerisidir. Ancak onun da bir ricası vardır hocadan. Kızı Ankara Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nin son sınıfındadır. İstanbul Edebiyat Fakültesine geçiş yaparak ismi ve şöhreti olan buradan mezun olmayı hayal etmektedir. Çünkü o dönemde İstanbul’dan mezun olmak, bir ayrıcalıktır. Neden olmasın bu nakil? Hande Yener adındaki kızımız, nakil için hemen işlemlere başladı ve üniversiteler arasındaki geçiş işlemleri gerçekleşerek Hocanın başında bulunduğu İstanbul Edebiyat Fakültesi Eski Edebiyat Kürsüsüne nakli gerçekleşmiş oldu ve bir sene sonra da rahatlıkla bu fakülteden mezun oldu.
Elli bin Türk Lirasını alan Hoca, pür neşe İstanbul’a döner. İlk haftasında Arapça, Farsça ve Osmanlıcayı iyi bilen biri olarak benim başkanlığımda H. Türkay Gültekin ve Şeyma Güngör adında iki asistan ve bazı talebelerden oluşan bir grupla Fatih Millet Kütüphanesi’nde işe hemen başladık. Hoca da bizimle beraberdir ve çay içmek için müdürün odasına geçti. Öğlene kadar çalıştık. Öğlenden sonra Fakülteye döndük. Bu çalışma, bizim ilk ve son çalışmamız oldu ve bir daha kütüphanelere ayak basmak nasip olmadı bize. Daha sonraki günler ve senelerde Hoca bu paradan tez çalışması yapabilmeleri için bir iki yoksul öğrenciye yardım ettiğini duyduk. Bu para, Hocanın zimmetinde kaldı ve üstüne bir bardak soğuk su içerek kendisine helal etti. Ülke, bugün durup dururken bu hale gelmedi ve kurumlar da bugün yaşadığımız korkunç çürümüşlüğe hemen bulaşmadı. Balık baştan kokar diye bir atasözü boşuna söylenmemiştir.

